
İnsanın varoluşunu sorgulayan felsefe için insan mutluluğunu ve acısını sorgulamak her dönem kaçınılmaz olmuştur. Tüm düşünürler, dinler, sanatçılar insan olmanın varolma dramını, acının kaçınılmazlığı ile açıklarlar. Cathy Caruth, Judith Lewis Herman, Donald Winnicott, Roberta Culbertson, Susan Sontag, Peter Suedfeld gibi pek çok isim travmanın sosyoloji bilimi içindeki yer edinmesine katkı sağladı. Trajik olayların toplum üzerindeki tepkileri anlamlandırmakta yeni bir düşünce şekli sağladılar.
Bu düşünürlerden Suedfeld travmatik bir olayı travmatize olmuş bir bireyden ayrı düşünmez. Cathy Caruth, travmanın, “çığlıklar içinde, bir şey anlatmak için kanayan bir yara” olduğunu ileri sürdü. Diğerleri travmayı bir şeylerin yolunda gitmediğinin bir göstergesi, kendi dili içinde bir başkaldırı olduğunu ifade ettiler. Walter A. Davis travmayı yaşamış olan kişinin kurtuluşunu yeni bir bilinç kazanma ve kabullenme olarak ele alır. Judith Herman, travmatik hafızanın aslında sessiz olmadığını, ama farklı bir dili olduğunu, “Büyük felaketlerden sonra hayatta kalanlar çoğunlukla hikâyelerini son derece duygusal, çelişkili ve parçalanmış bir halde anlatırlar” diyerek tezini savunur. Ona göre travmatik bir olay öykülenemez, ifade edilse bile anlamlı bir yapıya dönüşmez. Mağdur kendini ifade etmede zorlanır, tecrübesine ne kadar sadık kalsa da, ortaya koyduğu tablo belirsizliktir. Hafıza ve travma üzerine çalışan Ron Eyerman kollektif hafızadan söz ederken milli kimliklerin toplu hafıza ile bağlantılı olduğunu belirtir.
Yine bu düşünürler, travmanın, hafıza üzerine etkisini, travmanın da bireysel ya da kollektif olabileceğini açıklayarak toplumların yaşadığı ortak travmanın nesiller boyu aktarılarak diri tutulması gerektiğinin önemini vurgularlar. Jose Eduardo Agualusa böyle bir yazardır. Bukalemunlar Kitabı’nda Angora İç Savaşı’nı merkeze alarak travma sonrası deneyiminin nasıl olduğunu sömürgecilik tarihi içinde yer verir. Sömürgecilik sonrası ülkedeki durumu büyülü bir gerçeklikle resmeder. Roman gerçek ile fantastik arasında alışılmış ve alışılmamış olanı bir arada kullanarak ilerler. Bu bağlamda Judith Herman’ın travmatik olayların öykülenemez görüşünden hareket eder. Angola edebiyatının en önemli travmalarından biri olan kimlik ve kimlik sorusu Agualusa’nın Bukalemunlar Kitabı’nda yankı bulur.
Angola iç savaşından ve Portekiz sömürge imparatorluğunun Angola’da çöküşünden sonra Angola’da yeni bir ulusal kimlik ortaya çıkar. Angola İç Savaşı yeni bağımsızlığını kazanmış olan Angola’nın Portekiz himayesinden Nisan 1974’te çıkmasından sonra oluşmuş bir ihtilaftır. Afrika kıtasında yaşanmış (1975-2002) en uzun süren anlaşmazlıktır. 2002 yılında resmen biten ve 27 yıl süren savaş, bitene kadar 500,000 insanın ölümüne ve binlerce insanın da göçüne sebep olmuştur. Coşkulu anın ardından, 1975’te bağımsızlığın kazanılmasıyla birlikte, kurtuluş savaşı birdenbire sert ve acımasız bir hal alır.
Richard Black’in istatistiklerini aktarmak gerekir: ‘Tahminlere göre 300.000’den fazla kişi hayatını kaybetti. ‘Bağımsızlık sonrası savaşın doğrudan bir sonucu olarak, çok daha fazla kurbanla birlikte…Çatışmaların dolaylı bir sonucu olarak yetersiz beslenme ve açlık ortaya çıkar.
Bu açıdan bakıldığında Bukalemunlar Kitabı yeni bir ulusal kimliğin inşası ve kurulması, aynı zamanda bu yeni kimlik kavramı içinde kişinin travmatik geçmişini unutmamak gerekir. Kişinin ve ülkenin bu travmatik geçmişle yüzleşmesi önem kazanır. Kanlı iç savaşın travması.
Roman ilk sayfalarda bu konuda sessiz kalıyor. Uzun süren iç savaşın vahşeti ve travmatik doğası metinde beklenmedik bir şekilde beliriyor. Bu noktada Agualusa bu travma ile yüzleşmenin mümkün olduğunu ortaya koyuyor.
