
Ethem Baran, her cümlesi tek başına öykü sayılabilecek KÖHNE romanından sonra ‘KIRKİKİNDİLER BİTTİĞİNDE’ adlı yeni kitabıyla geçtiğimiz günlerde okuruyla buluştu. Yazarın Kırkikindiler Bittiğinde romanı, okuru kendi dinginliğiyle baş başa bırakıyor. Anlatının bildik durağanlığı, doğanın döngüsel sertliğiyle harmanlanırken; yazar odağına fırtınanın ardındaki çıplak gerçekliği yerleştiriyor.
Son sayfanın içinden sızan yağmur kokusu odanın içine dolmaya devam ediyor. Gök gürültüsünün dindiği, toprak kokusunun ağırlaştığı ama asıl fırtınanın insanın içindeki o kuytu köşelerde koptuğu bir an bu…
Roman, kurgusunu tek bir günün dar sınırları üzerine kursa da bu dar zaman dilimi hatırlayışlarla Ankara’nın seksenli ve doksanlı yıllarına doğru genişliyor. Başkentin o kendine has kent manzaraları fonu oluştururken; zihin, geçmişin katmanları arasında çizgisel olmayan bir yolculuğa çıkıyor. Şehrin sokaklarında akıp giden o güncel zaman, yerini hafızanın kuytularında biriken, bugüne sızan eski, tanıdık hüzne bırakıyor.
Yutulma endişesi ve hayatta kalma refleksi, Ethem Baran bu noktada okuru kurgunun tepe noktasına bırakıyor ve son sayfaya kadar izin vermiyor inişe.
Bir masal… O günden bugüne.
Ankara’nın gri fonunda sevmek, sükûnetten ziyade dünyadan güzellik devşirme gayretiyle sürdürülen bir savaşa dönüşüyor. Yazınsal evrende bu duygu; hazır sunulmuş bir huzur hali olmaktan uzak, yokluktan veya kentin kaotik hafızasından sökülüp alınan direnişe dönüşüyor. Karakterin sevdiği adına giriştiği delice kavgalar, okuru devşirilen anların ardındaki asıl sızıyı fark etmeye davet ediyor.
Masal, belki de bir şehrin seni yutmasıydı. Her sokağın labirente, her tanıdık köşe başının bir yabancılaşma durağına evrildiği bu devasa iştah karşısında insanın elinde kalan yegâne şey, hayata karşı tırnaklarıyla kazıyarak biriktirdiği küçük teselliler. Sevgi için girişilen hırçın kavgalar tam da bu yutulma ihtimaline karşı can havli. Şehir, bütün renkleri kendi homojen griliğinde eritmek isterken karakterin dünyadan; dünyasından devşirilen her güzellik, o karanlık boğazdan sökülüp alınan bir zafer nişanesi gibi parlıyor.
İki ağaç arasına gerilen beyaz çarşaf, dünyanın bütün kötülüklerini dışarıda tutan ilk sınır hattı sanki. Tahta atın sırtında kaçırılanları kurtarma arzusuyla şaha kalkan çocuksu cesaret yıllar sonra Ankara’nın gri bulvarları insanı yutan devasa ağızdır artık. Sevgi adına girişilen her delice kavga, dünyadan tırnaklarla kazıyıp devşirilen her küçük güzellik belki bu kadim kurtarma ayininin bugünkü hırçın yansıması. Şehir, bütün renkleri kendi paletinde eritmek isterken beyaz perdeden süzülüp gelen inanç, karanlık boğazdan sökülüp alınan nadide kanıt halini alıyor.
