
“Görselliğin, hızın ve tüketimin belirleyici olduğu postdijital çağda algoritmalar tercihlerimizin yanı sıra dünyayı algılayış biçimimizi de şekillendiriyor. İnternetin hayatın merkezine yerleşmesiyle birlikte yalnızlık, dikkat dağınıklığı, bellek kaybı ve anlam krizleri giderek daha da görünür bir hâle geliyor. Peki böylesi bir dünyada insanın duygularını, iç sesini üst dille yansıtan, derinliği esas alan şiir var olabilir mi? “ diyerek başlıyor yeni kitabına Gökhan Tunç. Kitabın adı “Şiirin Direnci”, alt başlığı ise “Postdijital Çağda Türk Şiirini Yeniden Düşünmek”.
“Postdijital” deyince, insan ilk anda dijital çağı ne zaman bitirdik de sonrasına geçtik diye düşünüyor. Ama postdijital çağ, dijital çağın bittiğini değil dijital teknolojilerin yeniliğini yitirip hayatımızın tamamen sıradan ve ayrılmaz bir parçası haline geldiği dönemi ifade ediyormuş. Teknolojinin “yeni” veya “büyüleyici” bir araç olmaktan çıkıp, kültürel bir doku olarak kabul edildiği bu süreç, sanattan iletişime kadar her alanda dijital ve fiziksel olanın iç içe geçtiği bir gerçekliği tanımlar, diyor Google.
Bu kavram, sadece cihazları (akıllı telefonlar, bilgisayarlar vb.) değil, onların varlığının insan psikolojisi, toplum ve kültür üzerindeki kalıcı etkilerini inceliyormuş. Post-dijital dönemde, sürekli bağlantıda olma halinin yarattığı yorgunluk, veri mahremiyeti ve dijital detoks gibi kavramlar da giderek daha fazla sorgulanıyormuş.
Kitabın tanıtımında yapay zekâ, sosyal medya şiiri, metaverse, pop art, transhümanizm ve kaos teorisi gibi postdijital çağ kavramlarının Türk şiiriyle ilişkili olarak ele alındığı belirtiliyor. Şiirin Direnci, Gökhan Tunç’un yıllardır geliştirdiği “şiiri güncel bir kavram veya kuram aracılığıyla yeniden okuma” yönteminin postdijital çağ çevresinde bir araya getirilmiş son aşaması olarak değerlendirilebilir. Kitabın özgünlüğü büyük ölçüde seçtiği kavramlarda,yapay zekâ, metaverse, transhümanizm, kaos, dijital dolaşım, yatıyor. Bu konuların şiir çevrelerinde pek tartışılmadığını biliyoruz. Şiir eleştirisi daha çok predijital bir çağdaymışız, dijitallik her yanı sarmamış gibi bir ruh halinde. O nedenle Gökhan Tunç’un kitabının adı, Şiirin Direnci, başta çok alışılmış bir yaklaşım gibi görünse de altbaşlık, yani “Postdijital Çağda Türk Şiirini Yeniden Düşünmek” yeni bir bakış açısıyla karşı karşıya olduğumuzu düşündürecek çağrıcılıkta. Tabii kitaba Şiirin Direnci adını koyarak “Bu çağda şiir hâlâ yaşıyor mu?” diye sormamızı beklediğini de düşünebiliriz.
Yazılı sanat türleri arasında şiir, dijital çağa en hızlı ayak uyduranlardan biri, belki de birincisi oldu. Şiirin dolaşımı kağıda basılı yani kitap, dergi gibi medyalardan hızla dijital ortamlara kaydı. Şiir kitapları okunmaz, dergiler okur bulamaz hale gelirken internette yoğun bir şekilde şiirler, dizeler paylaşılmaya başlandı. Bunun yarattığı en önemli sorun “sahte” şiirler oldu. Ortalığı sahte Mevlana, Karacaoğlan, Can Yücel, Cemal Süreya şiirleri sardı. Gökhan Tunç da kitaba bu sorunu ele alarak başlamış. Makalesinin başlığı hepimizin aklındaki soruyu soruyor; “Sosyal Medyada Şiir Paylaşımlarına Ne Kadar Güvenebiliriz?” Gökhan Tunç bu makalede, sosyal medyada şiirlerin bağlamından koparılması, yanlış şairlere atfedilmesi, anonimleşmesi ve belli şair tipleri çevresinde dolaşıma sokulması sorunlarına odaklanıyor.
