Su hatırlar, insan unutur: Gökyüzünde Nehirler Var | Sibel Mayo

Eylül 6, 2026

Su hatırlar, insan unutur: Gökyüzünde Nehirler Var | Sibel Mayo

“Su hatırlar. Unutan insandır.”

Elif Şafak’ın 2025 yılında yayınlanan romanı Gökyüzünde Nehirler Var, Ninova’nın üzerine düşen tek bir yağmur damlasıyla başlıyor. O damlanın peşine takılıyorsunuz ve kendinizi üç ayrı yüzyılda buluyorsunuz.

Önce 1840’ların Londra’sında, Thames nehrinin lağım kokulu çamurlu suları arasında doğmuş, büyüdükçe yetenekleri fark edilen Arthur Smyth ile tanışıyoruz. Arthur, özel bir genç adam. Gördüğü, yaşadığı hiçbir şeyi unutmuyor. Örüntüleri görebiliyor. British Museum’un bir deposunda tesadüfen karşılaştığı kalıntılara takılıp kalıyor, yemeden içmeden kesiliyor. Aylarca sürekli taşlara bakıyor, sonunda Mezopotamya’dan koparılıp getirilen bu taşların üzerindeki çivi yazılarını kendiliğinden çözüyor ve büyük Gılgamış Destanı’nı ortaya çıkarıyor. Bir daha da ondan kopamıyor ve kendi sonunu hazırlayacak o yolculuğa çıkıyor. 

“Ev, yokluğunun hissedildiği yerdir; ne kadar uzakta kalmış olursan ol, sesinin yankısının canlı tutulduğu yer…”

“Bazen ağaçlar bile kendi köklerini sökmek zorunda kalır…”

Arthur’un hikayesi gerçeğe dayanıyor: 1872’de British Museum’da Gılgamış Destanı’nın Tufan bölümünü çözen George Smith’e. Smith, üniversite görmemiş, matbaacılıktan yetişmiş bir adamdı; tabletlerin peşinden gittiği Mezopotamya’da hastalanıp öldü. Elif Şafak’ın kurmacası bu hayatın üzerine kuruluyor.

Yaklaşık iki yüzyıl sonra, 2014’te bu kez Dicle kıyısında yaşayan Narin karşımıza çıkıyor. Narin’in hikâyesi romanın en dokunaklı damarı: köyünü saran tehdit, göçün başladığı o büyük kırılma ve katledilen masum Ezidiler. Henüz dokuz yaşındaki Narin yapayalnız kalıyor ve IŞİD belasının elinde duvardan duvara savruluyor. İçinize işleyen bir hikaye. Elif Şafak, bir söyleşisinde bu romanı yazarken çok ağladığını söylüyor. (Bu arada, romandaki karakterin ismi yakın zamanda yaşadığımız en acı hikayelerden biri olan Narin’i aklımıza getirse de bu sadece bir tesadüf.)

Narin sağır olmak üzeredir, henüz sesleri işitebiliyorken babaannesi ile sürekli konuşurlar:

“Sağır olduğum zaman senin sesini unutacak mıyım?”

“Hiç olur mu öyle şey? Yüreğin duyduğunu kulak asla unutmaz.”

“Baltanın unuttuğunu ağaç hatırlar.”

“Ne demek o?”

“Yaraları zarar veren değil, zarar gören kişi taşır demek…Ezidiler, ezelden beridir yanlış anlaşılmış, kötülenmiş, zulme uğramıştır. Acı ve eziyet dolu bir tarihtir bizimkisi. Tam yetmiş iki kez katledildik. Dicle, kanımızla kızıla boyandı, toprak yasımızla kurudu ve onların bize duydukları nefret hala bitmedi.”

2018 Londra’sında ise su politikaları üzerine çalışan genç araştırmacı Züleyha ile karşılaşıyoruz. O bir hidrolog. Londra’nın üzeri betonla kapatılmış derelerini, unutulmuş su kaynaklarını ortaya çıkarmak için çabalıyor. Kentin altında akmaya devam eden ama adı unutulmuş bir su ağı var ve Züleyha ömrünü onu görünür kılmaya adamış. Züleyha’nın yolu hem Arthur’un geçmişine hem Narin’in coğrafyasına görünmez bir çizgiyle bağlanıyor.

Bir romanı bitirdikten sonra günlerce aklımdan çıkmayan cümleler olur. Bu kez aklıma takılanlar arasında bir görüntü de var: betonların altında akan unutulmuş bir nehir. 