Kayboluşun getirdiği boşluk, kentin sunduğu hazır kalıplara sarılma arzusuyla insan; kendi sesini yitirirken, kalabalığı şahsi hakikati sanmaya başlıyor. Teslimiyetin konforu, özgürlüğün sancısından daha cazip göründüğü an yutulma süreci tamamlanıyor sanki. Hem kendine yabancılaşmak hem bu yabancılığı evinde hissetmek, ruhun uğrayabileceği en sinsi işgal olsa gerek…
“Yaşadıklarını yazmakla, yazdıklarını yaşamanın labirentinde; düşlerini gerçeğe dönüştürmekle gerçeği düşlerle sarmalamak arasında dolaşıyordu düşünceleri.” (s.45)
Kaleminden süzülenlerle adımladığı sokaklar birbirine karışırken zihin, hayallerle çıplak gerçeğin iç içe geçtiği tekinsiz dolambaçlarda yolunu bulmaya çalışıyor. Satırlara dökülen her kelime hayatın sert köşelerine çarparak somut mücadele sahasına dönüşüyor. Düşlerini hayatın orta yerine dikmeye uğraşırken karşılaştığı katı dünyayı zihnindeki tılsımlı kurgularla kuşatıp yumuşatmak istiyor. Şehir, bütün renkleri kendi tekdüzeliğinde eritmek isterken; yazılanlarla yaşananlar arasındaki amansız köprü, ruhun derinliklerinden sökülüp alınan nadide kanıt halini alıyor.
Yazdığı her cümlenin ağırlığı, cebindeki kâğıt parçalarından taşarak avuçlarını yakmaya başlar. Sokaktaki her yabancı yüz, kendi kurgusunda yarım bıraktığı bir karaktere benzer. Adımları hızlandıkça, zihnindeki labirentin duvarları sanki Ankara’nın binalarıyla yer değiştir. Artık sadece kâğıt üzerinde kurtarmaz dünyayı. Her bakışında, her dokunuşunda yazdığı o masalı gerçeğin sert dokusuna giydirme gayretindedir. Durup soluklandığında, avucunda sıktığı not kağıdının mürekkebi terine karışır.
Hep tek kişilik bir oyundan ibaret değil miydi hayatı. Kendi yazıp kendi oynadığı. Dışarıdaki dünyanın kurallarına çarpmadan, her sabah hafızasındaki enkazı yeniden inşa edip, akşam olduğunda aynı yıkıntının altında kalıyordu. Kendi kendine fısıldadığı her kelime, sokaktaki yabancı kalabalığın uğultusunu bastıran tek gerçek sesti. Kurduğu bu kapalı devrenin içinde, yazdığı her satır attığı adıma, attığı her adım ise zihnindeki o bitmek bilmeyen hikâyeye ekleniyordu. Kimsenin onayına ya da tanıklığına ihtiyaç duymadan, kendi yarattığı bu amansız çemberin hem esiri hem tek efendisi hem de en büyük kurbanıydı. Yazdıkça yaşananlar siliniyor, yaşadıkça yazdıklarının soğuk karanlığında biraz daha kayboluyordu.
Masalın sayfaları doldukça, o satır aralarına yerleştirdiği silüetlerin artık kendi başına soluk alıp verdiğini sezemiyordu. İlhan, harfleri birer asker gibi sıraya dizdiğini düşünürken; o karakterler sessizce kâğıdın kenarından aşağı süzülüp zihninin karanlık dehlizlerinde kendi yollarını açmaya başlamıştı bile.
Uzaklaşmanın hangi noktada başladığını, hangi virgülün kopuşa sebep olduğunu kestirmek hayli güç. Kaleminden çıkan her isim, saniyeler içinde sahibini tanımayan, buyruk almayan yabancıya dönüşürken alıp başını gidenlerin öykülerine uzağız. Karakterimiz, kurduğu dünyanın merkezinde olduğunu sanırken aslında çoktan kendi masalının kıyısındadır. Bakakalır, elindeki kalemle gidenlerin arkasından. Fark ettiğinde ise geriye sadece boş bir sandalye ve rotasını kendisinin çizmediği bir masalın uğultusu kalır.
