
Hiç de ummadığın bir ânda, beklenmedik bir yerde karşına çıkmıştı o dar, ince turuncu kapaklı kitap: “Raşomon” (*)
Arka kapağında şunlar yazıyordu:
“Bu kitaptaki hikâyeler, 1892-1927 yılları arasında yaşamış bulunan ünlü Japon hikâyecisi Ryunosuke Akutagava’nın gençlik ürünlerinden küçük bir seçmedir.
Bu hikâyelerde, yatan tarihsel olayları çağdaş psikoloji kalıpları içinde, yeni baştan anlatmaktadır.”
Hatırladığın o ilk öykü “Ormanda”, yeniden seni o kitapla ilk buluştuğun mevsime taşımıştı.
Bu öyküyü okuduğunda, Yavuz henüz annesini bahçede çamaşırları ipe sıralarken öldürmemişti. Okuduktan nice sonra, ama o mevsimde gerçekleştirilen bu cinayet herkesi senin kadar etkilememişti.
Neden/niçinlerini sorup ettiğinde; neredeyse Yavuz’un akrabalarının çoğunun bu cinayetin adım adım nasıl planlandığından haberli olduklarını öğrenmiştin.
Üstelemeye cesaret edememiştin. Çünkü Yavuz, bahçede annesini öldürdükten sonra çıkıyor, aynı sokakta, birkaç ev ötedeki uzun yol kaptanı komşularının kapısına dayanıyor. Kaptan da tam çıkmak üzereyken, bir iki demeden silahını ona da doğrultup saydırıyor. İhtimal, bu belindeki ikinci silah… Bunu da yıllar sonra konuştuğun, balkondan cinayeti seyreden akrabalardan biri anlatıyordu. O günlerde 10 yaşındaydı, Yavuz ise 15. Aradan tam 40 yıl geçmişti.
Yavuz’la o günden sonra ilk kez bir cami avlusunda akraba cenaze töreninde karşılaşmıştın. Onun çocukluğundaki delifişek bakışlarından tanımıştın. Yanıbaşındaki yeğenin:
“Amca, şu Yavuz, tanıdın mı? Bak babasının tam omuz hizasında duruyor. Diyorlar ki; korktuğu için gözünün önünden ayırmıyor…”
Soru dolu bakışlarını anlayan yeğenin kaldığı yerden devam etmişti:
“Çünkü, Yavuz’a annesini öldürten babasıyla halasıydı…”
Cinayetin sırrı tam da buradaydı işte.
“Şükran Abla’yı ben de tanıdım o günlerde. Siz daha çocuktunuz, ben de yirmili yaşlarımda. O aile apartmanında her şey olabilirdi de, Şükran Abla kendine birini âşık edip eve alamazdı…”derken yeğenin:
“Amca dediklerine göre iş Neriman Hala’nın başının altından çıkıyor. Çünkü O, Şükran Yengeme âşık. Yavuz’a silah talimlerini yaptıran, balkondan bahçedeki cinayeti izleyen de O. Eğer Yavuz korkup annesini öldüremezse, kendisi balkondan ateş edecek… Yani gene çocuğun başını yakacak…”
O bundan söz ederken, birkaç adım ötedeki Yavuz’a yönelip yanına varmıştın. Korkulu, şaşkın, içe çekilen bakışlarla delice bir gülümseyişle;
“Ooo, abim benim. Siz gelir miydiniz böyle yerlere,” demişti.
“Yavuz, beni tanıdın demek?!”
“Tanımaz mıyım, her şeyi yitirdiysem de gözümün ferasetini yitirmedim!”
Bu sözü üzerine, babası dönüp oğlunun kiminle konuştuğuna merakla bakmıştı.
“Yeğenim, başınız sağ olsun.”
“Hepimizin Yılmaz Abi.”
O siyah, iri taşlı tespihinin şakırtılarına vermişti kendini sonra.
İkisinin de bakışlarından ürkmüştün.
Cenaze namazından ayrılırken, yeğenine, “şu eski apartmanın önünden geçelim,” demiştin.
Geldiğiniz sokağın ucunda, beş katlı, yeşil boyalı, köhne apartman ve önündeki metruk halde duran bahçe çıkmıştı karşınıza. Sanırdınız ki o günden beri öylece kalakalmış! Bu düşünceni ünleyince, yeğenin:
“Hayır, Amca miras anlaşmazlığından ne yıkılıyor ne de satılıyor,” demişti.
