
“Yaşamımın incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda, tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, bana göz kırpıyordu. İncirlerden biri, eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı, bir başkası ünlü bir şair, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör, öbürü…”
Sırça Fanus romanın başlarında anlattığı kadar zengindi Sylvia Plath’in ağacı. Ama dalları meyvelerle dolup taşsa da kaleminin ucundaki Esther’i dibine kadar getirip açlıktan öldürüyordu. Çünkü içlerinden birini seçmenin ötekileri kaybetmek olduğunu biliyordu. Ve onları kaybetmek de her birini ayrı ayrı isteyen biri için ölüme denk düşüyordu. Hem de kendi ekşi kokusunda boğularak.
Oysa tam tersi olması gerekmez miydi? Sonuçta ağaç demek hayat demekti. Her daim taze bir nefes. Ama “Mümkünlerin Kıyısına” dikilen ağaçlar, insanı başını döndürdüğüyle bırakırdı. Tabii bir de elini bile sürmediği meyvelerin çürükleriyle…
Aslında çürüme de değişimin olmazsa olmaz bir parçasıydı. Ama ileriye doğru değildi ve sonunda toprak olması kaçınılmazdı. Tıpkı insan gibi. Onun da durakları az çok belliydi. Ve bir noktada illaki o incir ağacının altına varacaktı. Gölgesinde oturup, gelecek ihtimallerine bakarken iştahı daha da kabaracaktı. Sonunda da asla doymayacağı bir noktaya gelecekti. Çünkü her şeyi istemek, çoğu zaman hiçbir şeyi elde edememek demekti. Oysa bir tanesini seçip almak, hayal edilen geleceği yaratmanın ilk adımına yeterdi. Ama hangisini seçecekti? Yoksa o da Plath gibi bir türlü karar veremediğinden incirlerin çürüyüp gitmesini mi izleyecekti?
“Her seçim bir vazgeçiştir” cümlesini duymayan yoktur elbet. Lakin vazgeçtiklerimizin yasını tutarak yaşamı yarı yolda bırakan Sylvia Plath, Nilgün Marmara gibi isimlerin anlattıkları hala karanlıklar arasında. Belki cümleleri de onlar gibi sırça fanuslarda kaldığı için. Ya da mümkünlerin kıyısına bile “Umutsuzluk Merdivenlerini” çıkarak geldikleri için. Gölgeler vardı onların kelimelerinde. Şairlere bile fazla gelen gölgeler. Ama mısraları ne kadar onların karanlığında kalsa da asla ölmemişti. Çünkü donmuş bir zamanın içinde kelimelerden örülü zırhlar giymişlerdi. Fakat tutundukları kelimeler yazanların hayatlarını kurtarmasına yetmemişti. Daha doğrusu kendilerine ölümden başka bir son yazmak istememişlerdi.
Tabii bu son kimseye şaşırtıcı gelmiyordu. Çünkü yaşamın onların istemediği bir yarış haline geldiği bütün kelimelerinde hissediliyordu. Esther “Kendimi koşu yolu olmayan bir dünyada yaşayan bir yarı atı gibi hissediyorum” derken adeta hepsinin yerine konuşuyordu. Hem de hayatın gerçek zamanlı bir yarış haline geldiği bu çağı görmeden. Her şeyi yapmalısın, her yerde olmalısın diyen ağacın dalları daha da ağır artık. İncirleri bile taşımakta zorlanıyor. Ama zaten incirler de dalında eskisi kadar uzun kalmıyor. Ömürleri iki resim arası bir video kaydırması.
Yine de parmağının ucuyla sağa, sola kaydıra kaydıra yetişmeye çalışmaktan geri durmuyor insan. Fakat sonunda vardığı yer de sıkıştığı o cam ekrandan başkası değil. İncirler bize artık oradan bakıyor. İhtimaller denizi oralardan gelenlerle dalgalanıyor. Ne yana dönsek başarı hikâyesi. Ne yana dönsek hayali hayatlar geçidi. Ama bu iştah açıcı olduğu kadar kapatıcı da. Çünkü umudun umarsızlığa dönüşmesi, seçimsizliğin karanlık boşluğunda daha kolaydı. Etrafımızı Plath’ınki gibi camdan zarların sarması…
Romanın sonlarına doğru, Esther’den “Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi takılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır” cümlesini duyarız. Bunu her insanın eninde sonunda o rüyadan uyanacağını bilerek söyler. Ve belki de bunun için hiç uyanmayacağı bir uykuya yatmak ister. Ölümü sanat olarak gören birinin kaleminden çıkmanın makûs kaderidir bu. Duymak isteyenler içinse bir nevi imdat çığlığı. Yoksa onu neden “İkinci kere doğanlar için bir ritüel olmalı” derken bırakalım ki?
Kim bilir? Belki Plath de kahramanı Esther gibi yeniden yola çıkmaya hazırlanıyordu. İntihar ederken cebine doktor numarası iliştirmesi de bunun işareti sayılabilir. Zaten kedi gibi dokuz canlı olduğunu inanıyordu. Her ölümünde bir aşkı, bir hayatı gömüp yeniden yaşamaya başlıyordu. Fakat üçüncü denemesinde ağa takılmıştı. Oysa hayattan tek istediği okun atıldığı güvenli yay olmamaktı. “Ben değişiklik ve heyecan istiyorum” diyen birinin her daim değişimin çürümüş haline varması ne acıydı.
İnsanın kendiyle yabancılaşması hiç Plath’ın mısraları kadar umutsuz olmamıştı. Hem gitmek isteyip hem de gidemeyenlerin şairiydi o. Varlığını ölümle kanıtlamaya çalışan bir kadın. Bu yüzdendir ki hayatın kusurlarıyla yaşamayı göze alanları ödüllendirdiğini asla göremeyecekti. Çünkü yaşamak, o ağaçtan bir incir koparıp yola devam etmek demekti.
















