
Bir roman sinemaya uyarlanırsa ne olur?
Soruyu şöyle de sorabiliriz; bir roman sinemaya uyarlanabilir mi?
Kuşkusuz roman başkadır, sinema filmi başka. Her iki sanatın da kendine özgü bir dili, biçimi, anlatım özelliği vardır.
Sinema var olduğundan beri edebiyattan beslenmiştir.
Sinemanın üç asal öğesi vardır: Senaryo, Oyuncu, Yönetmen. Bunların bir araya gelmesini sağlayan diğer öğeler ise sinemayı sinema yapanlardır.
Bu ortak bileşenleri olmadan bir film oluşturulamaz.
Bir filmin çekirdeğini hikâye/senaryo oluşturur. Edebiyat her daim buna kapılarını açmıştır. Yazarlar bunu film hikâyeleri /senaryolar yazarak yapmıştır, ya da yapıtları senaryolaştırarak sinemaya uyarlamışlardır.
Bugün bir televizyon dizisi olarak izlediğimiz “Masumiyet Müzesi” dokuz bölüme yayılan hikâyesiyle melodramik bir yaşamdan kesitleri getiriyor.
Orhan Pamuk’un 1970’lerin Türkiyesi’ne bir semtin, bir dönemin ekseninden bakarak anlattığı Kemal ve Füsun’un hikâyesinde modernleşme sıkıntısı yaşayan bir ülkenin geçiş döneminin gerçekliğini yansıtması açısından dikkate değerdir.
Sosyo-kültürel açıdan baktığımızda zengin-yoksul öyküsünün kırılma noktaları üzerinde ülke gerçekliğindeki çatışmaları, ikilemleri, derin uçurumu buruk bir aşk hikâyesiyle söylemleştirir Pamuk.
Bu anlamda ayrıntılarla örüntülenerek kurulan 83 bölümlük romanda geçiş dönemi sıkıntılarının gruplar, kesimler, oluşagelen yeni sınıflar gerçeğinde anlatımıdır dile getirilen.
Pamuk, romanını, bir bakıma yarattığı Kemal karakte-rinin anlatımı üzerine kurar. Bu açıdan “hatırlama”, romanın ana aksını oluşturur. Anlatıcının hatırlama eylemi onu bellek yolculuğuna çıkarırken yaşanıp bitenlerin /sürenlerin gerçekliğini içerir. Anlatı bir yanıyla bireysel bellek’i, diğer yanıyla da toplumsal ve kollektif bellek’i yansıtır.
Burada da Kemal hem olup bitenleri yaşayan/gören/ hissedip hatırlayarak anlatandır; hem de hikâyesinin içerdiği bütün yolculukları, renkleri, sesleri, kişileri romana taşıyandır.
“Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?” sorusuyla başlayan roman, 586 sayfa sonunda; “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım,” İfadesiyle sonlanır.
Melodramik bir yapısı olan roman çok katmanlıdır. Her bölüm sahne sahne okunduğunda bu katmansal yapının nasıl örüntülendiğini görürüz.
Romanın konusuna, içeriğine, temalarına döneceğim.
İşte bu katmanlı kurgusal yapı romanın anlatımını sinematografik yaptığı gibi, sinemaya/bir diziye uyarlama olanağını veriyor.
Kuşkusuz Pamuk, romanını bir filme uyarlanması için yazmamıştır. Hatta en kolay okunur romanı olduğunu bile imlemiştir. Bunu konusunun melodramik olması kadar, anlatıcı Kemal’in romantik, içli, hatta kederli ve melankolik anlatımına verebiliriz. Ki, onun karakterinde yer yer beliren takıntılı ve narsistik hal okuru kendine çeker. Zira okurun önemli bir kısmının istediği bir kahramandır Kemal. Onu sevenler nefret etse de, onun gibi olmak isteyenler kıskanır.
İşte anlatının bu dramik yapısı romanı “uzun metrajlı” bir “film”e dönüştürdü.
Bence, burada, filmin/dizinin senaryo yazarı, yönetmeni, görüntü yönetmeni ve kurgu yönetmeninin payı büyük. Elbette her şeyden önce sinemada maestro her zaman yönetmendir. Oyuncular sonra gelir.