Gözlerini bahçeye bakan balkona dikmiştin…Neriman Hala’nın o pervasızca duruşu, insanı içinden yercesine bakışı çıkmıştı karşına adeta.
Eve vardığınızda, yeğeninin annesine: ” Neriman Hala lezbiyen miydi, ” diye sorduğun da, şu yanıtı almıştın:
“Onu o zamanlar aile içinde bilmeyen yoktu. Ama kimse dillendiremezdi. Çoğunun kızlarını okutur, yardımda bulunurdu. Almanya’da yaşardı, ” derken sözünü keserek:
“Peki cinayeti O mu planlamıştı,” diye sorduğunda:
“Annem bütün ayrıntılarını bilir. O günü ondan saklarlar, evden uzaklaştırmak için İzmir’e gönderirler bir önceki gün. Ortaya çıkıp onları farş eder diye…”
Sonra daha kimlerin bunu bildiğini tek tek anlattı,
“Ben o zaman genç bir kızdım,” diyerek.
“Bize de, Yavuz, annesinin yoldan geçen erkeklere bakmasına kızarak böyle bir şey yaptığını; Kaptanla da bahçe kapısında konuştuğu için ikisini ardı ardına öldürdüğünü söylemişlerdi o gün…”
“Daha da ilginci ne,” diyerek şunları da eklemişti:
“Amcam o gün gitmiş bir kahvede kumara oturmuş, evden haber bekliyormuş. Her şey planlanmış yani… Polise oğlunu kendi teslim etmiş, ‘bir hata etti’ diyerek. Yavuz’un dili tutulmuş, uzunca süre konuşamamış. Gözaltı, sübyan koğuşu, akıl hastanesi… derken… Yavuz, akli melekesi yerinde değil gibi bir durumdan tahliye edilince; babayı bir korku alır…Yavuz, beni öldürecek!” diye.
Bu kez, oğlunu gizli gizli hapa alıştırır, kuru sıkı verir, ‘Sen artık benim baş fedaimsin’ diyerek. Bir de göçmen biriyle evlendirir.
O günden sonra, Yavuz’un cinayetiyle ilgili kiminle konuşsam, herkes farklı bir şey anlatıyordu.
Akutagava’nın kitabındaki bu öyküye dönmem beni gene o anne cinayetine taşımıştı.
- Oduncunun Tanıklığı
- Gezginci Bir Budacı Rahibin Tanıklığı
- Korucunun Tanıklığı
- Yaşlı Bir Kadının Tanıklığı
- Jajomaru’nun Konuşması
- Shımızu Tapınağından Gelen Kadının Anlattıkları
- Öldürülen Samuray’ın Ruhunun Anlattıkları
Akutagava, “Ormanda” öyküsünde, öldürülen Samuray Kanazawa no Takehıko (ve eşi Masago’nun) nasıl bir cinayete kurban gittikleri farklı kişiler tarafından anlatılır.
- Anlatıcılar
- Olay
- Kişiler
- Pusu
- Kendini Anlatma
- Bakış Açıları
Bu saldırıyı yapan eşkıya Tajomaru, öldürülen Takehıko ve saldırıdan kurtulan eşi Masago, öykünün odağında üç kişi. Diğer anlatıcılar ise; oduncu, gezgin rahip, korucu, Masago’nun annesi yaşlı kadın. Yedi anlatıcının dille getirdiği “olay”ın oluş biçimi, yansı ve sonuçları…
Öyküyü tekrar tekrar okuyunca, bir yerden sonra tanık olduğun o “olay”ı bütün yönleriyle hatırladın. Bunu farklı biçimlerden birkaç kez yazmış bir kenara koymuştun. Ama bu kez bir başka açıdan düşününce, “hakikat”i yazınsal gerçekliğe nasıl dönüştürmen gerektiğine dair sana ipuçları vermişti Akutagava’nın “Raşomon” öyküsü…Şimdi oturup bunu yazmanın zamanı demiştin kendine. Yavuz’un öldüğü haberini almıştın geçenlerde, halası ve babası da ondan bir süre önce ölmüşlerdi…
(*) Raşomon, Ryunosuke Akutagava; Türkçesi: Tarık Dursun K. Mayıs 1966, Bilgi Yayınevi, 111 s.
















