
Ahmet Altan dört kitaptan oluşan Osmanlı Dörtlüsü dizisinin son kitabında, Çanakkale Savaşı’nı ve Ermeni tehcirini bir aşk hikâyesi üzerinden anlatıyor. Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki paşalarının uyguladığı politikaların eleştirisini yaparken, siyasal ve toplumsal kırılmaların sonucunda yönetim şekillerinin insan hayatını nasıl etkileyebileceğini çok ustaca ortaya koyuyor. Bir yandan Çanakkale Savaşı’ndaki başarılar ve başarısızlıklar ele alınırken, diğer taraftan Ermenilere uygulanan tehcirin haksızlığı, sivil halklar arasındaki kırılma ve yaşananların utancı anlatılıyor. Kurmaca bir romanla gerçek hayatın eleştirilmesi yönüyle ilginç bir kitap.
Romanın dikkat çekici yönlerinden biri, savaş anlatılarında kullanılan rakamlar ve resmî tarih söylemine yaklaşımıdır. Özellikle Çanakkale Savaşı’na dair verilen asker sayıları ve anlatılan askerî başarılar, tarih yazımının ne ölçüde ideolojik olabileceğini düşündürür. Dönemin nüfus yapısı ve zorunlu askerlik koşulları göz önüne alındığında, resmî kaynaklardaki bazı verilerin gerçekliği sorgulanmaya açıktır. Örneğin 45.000 askerle yapılan taarruz algıyı zorluyor. Bu noktada yazar, dolaylı biçimde vakanüvis geleneğine ve devlet merkezli tarih anlayışına eleştirel bir mesafe koyar. Resmî tarih anlatılarının çoğu zaman iktidarı meşrulaştıran, yenilgileri örtbas eden ve kahramanlık anlatılarını öne çıkaran bir dil kullandığı dikkat çekiyor.
Osmanlı tarihinin yazıcıları olan vakanüvisler, olayları padişahın ve siyasal otoritenin kendilerine verdikleri bilgilere göre yazmak zorundaydılar. Resmî tarihi oluşturan bu kayıtlar hiçbir zaman mutlak doğru değildir. Yazılanlar, siyasal iktidarı meşrulaştırıcı bilgilerdir; verilen rakamlarda ve istatistiklerde abartılar vardır. Savaşan ülkelerin her biri kendini haklı görür ve kahraman ilan eder. Tarihe başarılı ve kahraman bir millet olarak geçmek, her savaşan ulusun yapmaktan kaçınmadığı bir eylemdir. Resmî tarihte yapılan yanlışlar, yenilgiler ve başarısızlık gibi olumsuz sonuçlar hiçbir zaman vakanüvislere yazdırılmamıştır. Bugün hâlâ resmî tarih, saklı tarihe yazılanları kapsamaz. Soykırım ve tehcir olayları hep gizlenmiş, konu edilmesi bile yasaklanmıştır. Ragıp Beyi manidar sözleriyle ; “Tarih bir el feneri gibidir, nereye tutarsan orayı aydınlatır, gerisi karanlıkta kalır… Fenerin nereyi aydınlatacağına da feneri tutan el karar verir.” (s. 38)
Ahmet Altan Ermeni tehcirini ve Çanakkale Savaşı’nı, kitaptaki aşk hikâyesinin tarafları olan Ermeni hemşire Efronya ile Çanakkale Savaşı kahramanı Albay Ragıp Bey’in yaşadıkları üzerinden anlatıyor. Çanakkale Savaşını anlatırken gerçekçi bir perspektiften bakarak, teknolojik olarak İngilizlerden çok geride olduğumuzu, askerin savaşmaktan korktuğunu, siperlerden korkudan çıkamayan, kendini yaralayıp savaşmaktan kaçmak için sebep üreten, öldürme emrine direnen askerleri tüm gerçekliğiyle aktarıyor. Ateşkes zamanlarında karşı karşıya çarpışan askerlerin ateş kesimlerinde, ölüleri taşırken birlikte hareket etmeleri, yardımlaşmaları, birbirlerine yiyecek ikram etmeleri ve konuşmaya çalışmaları etkileyici enstantaneler yaratıyor. Özellikle birbirlerine düğmelerini koparıp değiş tokuş etmeleri, savaşın acı yüzünden hoş fakat acı anlar olarak akıllarda kalıyor.
Savaşta iyilik ve kötülüğün aynı anda yaşandığı, birkaç kez tekrarlanarak adeta vurgulanıyor. Bunun ötesinde, İttihat ve Terakki döneminin geç Osmanlı entelektüellerinin Fransız tipi ulus-devlet modeli olan “tek din, tek ulus” hayalini Osmanlı’ya uygulamaya çalışmaları, bu yüzden çok kimlikli millet anlayışının paramparça edildiği belirtiliyor. Romanda adı sık geçen Talat Paşa’nın hırsının bu sonuçta etkili olduğu söyleniyor;
“Talat Bey’in işleri, diyorlar. Enver Paşa pek istemiyormuş, dediler, Talat’ın çeteleri yapıyormuş.” (s. 105)
“Tek din, tek ulus” doktrininin hayata geçirildiğinde toplumsal yaralar açtığı, tehcir örneği üzerinden gösteriliyor. Böylece roman, resmî tarih anlatısının ötesinde çok sesliliğin ve insani duyguların önemini vurguluyor.
Romanın tehciri anlatan kolunda anlatılanlar dramatik bir aşktan çok bir insanlık dramını gözler önüne seriyor. Yollarda insanların yürüyerek bir yerden bir başka yere gönderilmesi, açlık ve susuzluk, salgın hastalık yüzünden can kayıpları, buna rağmen insanların biribirlerine yardım etmek için yaptıkları fedakarlıklar Ahmet Altan’ın savaş sürecinde iyilik ve kötülüğün bir arada yaşanmasına dair örnekleri teşkil ediyor; diğer tarafta sevgilisi Efronya’nın Ermeni olduğu için sürülerek Suriye’ye gönderilmesi ve yol boyunca karşılaştığı olaylar sırasında yaşadıkları şans eseri zarar görmemesi yüreklere bir nebze de olsa su serpiyor. Okur, kitap boyunca Efronya’nın Ragıp’la buluşup buluşamayacağını merak etmesi kitabın heyecanını, okunabilirliğini arttırıyor.
Sonuç olarak “O Yıl”, yalnızca bir savaş romanı değil; tarihin resmî anlatısına eleştirel yaklaşan, insani duyguları merkeze alan ve geçmişle yüzleşmeye çağıran güçlü bir edebî metindir. Ahmet Altan, bireysel hikâyeler üzerinden kolektif hafızayı sorgularken, okuru da tarihin tek bir anlatıdan ibaret olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya getiriyor; ana karakterler, çoğu ana kahramanların yakınları olan diğer karakterler arasındaki ilişkiler üzerinden de çeşitli mesajları, dersleri okuyucuya sunuyor.
Savaşların savaşan taraflara ağır bedellere mal olduğu , karşı tarafla da empati kurmak ve duygudaşlık geliştirmek gerektiği kitabın verdiği en güçlü mesaj bence.
















