Masthead header

“Sen hiç mutlu oldun mu?” | Mehmet Özçataloğlu

mehmet foto“İnsanın önce içi üşür” demiş ya büyükler, yaşadığımız günleri görseler iç üşümesinin falan kalmadığını görüp ne derlerdi acaba? İçimiz cayır cayır yanmakta, acımakta. Ve geçmiyor bir türlü, söndüremiyoruz. Çocuklar gündemde olduğu sürece de geçmeyecek, biliyorum. Bir kuş olsam, başka bir dünyaya uçsam diyorum bazen. Çocukların zarar görmediği, mutlu yaşadıklarını görebildiğim başka diyarlara…

Aylan bebek geliyor aklıma. Sahilde, dalgaların arasındaki o görüntüsü o gün bu gündür gözümün önünde. Ve diğer Aylanları düşünüyorum onunla birlikte. Gözümüzün önüne düşmeyen nicelerini, o isimsizleri. Elimdeki kitabı bitirip kapatıyorum. Kafamı kaldırdığımda ekranda alt yazı geçiyor. “Didim açıklarında mültecileri taşıyan tekne battı. 6 ölü!” Dışarıda hava soğuk. Denizin suyu daha da soğuk. Peki, onların da önce içi mi üşüdü acaba, korku ile karanlık suya gömülürken? O, tenleri suya ilk değdiği anda?

Altı yıldır yanı başımızda süren bir savaş var. Savaştan kaçıp ülkemize sığınanlar var. Yaz dönemleri kolay ama karakış kapıya dayanıp da soğuk kendini hissettirince, içinde oturduğumuz sıcacık ev bile huzur vermiyor çoğu zaman. Trafik ışıklarında mendil satma çabası içinde olan çocukların, o ışıkların dibinde kaldırımda uyuyakalanların sıkıntısı çöküyor omuzlarıma. Ve en çok da hiçbir şey yapamamanın çaresizliği…

Söz biraz uzadı sanki ama konu çocuk olunca söylenecekler bitmiyor işte. Gelelim bu haftanın kitabına. Güzin Öztürk’ün kaleminden “Kuş Olsam Evime Uçsam.” Tudem yayınları tarafından yayımlanan kitap, iç savaş dolayısıyla evini, yurdunu terk etmek zorunda kalan insanların dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Evet, uzun süredir o dünyanın içindeyiz zaten ama bir çocuğun dilinden, anlatımından okuyoruz bu defa. Küçük Beşir’in hayallerine, umutlarına eşlik ediyoruz.

Toprak, biraz ülke kokar*

Bir kurşun sesiyle başlıyor kitap. Küçük Beşir korkularıyla birlikte anlatıyor. Artık karşıdaki evde olmayan arkadaşı Emir’i, eve dönememiş abisini, ülkelerinden kaçışlarını, Hatay’daki kampı, oradan İzmir’e uzanan serüvenini. Kısa ve etkileyici tümcelerle. (Yazarı özellikle bu konuda kutlamak istiyorum. Çocuğun anlatıcı olduğu bir kitapta yetişkin dili kullanmadığı için.)

Tüm bu yıkım yaşanırken Beşir’in vazgeçmediği bir rüyası var. Kırmızı oyuncak bir araba. Çalışma masamın üzerinde yıllar yılı duran kırmızı arabaya hiç bu gözle bakmadığımı fark ettim. Böyle bir anlam yüklememiştim hiç ona. Ve onunla birlikte arkamdaki dolapta duran onlarcasına. Artık her birinin başka bir anlamı var benim için. Onların her biri Beşir’i ve diğer Beşirleri anımsatacak bana. Her biri başka bir rüyayı, başka bir sevinci. Neden mutluluk değil de sevinç? Onun yanıtını da Beşir versin size. Kitabın sonunda kampta edindiği arkadaşı Zehra’ya yazdığı mektupta şöyle yazıyor Beşir: “Ben hiç mutlu olmadım. Ama sevinçli oldum bazen.” Ve ekleyerek soruyor: “Sen hiç mutlu oldun mu Zehra?

Bu soru aynı zamanda kitabın son tümcesi. Belli ki yazar, okuruna da soruyor, sorduruyor bu soruyu. Peki, okur, yanıtını tüm bu gerçekleri düşünerek vermeye kalkarsa, gerçekten “mutlu oldum” yanıtını verebilir mi? Bunu da ben sormuyorum, Beşir soruyor. Soğuk ve karanlık sulara gömülmeyen, yaşama bir şekilde tutunmayı başarabilmiş küçük bir çocuk!

*kitaptan.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (21 Kasım 2016)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r