Ademle Havva gelirdi aklına elma deyince. Hangisi istemişti elmayı? Suç elmanın güzelliğinde, sessiz çağrısında, vadettiği lezzette miydi, suçsuzluğunda mı? Elma, kırmızıdan sarıya mı dönmüştü? (s.154)
Havva mı uzandı, Âdem mi “olur” dedi? Sanki birisi suçlu ilan edilince, meyvenin içindeki zehirli ama büyüleyici cazibe masumlaşacakmış gibi. İstemek; aslında şu ana kadar sahip olunanların yetmediğini itiraf etmekten sayılabilir mi? Cennet gibi bir ‘tamamlanmışlık’ içinde bile bir ‘eksiklik’ bulup çıkarılabilir mi? Elmayı ilk kim dilediyse huzurlu uykudan uyanmayı, statik mutluluğu bozmayı seçmiştir belki de kim bilir.
Ağacın altında dururken, meyvenin sessiz çağrısına kim yenik düştü? Belki Havva, durağanlıktan sıkılıp ‘bilmenin’ ağır bedelini göze aldı. Ya da Âdem, arzunun çekimine kapılıp sessizce rıza gösterdi. Hangisi olursa olsun, ‘isteme’ anı masumiyetin bittiği, kırmızının tekinsiz sarıya dönmeye başladığı saniyede, huzurlu uykudan uyanıp huzursuz bilincin kollarına atılmaktı.
Eğer biri dilemeseydi, meyve dalında sadece bir nesne olarak kalacaktı. Ama koparıldığı anda elma, basit bir varlık olmaktan çıkıp kadere dönüştü. İstemek; sahip olunan kusursuz ama dilsiz cennetin yetmediğini, daha fazlasını, belki can yakacak bilgiyi arzuladığını fısıldamak aslında.
İlk arzuyla birlikte elmanın rengi de değişmeye mahkûmdu. Kırmızının kışkırtıcı tonu, kararın verildiği saniyede yerini geri dönüşü olmayan sararmaya, bir soluşa bıraktı. Çünkü istemek, aynı zamanda kaybetmeyi göze almaktır. Meyveyi ilk kim dudaklarına götürdüyse; bildiği her şeyi ağacın altında bırakmayı da kabul etmiş oldu.
Kimin istediği, hikâyenin bütün rengini belirliyor. Çünkü o ilk iştah, bütün insanlık tarihinin de ilk büyük yenilgisi ya da ilk büyük uyanışıydı. Aslında hikâye o meyveye uzanan ilk elin yarattığı sarsıntıyla başlar. Arzu etmek, bir bakıma sahip olunan steril cennete “yetmiyorsun” demektir. Hangisi diledi diye bakarken aslında bir fail aranmaz; huzursuz ruhun ilk nerede filizlendiği görülmeye çalışılır.
Eğer meyve, ilk arzuyla birlikte kırmızıdan sarıya döndüyse, bu utancın değil, bir uyanışın rengidir belki de. Kırmızı çiğ bir iştahsa; sarı artık işin içine zihnin, korkunun ve “sonrasını” düşünmenin girdiği tekinsiz olgunluktur. Meyveyi kim diledi sorusunun cevabı, sararmanın da asıl sebebidir.
Çünkü ilk lokmayı arzulayan, sadece bir tadın peşine düşmedi. Kendisine sunulan hazır kaderin dışına çıkmayı, kendi hikâyesini yazmaya cüret etmeyi seçti. Suç meyvenin güzelliğinde ya da sessiz çağrısında değildi. Suç, insanın sessizliği içindeki gürültüyle bozma isteğindeydi. Meyve dalında bin yıl daha dursa kimseye zararı dokunmazdı, ta ki biri çıkıp “ben bunu dilerim” diyerek evrensel dengeyi bozana kadar. İlk isteme anı, masumiyetin bittiği ama insanlığın başladığı sancılı bir doğumdur. Meyve sarardıysa, artık geri dönüşü olmayan yolun taşları döşenmiş demektir.