Sonra bu konulara yoğunlaştığımızda akla gelen ilk soru ile devam etmiş Gökhan Tunç, “Yapay Zekâ Şiir Yazabilir mi?” Tunç’un yapay zekâ tarafından üretilen şiirlerin biçim, dil, imge ve özgünlük bakımından değerlendirilmesine yöneldiği deneysel bir çalışma bu. Bu çaalışmadan alınan sonuçlar kitaptaki “şiirin insan yaratıcılığına özgü olup olmadığı” tartışmasının akademik temelini oluşturuyor.
Gökhan Tunç, ChatGPT-4.5’a halk şiiri, divan ve çağdaş şiir tarzlarında şiirler yazdırmış. Daha sonra bu şiirleri Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimi gören 162 öğrenciye okutmuş. Katılımcılardan, şiirlerin insan tarafından mı yoksa yapay zekâ tarafından mı yazıldığını tahmin etmeleri istemiş. Çıkan sonuçlara dayanarak Tunç, yapay zekânın özellikle kalıplaşmış şiir geleneklerini oldukça başarılı biçimde taklit edebildiğini savunuyor. En çarpıcı sonuç divan şiirinde ortaya çıkıyor, katılımcıların büyük çoğunluğu yapay zekânın yazdığı şiiri insan ürünü sanıyor. Tunç bunu halk ve divan şiirinin vezin, mazmun, söz varlığı ve söyleyiş bakımından görece tekrarlanabilir yapılara sahip olmasıyla açıklıyor. Çağdaş şiir ise biçim, imge ve bireysel söyleyiş bakımından daha serbest olduğu için yapay zekânın onu taklit etmesi daha zor görünüyor. Araştırma sonuçları aslında “Yapay zekâ şiir yazabilir mi?” sorusunu tam olarak cevaplamıyor. “Yapay zekâ, belirli şairlerin üslubunu taklit ederek okuru yanıltabilecek şiirler üretebilir mi?” sorusunu cevaplıyor. Araştırmanın cevabı büyük ölçüde “evet”. Fakat bu sonuç, yapay zekânın özgün bir şiir anlayışına, kişisel deneyime veya bağımsız bir poetik bilince sahip olduğunu kanıtlamaz bence.
“Yapay Zekâ Şiir Yorumlayabilir mi?” sorusuyla devam ediyor Gökhan Tunç. ChatGPT’ye “Şiir yorumlayabilir misin?” sorusunu yöneltilmiş ve yapay zekânın şiir yorumlarını tartışmaya açmış. Aslında bu sorunun cevabını biliyoruz; “Evet, yapay zekâ şiir yorumlayabilir”.Sorun yapay zekanın bu işi insan gibi hissederek değil, dil kalıplarını, sembolik ilişkileri ve kültürel veri setlerini analiz ederek yapabilmesi. Ama yorumları “her zaman insanlığın ortak dijital hafızasının bir sentezi (özetlemesi) olarak kalır. Dolayısıyla özgün, sezgisel ve farklı, tamamen ezber bozan bir yorum yapması zordur” cevabını verebiliriz. Beş yıl sonra bu değişir mi? Değişir. Yapay Zeka henüz gelişme çağında, geliştikçe yaptığı işlerde daha da uzmanlaşacağını düşünüyorum.