Yönetmen, çekilen bir filmin “yazar”ı gibidir. Her sahnenin kuruluşunda onun dokunuşu, bakışı ve yorumu vardır. Bu bakımdan yönetmen Zeynep Günay, bir dizi gibi değil, her bölümü adeta sinema filmi gibi çekmiş. Özellikle 5. Bölüm onun ustalığını gösterdiği gibi, romanın/hikâyenin derinliğini yansıtan, ayrıntıların konuştuğu, şiirsel anlatımın doruğa çıktığı bölümdür.
Anlatının konusunu taşıyan temalar kurulan hikâyenin bütünlüğünü sağlayıcı öğelerdir. Buna da kurgusal bir anlatıda denge, ritim, akışkanlık getiren “izlek birliği” diyoruz.
Kemal ile Füsun’un melodramik hikâyesindeki dram, zengin-yoksul ilişkisini alıp mutluluk/mutsuzluk, sadakat/ihanet, ekseninde öyle bir yere taşınır ki; dizideki 5. BÖLÜM tüm bunların kırılma noktasıdır aynı zamanda. Yönetmen birtakım simgeleri öne çıkararak iki insan arasındaki kopuşu ve çatışmayı derinlikli biçimde ekrana taşır.
“Masumiyet Müzesi”, yönetmen Zeynep Günay’ın elinde sinemasal yanı güçlü bir dokuz uzun epizottan oluşan bir “film”e dönüşür. Romanın katmanlı yapısı, kurgusal başarısı, karşımıza Ertan Kurtulan ‘ın iyi senaryosunu çıkarıyor.
“İnsanla eşyanın buluşması bir hikayedir,” diyordu Orhan Pamuk.
Kemal’in annesi Vecihe Hanım’ın eşya tutkunluğu ona sirayet ettiği için, anne de yeni sınıf”ın bir öznesi olarak taşıyıcı bir figürdür aynı zamanda.
Romanı Kemal’in hikâyesi olarak mı okumalı yoksa Füsun’un dramı olarak mı?
Romanda baskın olan Kemal’dir. Ama burada, dizide, Kemal neredeyse her sahnede yer alsa da; görsel imaj olarak Füsun’un dramıdır aslında ön planda olan. Gerçi yönetmen anlatımında bu dengeyi kurmaya çalışsa da, biliriz ki; bu hikâye Kemal’e ait tek bir hikâye değildir.
George Steiner. Bir dram biçimi olarak trajediden söz ederken şunun altını çizer:
“Trajik dram olarak adlandırdığımız, kişisel ıstırap ve kahramanlığın bu temsili, Batı geleneğinin ayırt edici özelliğidir. Bu, insan davranışının olanaklarını idrak edişimizin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir; Oresteia, Hamlet ve Phedre, ruhumuzun tabiatında öylesine yer etmişlerdir ki, kişisel acıları sahneye, halkın önüne tekrar taşımanın ne kadar garip ve karmaşık bir fikir olduğu aklımızdan çıkar. Bu fikir ve onun getirdiği insana bakış biçimi, Yunanlılara aittir. Ve trajik biçimler neredeyse çöküş anlarına kadar Helenlere özgüdür.” (*)
Burada Steiner’in göz ardı ettiği ya da bilmediği Doğu anlatılarında, destan ve halk hikâyelerinde var olan dram/trajedi, özellikle seven/sevilen ve sevilmeyen üçgenindeki çatışmanın odağında geleneksel bir anlatım biçimidir aynı zamanda da. Ferhad ile Şirin, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre anlatılarında açıkça gözlediğimizdir.
Sonuçta da kavuşamamanın yansıtıldığı trajedi… O arada yaşananların da bir dram öğesi taşıması.
Yazar, aynı zamanda da dizinin yönetmeni de bu unsuru gözeterek hikâyeyi yeni baştan kurmuşlardır.
Yani, Batı’da olan, asla Doğu anlatılarında olmayan bir şey yoktur. İnsanın olduğu her yerde yaşanabilen bir dramdır bu. Trajik boyutu ise yaşananların çizilen karakterleri taşıdığı yerde gözlenir hep.
Sanırım hem romanı, hem de diziyi daha çok konuşacağız diye düşünüyorum.
(*) Tragedyanın Ölümü, George Steiner; Çev.: Burç İdem Dinçel, 2011, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 279 s.
