İlhan’ın satırlarında birer birer var ettiği karakterler de aslında bu sararmanın pençesinde. Onlar da tıpkı ilk duraktaki gibi kendilerine sunulan dilsiz ve kusursuz senaryonun dışına çıkmayı, can yakacak olsa bile ‘bilmeyi’ ve kendi hikâyelerini yazmayı seçtiler. Yazılan her kelimeyle birlikte, elmanın o kışkırtıcı tadı yerini buruk bir tecrübeye bırakıyor. Yazanın kontrolünden çıkan her figür, kendi yasak meyvesini dişleyip statik mutluluğu bozarken aslında masumiyetin bittiği ama gerçek insanlığın başladığı yeni sancılı yollara sapıyor.
İlhan’ı da duymadı kimse. Gözleriyle anlattıklarını, susup söylemediklerini kimse anlamadı, merak da etmedi. Küçük bir çocuğun gözleri önünde eti canlı canlı kızartılan atın kaçıp kurtulma şansı yoktu, ayakları bağlıydı. Ama İlhan? Onun ayaklarında bağ yok. (s.62)
Fiziksel olarak bir yere sabitlenmenin ötesinde ruhunun yaşamındakilerin altında ezilmesi. Görülmemek, fark edilmemek ve en acısı da içsel feryadın sessiz, boşlukta asılı kalması insanı herhangi bir halattan daha sıkı bağlar. Bir canlının çaresizce acı çekişini izlemek zorunda kalan zihin artık ne kadar özgürdür? Ayaklarında pranga olmaması, insanın dilediği yere gidebileceği anlamına gelmiyor çoğunlukla. Çünkü bazen görülen, yaşanan vahşet, zihnin etrafına görünmez duvarlar örebiliyor. Kimse ne hissettiğini sormadığında ise duvarlar daha da kalınlaşıyor…
İnsan dışarıdan bakıldığında yürüyüp gidebilirmiş gibi dururken, aslında kendi içine hapsolmuş durumda. Çıkış kapısı aramak yerine dilsiz acının içinde yankılanmayı seçiyor. Merak edilmemek, insanın varlığını silikleştiren en keskin bıçak. Kimse ne sakladığını neyle boğuştuğunu bilmek istemiyorsa kişi de yavaş yavaş karanlığın bir parçası oluyor. Kaçma imkânı varken yerinden kımıldayamamak ruhun şok anında donup kalması adeta. Kişi, hâlâ sahnenin içinde. Sahip olduğu hayali bağları çözüp adım atacak gücü kendinde bulamıyor. Özgür görünüp aslında tamamen tutsak kalmak belki de de en büyük hapishane!..
Hatırlıyordu, çünkü yenilgi tarihinin kahramanları her yerde karşısına çıkmışlardı. Çünkü onların ayak sesleri sadece bu gecekonduların değil, koca şehrin bütün sokaklarında yankılanıyordu. Çünkü yaşadıklarının hepsi yenilgiden ibaretti. Kaç kez artık bunun son yenilgi olduğunu söylemişti kendine. Ağarmasını beklediği gecelerde uyku uçlarına asılı sabahları beklerken, tren yoluna kar yağdığında uzaklara gidemeyeceğini düşünüp bahçeye usulca sokulan sisi hüzünle seyrederken… kaç kez… (s.73)
Kaybetmenin bir alışkanlığa, hatta bir kimliğe dönüştüğü o noktada, atılan her adım zaten sonu belli bir yola çıkıyor. Ayak seslerinin şehrin her sokağında yankılanması, aslında kişinin kendi içindeki o bitmeyen gürültünün tüm dünyaya yansıması. Sürekli kendi etrafında dönen bir saatin içinde kalmak gibi. Sis bahçeye sokulduğunda hissedilen hüzün, aslında bir kaçış fırsatından çok kalış mecburiyetinin hüznü. Ayaklar hür olsa da zihin, karın yolları kapattığına inanmış bir kere.