Romanın baş kahramanı, oldukça farklı bir özelliğe sahip Afrikalı bir albino olan Félix Ventura’dır. Sıradışı bir mesleğe sahiptir: Yapay geçmişler, sahte anılar ve uydurulmuş soyağaçları satar. Angola halkı için. Kendi geçmişlerinden kurtulmak isteyenler. Bu sınıf Felix Ventura’nın müşterileridir. Böylece yepyeni bir burjuvazi oluşur. “İş adamları, bakanlar, çiftlik sahipleri, elmas kaçakçıları, generaller kısacası geleceği garanti altında olan insanlar. Bu insanlar iyi bir geçmişe, şanlı atlara, parşömen tomarlarına sahip değillerdi. Kısacası, soyluluk ve kültürle yankılana aile isimleri yoktu. Onlar yepyeni bir geçmiş satıyordu. Soyağaçlarını çıkarıyordu. Onlara büyükanne, büyükbaba ve büyük büyük büyükanne ve babalarının, güzel giyimli beyefendilerin, eski zaman hanımefendilerinin fotoğraflarını veriyordu.” (s.25)
Angola sonunda iç savaştan kurtulmayı başarır. Ülkede modernleşme ve ekonomik ilerleme başlar. Yukarıda bahsedilen yeni burjuvazinin toplumdaki konumunu meşrulaştırmak için yeni bir kimliğe, yeni bir geçmişe ihtiyacı varır. Savaşın travmatik yönleri gizlenmeli, unutulmalıdır. Ventura bu sınıfın, yakın kişisel ve ulusal tarihin karanlık kör noktalarını yavaş yavaş ortadan kaldırır, onlara yeni bir olay örgüsü yaratır, onlara yeni bir hayat verir. Yani onları gerçeğe dönüştürür, sömürge sonrası yaşama.
Ventura tarihin travmasına böyle yardımcı oluyor. Romanın ilginç bir yönü de anlatıcısının bir kertenkele oluşu. Anlatıcı-hayvan önceki hayatında bir insandı. Bu yüzden kertenkelenin öyküsü rüyalar, gerçeklik, fanteziler, geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip geliyor.
Aqualusa büyülü bir atmosfer yaratarak akıl almaz, travmatik bir gerçeği ortaya koyarken ulusal geçmişi şok edici bir samimiyetle anlatıyor. Angola’nın gerçek tarihi birdenbire ortaya çıkıyor. Sanki yazar bu büyülü atmosferin içine sızıyor, rüya dünyasının duvarlarını yıkıyor. Belli belirsiz, çok derinlerde, kalbin ta kalbinde yatan travmatik olaylarla yüzleşiyoruz. Bu bağlamda tarih, tarihin ta kendisini işaretleyen nokta ve acı deneyim açığa çıkıyor. Kaçınılması mümkün olmayan şey: Acı ve yara.
Kitabın tek kadın baş karakteri Ángela Lucía’nın yarası, yaralı bedenidir. Angela savaş fotoğrafçısıdır, Felix Ventura ile tanışır. Zaman geçtikçe Felix Ventura’nın hayatına tuhaf bir kişi girer ve ondan tamamen yeni bir geçmiş ister. Ventura, bu tuhaf adam için gerçek bir geçmiş ve kimlik uydurur. Ona José Buchman adını verir. Buchman tesadüfen Ángela ile aynı mesleği yapmıştır. İki fotoğrafçı Ventura’nın evinde buluşurlar. Daha önce hiç tanışmadıklarını söylerler.
Félix yemek hazırlığında mutfağa gittiğinde iki yabancı sessizliğe gömülürler. Bu suskunluk, belki de örtülmesi gereken bir olayın gizliliğidir.
Ángela ve Buchman’ın ilişkisi nihayet yeni karakter Edmundo Barata dos Reis’in travmatik konuşması ile ortaya çıkar. Devlet Güvenlik Teşkilatı’nın eski ajanı ve devrimci Barata dos Reis’in ortaya çıkışı ile onun travmatik geçmişi, anlatının içine sızar.
Üç kişiyi ilgilendiren travmatik olayın anlatımı: Barata dos Reis -Fail, Ángela mağdur ve Buchman mağdurun babasıdır. Barata dos Reis’in telaşlı, parçalı ve mantıksız bir dil kullanır. Travmatik olan anlatılamaz olandır.
Kurban Angela’nın bedeni, travmatik olayın anlatımına eşlik eder. Kertenkele anlatıcı Ángela’yı banyoya kadar takip eder. Tişörtünü çıkardığı yerde vücudundaki yara izlerini net bir şekilde görürüz. Tişörtünü çıkarır. Yüzünü, omuzlarını, vücudunu yıkar. Koltuk altlarında, sırtında bir grup koyu, yuvarlak yara izi fark edilir. Aynı izler göğsünde ve karnında da yer etmiştir.