“Şeyler sadece biz öyle istediğimiz için ortadan kaybolmazlar. Betonla örtsek, üzerlerine bir şeyler inşa etsek ve sanki hiç var olmamışlar gibi davransak bile, derinlere gömdüğümüzü sandığımız tüm o hayaletler hala bizim bir parçamızdır ve eğer onlarla yüzleşmezsek bizi rahatsız etmeye devam ederler.”

Karakterlerin yaşadıkları zaman birbirinden çok farklı olsa da “iyi” insanlar onlar. “temiz”, “duru”, “şeffaf”. Hayatta karşılaştıkları şeyler ise bizim suyla ilişkimizde gösterdiğimiz şiddete eşdeğer. Yolunu değiştiren, üstünü kapatan, kirleten, boğan, kurutan…Bu üç karakterin hayatında gezinirken Elif Şafak suyun, zamanları ve hayatları birbirine bağlayan bir hafıza taşıyıcısı olduğunu sezdiriyor hep bize. Satırların arasındaki bu sızıntıda Arthur’un unutulmuş olana tutkusu, Narin’in hayatta kalma mücadelesi ve Züleyha’nın bilime sığınan yalnızlığı var.

Takip ettiğim yazarların düşünce alt yapısını da hep merak eder, söyleşilerini mutlaka okurum. Şafak, eko-feminist bir yazar olduğunu söylüyor. Margaret Atwood, Ursula Le Guin, Olga Tokarczuk gibi yazarların bazı romanlarında da bu yön çok belirgindir.  Eko-feminizm, kadınların ezilmesiyle doğanın sömürülmesi arasında doğrudan bir bağ olduğunu söyleyen bir düşünce akımı. Yani erkek egemen sistem doğaya nasıl davranıyorsa, kadına da öyle davranıyor: kontrol etme, sahiplenme, sömürme, üzerinde “hak iddia etme”. Eril düzen hem doğayı hem kadını kontrol altına almış, sesini kısmış, kaynak olarak görmüş.

Gökyüzü ‘nde Nehirler Var bu ortak yarayıgörünür kılıyor. Narin’in bedenine, hayatına ve coğrafyasına yönelen şiddet ile Dicle Nehri’nin taşıdığı acı neredeyse aynı yerden besleniyor. Bir yanda tarihin içinde kaybolmuş kadın hikâyeleri, diğer yanda hoyratça tüketilen bir doğa. Kadınların hikâyeleri nasıl bastırılıyorsa, nehirlerin, toprağın, hayvanların hikâyeleri de öyle bastırılıyor. Arthur’un yoksul Londra’sı ile Narin’in felaketle yüzleşen coğrafyası arasında dolaşan suyun hafızasına bakıyoruz; bu hafıza şiddetin sürekliliğini görünür kılıyor. Dolayısıyla roman yalnızca göç ve eşitsizlik meselesini değil, kadın-doğa ilişkisini de sessiz ama güçlü bir şekilde anlatıyor.

Yoğun bir roman, öte yandan bir kez içine girdikten sonra nehrin akışına kapılır gibi sürükleniyoruz yüzyıllar arasında. Mesele hep aynı çünkü. Acı söz konusu olduğunda zaman döngüsel. Romanın zamanı da öyle.

Elif Şafak, 2004’ te yayımlanan Araf’la birlikte eserlerini İngilizce yazmaya başladı; 2013’ten beri Londra’da yaşıyor ve romanlarını İngiltere’de Penguin Random House bünyesindeki Viking yayınlıyor. 2019’da yayımlanan 10 Dakika 38 Saniye romanıyla Booker’da finalist olması onun uluslararası ününü ciddi ölçüde büyüttü. Bugün ismi Zadie Smith, Hilary Mantel, Peter Ackroyd gibi tanınmış İngiliz yazarlarla birlikte anılıyor. Gökyüzü’nde Nehirler Var ise Society of Authors Gordon Bowker Volcano ödülü kazandı ve 2025 Orwell Siyasi Kurmaca Ödülü’ne aday gösterildi.

Mezopotamya’da su, tanrıların diliydi. Su hep bilir, insan hep unuturdu. Şafak’ın romanında suyun tanık gibi konuşmasının nedeni de bu kadim inançta saklı: Nehirler binlerce yıldır insanların söyleyemediklerini saklıyor.

Ve okur, roman bittiğinde suya bir daha eskisi gibi bakamıyor.

Gökyüzünde Nehirler Var- Elif Şafak

Çeviri: Omca A. Korugan

Doğan Kitap, 2025

Yorum yapın