Sis ve gün ışığı… İkisinin aynı anda aynı hikâyede olması, ruhun o bitmek bilmeyen kararsızlığı. Sis, merhamet perdemiz; bahçeye usulca sokulduğunda keskin kenarları yumuşatır, çıplak gerçeklerin üzerine gri bir tül atar. İçinde kaybolmak, insanın kendi yenilgileriyle baş başa kalabileceği mahrem alanı yaratması belki de. Ne ileriye gidebilirsin ne de geriye gidebildiğimiz zamanlar sadece dururuz. Sis, harika bir sığınaktır. Sonra gün ışığı gelir. Acımasız, kaçınılmaz aydınlık… Işık vurduğunda sis dağılır. Her şey çıplak, çiğ haliyle karşımıza dikilir. Yolların aslında açık olduğu, tren raylarının kar altında bile hâlâ orada durduğu, kaçışın mümkün ama cesaretin eksik olduğu ortaya çıkar. Kendi yaralarını, vazgeçişlerini ve sessizce kabullendiğin yenilgileri güneşin altında izlemek insanın canını ilk darbeden daha çok yakar. Bu iki hal arasındaki gidip geliş, aslında bir varoluş savaşı. Sis; hayallerin, hüzünlerin ve ‘belki’lerin dünyasıyken gün ışığı, gerçeklerin, bitmişliğin ve ‘asla’ların dünyasıdır. İnsan bazen sırf o çıplak gerçekle yüzleşmemek için sisi kendi nefesiyle davet eder bahçesine. Sis dağılmasın ister.
“Anneannem Rum’muş demek ki!” Bunu hiçbir zaman kabul etmedi Sabire. Onların ne işi olurdu elin gavuruyla. Cinler dururken… (s.22)
Geçmişin reddi, köklerin sessiz direnişi aslında içte saklanan devasa merakın dışavurumu sayılır. Kurulan kalın duvarlar, korku yerine aidiyet sarsıntısının yansımasıdır. Gerçeklik can yakınca, zihin sığınacak sisli, tekinsiz fakat tanıdık masallar arar. Görünmez varlıklara inanmak, yabancı ihtimalleri kabullenmekten güvenli gelir. Bilinmez güçler sadece ürkütür; ancak köklerdeki yabancılık, tüm kimliği temelinden sarsar. Bilinen dünyanın dışına çıkmaktansa, mahallenin kadim korkularına tutunmak yeğlenir.
Suskunluğun altında yatan bu tavır, derinlerde saklı hakikatlerle aynı topraktan beslenir. Gerçek, sisin ardında bekleyen çıplak aydınlık gibi dursa bile; bazen insan, ışığa bakmaktansa karanlık hikâyeleri seçer. Saklanan kimlik, ailenin üzerine çöken dumanın ta kendisidir. Mistik anlatılar, ulaşılamayan doğruların bedeli gibidir. Ruhun yarısı kökleri özler, diğer yarısı ise kurulu düzen bozulmasın diye sırtını döner.
Zihnin kurduğu hayali kaleler, ağır gerçekler karşısında korunaklı liman sayılabilir. Geçmişin reddi, bazen hayata tutunabilmek adına seçilen rasyonel manevra ihtimalini taşır. Kesin doğrular aramak yerine, insanın taşıyabileceği kadar hakikate razı olması anlaşılır durumdur. İlhan’ın önündeki yol, annesinin sessizliğinden süzülen karmaşık mirası içerir. Ayaklarda bağ bulunmaması, özgürlük getirebileceği gibi, rotasız kalma riskini de barındırır. Geçmişten gelen fısıltılar, engel teşkil etmekten ziyade, keşfedilmeyi bekleyen farklı katmanlar sunabilir. Kurtuluş, geçmişle çatışmak yerine, mevcut yüklerle uyum içinde yürümeyi öğrenmekle mümkündür. Belki İlhan, annesinin sığındığı masalları yıkmadan, kendi gerçekliğine yeni pencereler açabilir. Eylem gücü, her saniye yeniden tanımlanan, değişken süreçtir.