Makalenin en çarpıcı bölümlerinden biri, yapay zekânın var olmayan şiirler ve yanlış başlıklar üretmesi ki bu yapay zeka yardımı alanların çok sık yaşadığı bir sorun. ChatGPT, Nâzım Hikmet ve Edip Cansever için şiirler uydurup yorumluyor. Bu örnekler, yapay zekânın son derece kendinden emin bir dille yanlış bilgi üretebildiğini gösteriyor. Gökhan Tunç’un makalesinden yapay zekâ, iyi bir şiir yorumcusu olmaktan çok, iyi sorularla yönlendirildiğinde yorumcuya yardımcı olan bir araçtır sonucuna varabiliriz. Ama güvenilir bir yardımcı değil, verdiği her bilginin teyit edilmesi, doğrulanması gerekiyor.
Gökhan Tunç kitaptaki sonraki makalesinde “metaverse”in şiire getireceği olumsuzlukları ve sunduğu olanakları tartışmayı amaçlamış. Metaverse, “insanların artırılmış gerçeklik (AR), sanal gerçeklik (VR) ve üç boyutlu (3D) dijital evrenler aracılığıyla birbiriyle etkileşime girebildiği, kalıcı ve paylaşımlı bir sanal dünyadır. İnternetin bir sonraki aşaması (Web3) olarak kabul edilen bu evrende, ekranın karşısından bakmak yerine dijital dünyanın bizzat içine girersiniz,” diye tanımlanıyor. Dijital gelişmelerle ilgili olmama rağmen, doğrusu tam anlamıyla kavrayabildiğim bir şey değil metaverse.
Tunç’un makalesinden “metaverse”in,şiiri iki boyutlu sayfalardan ve ekranlardan kurtararak üç boyutlu, işitsel ve etkileşimli bir deneyime dönüştürme potansiyeline sahip olduğunu anladım. Tabii böyle olunca da hemen akla görsel şiir, somut şiir gibi eğilimler geliyor. Gökhan Tunç, Serkan Işın’ın kitaplarda ve ticari ürünlerde kullanılan barkod işaretlerini dört sıra hâlinde düzenleyip bu görsel oluşuma “Dünyanın En Güzel Dört Dizesi” adını verdiği şiirini örnek olarak almış. Bu şiirde barkod çizgileri sözcük, her barkod sırası ise dize gibi kabul edilmiş. Tunç’a göre bu tercih, şiirin mutlaka sözcüklerden, ahenkten, imgelerden ve lirik anlatımdan oluşması gerektiği yönündeki kabulleri sarsıyor ve yeni bir yol açıyor ki bu şiiri kavramsal sanat alanına yaklaştırır hatta metaverse evrenine vardırabilir.
Tabii burada ilk aklıma gelen Işın’ın işinin/eserinin şiir kabul edilip edilmeyeceği, “Dünyanın En Güzel Dört Dizesi”nin hangi ölçütlerle şiir hatta sanat eseri sayıldığı… Tunç’un örnek olarak aldığı Duchamp’ın “Çeşme”si ile karşılaştırarak barkod kullanımı bir oyun olmaktan çıkıp sanat eseri haline gelebilir mi? Belki bu iş “kavramsal sanat” gibi bir terimle açıklanabilir ama şiir dememiz çok güç. Burada aklımıza gelen soru çok klasik ama gerekli; Bir şeyi şiir olarak adlandırmak onu şiir yapmaya yeter mi? Bence yetmez. Okurun da onu şiir olarak algılaması gerekiyor.
Yapay Zekanın hayatın her yanını kaplayıp insanların işlerini ellerinden alaçağı endişesi tartışılırken en çok anılan şiir Nâzım Hikmet’in “Makinalaşmak”ı oldu. Gökhan Tunç da kitaptaki makalesinde transhümanizm kavramı açısından bu şiiri ele almış.