Yara konuşmaya başlar, ağlamaya başlar, travmatik olaya tanıklık eder. Yara, dolayısıyla her zaman yaranın oluş öyküsünü, travmanın öyküsünü anlatır. Kadın vücuduna kazınan yaralar Angora’nın ulusal tarihine yazılmıştır. Yara, travmatik olayın bedene bıraktığı izdir.
Agualusa’nın travmaya bakış açısına göre, Assmann travmayı “bedenin içine kazınmış hafıza” olarak tanımlamasına götürür.
Beden üzerine felsefi görüşleri olan Merleau-Ponty bu bağlamda bize yardımcı olacaktır. Merleau-Ponty’ye göre dünya ile ilişkimiz bedenin faaliyeti ile kurulur. Bu bakımdan bedenimiz dünyaya yönelmiş bir devinim iken dünya da bedenimizin çıkış noktasıdır. Maurice Merleau-Ponty, Göz ve Tin adlı kitabında bedeni şöyle tanımlar: “Vücudum hem görendir hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir ve o zaman, gördüğünde kendi görme gücünün ‘öbür yanını’ tanıyabilir. Kendini gören olarak görmektedir; kendine dokunan olarak dokunmaktadır, kendisi için görünür ve hissedilirdir… Ve bir sırtı olan, bir geçmişi ve bir geleceği olan bir kendi…” ( s.33-34)
Spinoza bedensel varlığı bilen özneden ayırmaz. Onun bu görüşünü Fransız düşünür Merleau-Ponty eserleri de destekler. Merleau-Ponty en önemli yapıtı kabul edilen Algının Fenomenolojisi’nde (Phenomenology of Perception) bedeni algılamanın kaynağını benliğimizde bulur. İnsan ı dünyayı kendi gözleriyle gören bir varlık olarak tanımlar. Yani, yaşayan, kendi gözleriyle gören ve gördüğünü anlamlandıran bir varlıktır insan. Bu bağlamda Merleau-Ponty temel kavramlarından biri olan beden kavramını devreye sokar. Beden’i biyolojik bir konu olarak değil, kendi felsefi görüşünün merkezine yerleştirir. Beden kavramı üzerinden özne-nesne ikiliğini yeniden değerlendirmeye alır. Bu beden bir özne ve nesne olmaktan öte, yaşam dünyasına açılan ve kendine dönen, deneyimleyen, yaşayan bir bedendir.
Bu noktada Barata dos Reis kendi hikayesini anlatır. Angela’nın bedenindeki yaraları anlatır. Bu kısım travmanın anlatımıdır. Jose Buchman bir casustur. Emperyalizmin ajanıdır. Bağımsızlık sonrası çıkan iç savaşta gerilla savaşçısıdır.
Travmanın anlatımı başlar. Olayda yer alan üç kişi arasındaki gizli ilişkiler ortaya çıkar: José Buchman başlangıçta ‘karşı devrimci. Bir casustur. Emperyalizmin bir ajanıdır. Bağımsızlık sonrası çıkan iç savaşta gerilla savaşçısı Barata dos Reis’dır. Komünist kanat onu ve hamile olan Angela’yı yakalar. Ángela işkence görür, sorguya çekilir. İki gün boyunca dayanır. Sonra doğum yapar. Ve Mabeco, melez bir adamdır. Güneydendir. Göbek kordonunu bir çakı ile keser, sonra bir sigara yakar ve bebeğe işkence etmeye başlar ve bebeği ateş üzerine atar. Ve kan! Kütle kütle kan ve bebek. Bebeğin çığlıkları, yanmış et kokusu….
Metnin bu bölümünde parçalı bir dil dikkat çekicidir. Kanın görüntüsü, yanmış et kokusu, bebeğin çığlıkları. Travmatik olay. Yaranın öyküsünün parçalı bir dille anlatılması bizi Angola’nın en karanlık köşesine götürür. Tarih. Yaralar, kelimenin tam anlamıyla ulusun travmatik tarihini haykırır. Yara, bedendeki tarihin işareti, izidir. Dolayısıyla Angela’nın yaralı bedeni Angora halkının travmatik geçmişinin imgesine dönüşür.
Raşel Rakella Asal
Ocak 2026
Kaynakça
ASSMANN, J. Kültürel Bellek: Eski Yüksek Kültürlerde Yazı Hatırlama ve Politik Kimlik, A.Tekin (Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001
GÜMÜŞ BURAK: Kollektif Bellek, “Hatıralar Savaşı” ve “Karşı Hafıza” http://www.acikders.org.tr/file.php/98/LectureNotes/lecture
Urban, Balint, Wounds and History, Postcolonial Trauma in Jose Eduardo Aualusa’s The Book of Chameleons, https.//doi.org/10.1163/9781848881624_013
Aqualusa, Jose Eduardo, Bukalemunlar Kitabı, Timaş yayınları, İstanbul 2025
Merleau-Ponty, Maurice, Algının Fenomenolojisi, İthaki yayınları, 2016

