Bahçedeki ağaçlar yağmur bekliyor. Yağmur yağsın istiyorlar, insanların akıllarından geçenleri anlıyorlar da konuşamıyorlar gibi geliyor İlhan’a. Bir konuşsalar neler söylerlerdi acaba? (s. 28)
Belki de ağaçlar, o sarsılmaz kökleriyle toprağın derinindeki tüm gizli hatıraları çekip alıyorlardır. İlhan’ın hissettiği bu dilsiz tanıklık, aslında doğanın insanın iç döküşlerine ayna tutma çabası sayılabilir. Yağmur beklemek, sadece gökyüzünden gelecek bereketi dilemek sayılmaz; aynı zamanda biriken kirli suskunlukların yıkanıp gitmesini, her şeyin tazelenmesini istemek kabul edilir.
O ağaçlar dile gelse, ihtimal ki şunları fısıldarlardı. Sessiz Kayıtlar, biz sadece dallarımızı sallamıyoruz. Gölgemizde oturanların sustuklarını, annenin sakladığı o kadim kök sızılarını, İlhan’ın içindeki o uyanış sancılarını tek tek kaydediyoruz. Sabrın Gücü, insanlar gibi kaçma telaşımız bulunmuyor. Biz beklemeyi, fırtınada esnemeyi ama kırılmamayı, mevsimler değiştikçe yeniden yeşermeyi biliyoruz. Hakikatin Sesi, annenin cinlerden korktuğu o karanlık kuytularda, biz sadece toprağın ve rüzgârın gerçeğini duyuyoruz. Senin korktuğun o boşluk, aslında içinde hayatın özünü taşıyor.
İlhan’ın zihnindeki bu rasyonel merak, aslında yalnız olmadığını hissetme arzusu taşıyor olabilir. Ağaçların insanların akıllarından geçenleri anladığını düşünmek, evrenle kurulan o kopmaz bağı temsil eder. Yağmur yağdığında, sadece yapraklar ıslanmaz; İlhan’ın o bitmek bilmeyen düşleri de sanki canlanır, toprağa karışır ve meyve vermeye başlar.
Gelecek günlere ısmarlanmış nice umut, gündüz ve gecelerini dolduracak sonsuz düş… Gündüz ve geceleri dolduran o sonsuz düşler, aslında ruhun kendi kendine fısıldadığı bir direniş şarkısı. Toprağa tutunan, beslenen ve günü geldiğinde çiçek açmaya hazırlanan kökler… Gelecek günlere ısmarlanmış nice umut, gündüz ve geceleri dolduran sonsuz düş… Bu hayaller, ruhun kendi kendine fısıldadığı sarsılmaz sadakat göstergesi sanki. Kar rayları kapladığında, beyaz örtünün altında çelik hatların parlayacağı vakti beklemek esastır. Durağanlıksa aslında büyük yürüyüş öncesindeki derin sessizlik.
Zihindeki bağlar koptuğunda, insan sadece bittiği yerle sınırlı kalmaz, başlayabileceği ufukla tanımlanır. Merak edilmemiş olmak, kimsenin müdahale edemeyeceği, tamamen kişiye ait özgür bir iç dünya bağışlar. Ayakların hürlüğü, hayalleri gerçeğe dönüştürme gücünün avuçlarda saklandığını kanıtlar. Yenilgi, yaşandığı anda böyle hissettirmiyor olsa da yolun sonu sayılmaz. Aksine taze başlangıçlar için durak kabul edilir. Her “yeniden başlama” nidası, sönmeyen ateşi körükler. Sis çekildiğinde ortaya çıkan çıplaklık, yaraları göstermekten ziyade, iyileşme mucizesini sergiler. Aydınlık, dürüstlükle sunulan tertemiz sayfadır.
Bu sarsılmaz inanç, masaya zincirleyen illüzyon yerine, ayağa kalkınca yürünecek yolun haritasıdır. En karanlık vakitte bile sabahın ucuna asılı kalmak, hayatın kazandığı zaferdir.