Transhümanizm, “yaşlanmayı ortadan kaldırmak, bilişsel kapasiteyi artırmak ve fiziksel sınırları aşmak amacıyla gelişen teknolojilerin insan vücuduna entegre edilmesini savunan entelektüel ve kültürel bir akımdır,” diye tanımlanıyor. Temel hedefi, insanı teknoloji yoluyla “post-human” (insan sonrası) adı verilen daha gelişmiş bir türe dönüştürmekmiş.
Bildiğimiz gibi Nâzım Hikmet’in “Makinalaşmak” şiirinde insan bedeninin makineyle özdeşleşmesi, organik sınırların aşılması, hız, güç ve teknoloji arzusu var. Nâzım Hikmet’in şiirindeki makine imgesi erken Sovyet modernizmi, fütürizm, sanayileşme, üretim kültü ve yeni insan idealiyle ilişkili. Bunları bilerek baktığınızda şiirin transhümanizm’le bağını kurmak kolay değil. Şiiri “erken bir transhümanist metin” diye tanımlayamayacağımızı düşünüyorum.
Kitabın son makalesinde Gökhan Tunç, kaos teorisinin düzenli ve öngörülebilir sistem anlayışına karşı çıkışından hareketle Necatigil’in geleneksel şiir anlayışını sarsan “Karışık Tarife”sini yorumlamayı amaçlıyor. Necatigil gibi büyük ustaların şiirlerinin farkı okumalara açık olduğunu biliyoruz. Bence iyi şiir okurdan okura değişebilen, tek bir anlamı olmayan, okudukça çoğalan bir sanat eseridir.
Gökhan Tunç, Necatigil’in “Karışık Tarife”sini üç temel kavramla açıklamaya çalışıyor; düzensizlik içinde düzen, doğrusal olmama ve başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Tunç, şiirin düzeninin farklı yönlerden okunmaya elverişli olduğunu savunuyor. Dizeler soldan sağa, sağdan sola, yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya farklı biçimlerde sıralanabilir. Bu bakımdan şiiri sadece tematik olarak değil, görsel ve biçimsel yapısıyla birlikte okuyabiliriz ki Necatigil’in de aynı fikirde olduğunu düşünüyorum.
Tunç, şiire farklı noktalardan başlanınca sözcüklerin farklı ilişkiler içine girmesini kaos teorisindeki başlangıç koşullarına bağımlılıkla ilişkilendiriyor. Ancak kendisi de farklı okuma yönlerinin şiirde “köklü anlamsal değişiklikler” yaratmadığını, daha çok anlam nüansları oluşturduğunu kabul ediyor. Tunç’un okuması ve yorumları bana önceden seçilmiş kavrama uygun örnekler sağlamak niyetinde olduğunu düşündürdü. Kullanılan yöntem, teoriyi sınamaktan çok onu doğrulama amacında. Şiir bilimsel teoriye örnek yapılmış. Burada akla gelen soru, “Kaos teorisi, şiir hakkında başka yöntemlerle ulaşılamayacak hangi yeni sonucu üretiyor?” oluyor kaçınılmaz olarak.
Gökhan Tunç Şiirin Direnci’nde sosyal medya, yapay zekâ, metaverse, transhümanizm ve kaos teorisi gibi kavramları ele alarak şiir eleştirisine yeni ve çağdaş bir bakış açısı getirmeye çalışmış. Yeni, çünkü şiir evrenimizde henüz böyle tartışmalara pek rastlamıyoruz. Tunç, şiirin dijital çağdaki üretim, dolaşım ve yorumlanma koşullarına bakmayı, incelemeyi önererek öncü bir tavır oluşturmuş. Kullandığı yöntemler, okuma biçimleri, yorumları tartışılmayı gerektiriyor ki bence kitabın öncü niteliğini de bu sağlayacak. Tabii şiir ortamında bir karşılığını bulabilirse.
* Şiirin Direnci, Gökhan Tunç, Ötüken Neşriyat, Haziran 2026.

















