Masthead header

Umberto Eco’nun “Günlük Yaşamdan Sanata” adlı deneme kitabı üzerine | Pelin Buzluk

Yeni Ortaçağda “Mutlak Sahte”

Umberto Eco’nun farklı zamanlarda yayımlanmış yapıtlarındaki denemelerden derlenen “Günlük Yaşamdan Sanata”, geçtiğimiz ay Can Yayınları tarafından basıldı.

Açılış bölümünde, yaşadığımız çağın yeni bir ortaçağa çok yakın olduğunu, ancak böyle bir çağa ilk ortaçağdaki gibi hızlı nüfus düşüşü, şehirlerin terk edilişi, köylerde yaşanan kıtlık, iletişim güçlükleri, Roma yolları ve posta istasyonlarının çöküşü ile değil, belki tam tersi bir süreçle ulaşmanın olası olduğunu söylüyor. Bu süreçte aşırı kalabalık bir nüfus, şehirleri tahrip ve terk etme yoluyla değil, had safhadaki etkinlikleri yoluyla yaşanmaz hale getiriyor.

Günümüzde teknolojiye bağımlılık, toplumsal yapı merkezinin aniden ortadan kalkmasına yol açtı. Bu durum beraberinde bilgi kaynaklarını çoğaltıp erişimini kolaylaştırdı. Ancak doğru ve özgün bilgiye olan güven azaldı. “[Ortaçağda] olduğu gibi bugün de modern liberal devletlerin getirdiği göreneklere aykırı olarak, savaşların ilan edilmeden gerçekleşmesi ve savaş durumunda olunup olunmadığının hiçbir zaman bilinememesi” ( sy.30) bu güvensizliği küresel boyuta taşıyor.

Genel olarak görsel iletişime dair düşüncelerle ilerleyen bu metinlerde Mutlak Sahte olarak adlandırılan kopya yapıtlar üzerine sorular soruyor yazar. Bilgi kaynaklarının merkezî olarak kontrol edilememesi bireyleri sanat, tarih ve arkeolojide özgün yapıta ya da bulguya değil, giderek, sahici olan kopyaya yönlendiriyor. Bir görsel sanat ürününün inandırıcı olması için, temsil ettiği gerçekliğin aslından ayırt edilemeyecek denli inandırıcı bir kopya olması gerekiyor. “Bütünüyle sahici”, giderek “bütünüyle sahte”yle özdeşleşiyor. Örneğin, ikonik bir sanat eserini, önemli bir devlet büyüğünün yaşadığı evi, kült bir filmin çekildiği şatoyu tıpatıp bir kopyayla yeniden yapmak ve daha erişebilir hale getirmek, söz konusu nesneyi ya da mekânı ölümsüzleştirme isteğinin yanı sıra, kopyasıyla somut bir ölü geçmiş yaratarak yapay bir tarihi hava oluşturma amacı da güdüyor. Böylece, ortaya çıkışının üzerinden yüz yıl bile geçmemiş bir nesne ya da mekân arkeolojik bir nitelik kazanıyor. Bu, günceli geçmişe mal etme pratiği burjuva dünyasının gündelik araç ve mekânlarını üzerinden elli yıl geçmeden kutsal tasvirlere dönüştürüyor. İlginç her nesne eleştirel bir bakış açısıyla sınıflandırılmaksızın yığın halinde bir araya getiriliyor. Burada öne çıkan, sergilenen parçanın özgün niteliklerinden çok, yarattığı teatral etki. Tarihsel olan, kurgusal gibi sunuluyor. Gerçek ve söylence karışıyor. “Taklitten duyulan zevk (…) insan ruhunun en derinlerine işlemiş özelliklerden biridir, ancak burada insan mükemmel bir taklitten zevk almanın ötesinde, taklidin doruk noktasına ulaştığına ve bundan böyle gerçekliğin her zaman için taklidin gerisinde kalacağına duyduğu inançtan zevk almaktadır.” ( sy.105)

Öte yandan teknik bilgi ve kopyalamada kullanılan alet ve makineler özgün sanat eserinin yapımında kullanılanlara nazaran oldukça gelişkindir. Müzeler size iki boyutlu resim yerine, onun üç boyutlu balmumu kopyasını sunar. Böylece aslından “daha fazlası”nı elde etmiş müze ziyaretçisi özgün yapıtın vereceğinden daha fazlasını almış olduğunu düşünecektir. Bu noktada Eco önemli bir noktayı aydınlatıyor: “ [Bu müzelerin felsefesi] ‘Sizde aslını görme isteği uyandırmak için yapıtın kopyasını sunuyoruz’ değildir; tam tersine, ‘Artık aslını görme ihtiyacını duymamanız için yapıtın kopyasını sunuyoruz’dur.” ( sy.67)

Mutlak Sahte yaratıcıları, giderek sanata değil, sanatın getireceği itibara açlık duyan toplumda güçlenen kaleler kurmaktadır. Elbette bu kaleler, özgün yapıta yönelik fetişist arzuyu aşma amacı gütmez, kâr arzularını ustalıkla gizler.

Derlemenin diğer makaleleri böylesi odak bir konu etrafında yoğunlaşmıyor. İçlerinden en ilginç bulduklarım “Ölüm Cezası Üzerine Diyalog” ile “De Bibliotheca”. İlkinden yapmak istediğim iki alıntı memleketimizde sıkça gündeme gelen konulara art arda Eco’nun bakışını sergiliyor. Ölüm cezası hakkında: “..devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. Bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez.” ( sy.143)

Diğer alıntı ise daha güncel bir konuyla ilgili: “Kürtaj sorununun temelinde bir insanın öldürülmesinin caiz olup olmadığı sorusu yatmaz; sorun daha ziyade, ceninin bir insanla eşdeğer görülüp görülemeyeceğini ve rahmin derinliklerindeki henüz biçim kazanmamış bu varlığın, şimdiden toplum sözleşmesinin yasalarına mı bağlı olduğunu, yoksa onu taşıyan annenin mülkiyetinde mi bulunduğunu saptamaktır.” ( sy.148)

“De Bibliotheca” adlı bölüm Borges’in “Babil Kitaplığı” öyküsünden bir parçayla açılıyor. Bu metin, kütüphanelerle ilgili tarihsel ve güncel ilginç bilgiler içeriyor. Kitaplıkların ilk kuruluş amaçlarından işlevlerine, kitap ödünç alma ya da çalma yöntemlerine dair farklı kütüphane ya da kitaplıklardan örnekler var.

Kitabı bitirdiğinizde zihninizin birçok soru ve sorunsala yöneldiğini görüyorsunuz. Bu sorulardan biri de yazara yönelik. Edebiyata ve genel olarak sanata bakışını çoğunlukla bilgi üzerinden kurmuş olan Umberto Eco için çekici olan hangisidir? Ya da şöyle soralım, Eco’ya göre sanat yaratısı mı daha öndedir, yoksa sanatın bir gösterge olarak iletişim aracına dönüşmesi mi? Sanırım her ikisi de farklı metinlerinde farklı oranda öne çıkıyor, ancak yine de bu derlemede Eco genel olarak akademiye, özelde göstergebilime daha yakın duruyor.

Pelin Buzluk – edebiyathaber.net (24 Haziran 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r