Gün renk renk ayrışıyor; yapraklar deli deli çırpınıp susmuş, çiçekler hep mavi açmış… Masmavi ufuklar, ruhun en berrak uyanış vakitlerini müjdeler. Gökyüzü uçsuz bucaksız serildiğinde, zihindeki karanlık gölgeler birer birer çekilir; yerini duru, taptaze heyecanlar doldurur. Umut, sadece beklemek sayılmaz; her günün ışığında yeniden doğmayı, maviliklerin derinliğine güvenmeyi içeren eylemdir.
Sisin dağılmasıyla parlayan güneş, yaprakların fısıltısını dindirip çiçeklerin masmavi açmasını sağlar. Bu renk, İlhan’ın içindeki o durgun gölü dalgalandırır. Geçmişin paslı zincirlerini kırıp geleceğe atılan emin adımların mührü kabul edilir. Hayatın renk renk ayrıştığı anlarda insan kendi gücünü fark eder. Karamsarlık rüzgârları dindiğinde, geriye sadece berraklık ve sarsılmaz inanç kalır.
Mavinin hakimiyeti, korkuların yerini cesarete bırakması demektir. Annesinin sakladığı sırlar, cinli masallar, artık bu aydınlıkta hükmünü yitirir. İlhan, o masadan kalktığında sadece yürümeyi seçmez; gökyüzünün sonsuzluğuna eşlik etmeyi, kendi masmavi hikâyesini yazmayı görev bilir. Umutlanmak, her mevsim yeniden yeşeren ağaçların köklerindeki o gizli dirençle aynı kaynaktan beslenir. Bu masmavi uyanış, artık her şeyin mümkün olduğu yeni evrenin kapısını aralamaz mı?
Ankara’da öyle hissetmiyordu; kaybolamıyordu bir türlü; unutmak istediği her şeyi, görmek, yaşamak istemediklerini elekten geçiriyor ama ne taparsa yapsın üstte kalan kendisiyle karşılaşıyordu. (s.33)
Hafızanın kıvrımlarında kaybolmak mümkün değildi. Zihin, unutulmak istenen anıları süzgeçten geçirmeye çalışsa bile, tortular hep yüzeyde kalıyordu. Ne yöne gidilirse gidilsin, sonunda karşılaşılan siluet hep kendisi oluyordu. Kaçış yolları tıkandığında, insanın kendiyle yüzleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Elekten geçen onca yaşanmışlık, acı hatıralar ve görmezden gelinen sırlar; aslında özü ortaya çıkaran zorlu süreçlerdir. Üstte kalan o benlik, tüm yenilgileri ve eksiklikleriyle İlhan’ın asıl gerçeği sayılır. Ancak bu karşılaşma, karamsarlık kaynağı yerine, sarsılmaz dürüstlükle kurulan taze başlangıç noktası kabul edilebilir. Kendinden kaçamamak, aslında kendine varmaktır. Eleğin üstünde kalan o saf parça; annesinin masallarına, geçmişin yüklerine rağmen ayakta duran, dirençli İlhan’dır.
Mavilik belki de tam burada devreye girer. Ankara’nın gri sokaklarında kendiyle çarpışan ruh bu çarpışmadan darmadağın çıkmak yerine, kristal netliğinde uyanış yaşayabilir. Madem kaçmak imkânsızdır o halde bu dürüst karşılaşmayı, masmavi yarınların temeli yapmak en rasyonel tercihtir.
Kendinden kaçamamak, aslında en dürüst varış noktası sayılabilir. Süzgeçte kalan bu saf parça; annenin sakladığı sırlardan, geçmişin yüklerinden arınmış, çıplak hakikattir. Bu karşılaşma, sarsıcı olduğu kadar yeni başlangıçlar için masmavi zemin sunabilir. Belki İlhan için bu durum, kurtulması gereken bir yük değildir. Aksine üzerine titremesi gereken asıl hazinedir. Elekten geçmeyen, süzülüp gitmeyen ne varsa insanı asıl tanımlayan değerler bütünüdür. Kim bilir bekli de insan kaçamadığında, kendisini kucakladığında asıl özgürlüğüne kavuşur.
İlhan boşluğa basıyordu, dünya onu birazdan hüp diye yutacaktı. Ayakların altındaki boşluk aynı zamanda şimdiye kadar tutunduğu tüm yalanların çöküşüdür. Annesinin masalları, Ankara’nın gri sokakları, süzgeçte kalan tortular… Hepsi bu yutulma anında anlamını yitirir. Gerçeklik, bazen sadece tekinsiz düşüşlerden ibaret değil midir? İnsan zeminin yokluğunu kabul ettiği an tutunacak yeni dallar aramaya başlar.
Ethem Baran, okurunu gecekondunun bahçesindeki meşe ağacının altına götürüyor. Dalların gölgesindeki kırmızı kayaya oturtuyor. O kayanın üzerinden anlatının içine çekiliyor okur. Pencereden bakan gözler, kısa pantolonuyla çimenlerde koşan çocuğu görüyor. O bakış aynanın içinden geçer gibi çoğaltıyor sahneyi. Pencere, çocuk ve İlhan birbirine dokunuyor. Çocuklukla yazıya sığınan gençlik aynı çizgide. Sahne tek bir ömrün farklı zamanlarını yan yana getiriyor.
Çocukluk, koca dünyaya çocuk gözleriyle bakmaktı işte; çocuk hüznüyle dünyayı sarsıp kendine getirmek, çocuk gülüşüyle dünyanın yüreğini ısıtmaktı. Bahçede ağaçlar sessizliğe gömülmüş. Dallar kıpırtısız, sanki kendi içlerine çekilmişler. Yağmurun yaklaşan kokusunu hisseden kuşlar çoktan başka yerlere uçmuş. Geride kalan ağaçlar ise kuşlarının peşinden gitmiş gibi, boşlukla baş başa kalmış. Bu durgunluk, genç adamın içindeki yalnızlığı büyütüyor. Kayanın üzerinde otururken, doğanın bu sessiz arayışını kendi arayışıyla özdeşleştiriyor. Kaybolan seslerin ardından gitmek, bulamadığını aramak…
Çimlerin üzerinde hâlâ duran gölge, yıllar önce 57 Chevrolet’le çekip giden babanın hatırası. Araba gitmiş ama gölgesi kalmış. Geçmişin izi silinmiyor. Sadece biçim değiştiriyor. Baba figürü, kimi zaman atılan tokadın şefkatle özdeşleştiği çelişkili bir varlık. Sevgi ve şiddet aynı anda sahnenin dekoru.
Yazar, metinler arası yaptığı göndermeyle romanın katmanlarını daha da zenginleştiriyor. Kurtların ulumaları, açlığın keskinliği, doğanın sertliği onun masal olmayan masalına da sızıyor. Hayatta kalma dürtüsüyle hayal kurma arzusu çatışıyor. Çocuğun, delikanlının, yetişkinin masalı, vahşetin dünyasına karşı bir direnç, kalemin ucunda doğanın acımasızlığına karşı bir sığınak.
Bütün bunların arasında, kendini başkalarında aramaya o yaşlarda başlamıştı. Arayıp bulamamaya… Sevmeyi mi bilmiyordu, sevilmeyi mi? Bu sorular kayanın üzerinde oturan adamın içinden hiç eksilmiyor. Her yazdığı cümle, aslında bu sorunun cevabını arıyor. Ve okur, karakterin tek bir gününü izlerken, aslında bütün hayatını görüyoruz. Çocukluk, kaybolan baba, yazıya sığınan gençlik, vahşetin ve şefkatin iç içe geçtiği bir ömür. Tek sahne, bütün bir hayat…
(Kırkikindiler Bittiğinde, Roman, Ethem Baran, İletişim Yayınları, 159 sayfa)


















