Masthead header

Sanki, gönlümdeki güz | Feridun Andaç

“Bu kentte bir çocuk olmak kolay değildir.”

İsmail Kadare

1./ Geçitsizlik Burcu

 “benim sesimi taşlarca dinliyorsun

taşsın hemen dinlediklerini unutuyorsun”

Furuğ

Özlensin diye gidilmez, beklenmez eşiklerde. Kendini geçitsiz kılan bir bakışa tutulalı beri, yerin anlamı, kökenin nerede/nasıl bir bağlayıcılık taşıdığı hep sorusu/sorgusudur insanın. Nereye giderseniz gidin, doğuş yerinizin coğrafyadaki izleri sizin ardınızdadır. Dahası, rüyalarınızın en derin kuyularında bile o yer gelip gelip bulur sizi.

Gitmek, sürüklenmek, bir yerden bir yere göçmek yalnızca çağımız insanının sorunsalı değil. Doğuş, varoluş zamanından beri bu böyle.

Bizlerin, Doğu’da doğanların göçü (nedense) hep Batı’ya olmuştur. Otobüs yollarımız, demiryollarımızın gelişi de hep doğu’dan batı’yadır; alıp götürecekleri insanların yüzü (her zaman) Batı’ya dönüktür.

Batı, yenilik/uygarlık simgesi olarak alınsa da; kendi coğrafyamızda  asıl “olanak” kavramıyla daha yerine oturur sanki!

Toprak ve aile sorununu çözemeyen Osmanlı, Cumhuriyet’e bu olumsuz mirasını devreder. Göç’ün ve gitme’nin, sürüklenişin en temel olgusu aslında burada yatar.

Toprağa bağlılık aileyi büyütür geliştirir, toplumsal refahın önünü açar. Toprak üretimdir, ticarettir, eğitimdir, gelişmedir.

Kuşakların sürekliliği, ailenin dirliği de bunun üzerine inşa edilir.

Oysa biz, 1950’li yıllarda doğanlar, 1960’larda eğitime başlayanlar şunu gördü ki; ülke otuz yılı aşkın sürede aldığı yolda, ancak birkaç önemli atılımla eğitim/çalışma olanağına kavuştu. Gene de, Doğu’nun kalkınması her dönemin ana sorunu olarak gündemde yerini tutarken; büyük kentlere akın eden göçün önünün alınmaması ülkeyi o günden bugüne akıl almaz bir çözülmeye yöneltti.

Dönüp ardıma baktığımda, çocukluğumun kenti Erzurum’dan kopuşumun tam 41. yılındayım. Yaşadığım ve hatırladığım Erzurum zamanlarımın  14 yılı, yani 1960-1974 Erzurum’u, belki de, kentin kültürel ve sosyal dokusunun henüz bozulmadığı bir zamanı içeriyordu.

Eğer gelişmişliğin göstergesi olarak açılan yolları, yapılan binaları almazsak; bir tarım ve hayvancılık kenti olan Erzurum’un bu anlamda giderek gerilediği; “nitelikli göç vererek niteliksiz göç aldığı” artık herkesçe bilinen bir olgu.

2./ Hatırlamak İçin Unuturuz!

Unutan bir kenttir Erzurum. Unutturan ve hatırlatan…        

Solgundur, içtedir. İnsanı gibidir; ilk ânda kendini ele vermez. Gölgededir, bekleyendir. İster ki, kendine bir ad verilsin; bir yön çizilsin de, yolunda yolcu olsun. İşte bu nedenledir ki; gidene sesi çıkmaz, gelene de öfkelenmez. Bekler, gelip kapısının önüne gölge düşsün de, dönüp baksın ona.

El verendir Erzurumlu, düşkünlükten değil; düşünceden yanadır gene de. Saklı tutmayı sever, “yiğitlik” dedikleri şeyi de at binişinde, bir de oyunlarda toy tutuşunda gösterir.

Gelin görün ki, her dönem başka bir ad verilircesine, başka bir beklentiye sürüklercesine yakıştırmalar yapılır kentime…

El veren dedim ya; bırakılmışlığına öfkesini de saklayarak komşusuna, yol bilip gelenine açar gönlünü.

“Bir su, bir ekmek, bir de hırka yeter” diyerek yetinmenin sabrına sığınır.

Söylediklerimin bugünün Erzurum’u için bir anlamı var mıdır bilemem; ama yaşadığım Erzurum’da bunlardan daha çoğuna tanık oldu çocukluğum.

Erzurum’da bizim için her şey önce evde, sonra sokakta, ardından da mahallemizde başlardı. Okul ise, adeta bir tapınak gibiydi. Yüzümüzü oraya döndüğümüzde öğrenmenin, bilmenin, yeniliklere açılmanın kapıları bir bir ışıldardı önümüzde…

3./ Ev, Bilinçtir

“Yarılmış bahçelerin düzlükleri

Küllenmiş ateşlerim.”

Anna Ahmatova      

Ev her şeydir.

Bugün de, halen, benim için öyledir.

Willem Dafoe, bir söyleşisinde şunları söylemişti:

“Hem her yer evim, hem de hiçbir yer… Benim evim karım. Nereye gidersek gidelim, onunla birlikte olduğum sürece kendimi evimde hissediyorum.” (*)

Yurdunu yitirenlerin, “çocukluk cenneti”nden kopanların bu duyguya bağlanmaları yadsınmamalı.

Bazen, sevdiğim birine, “yurdum olur musun” dememi biraz da bu kopuş duygusuna veririm. Ev, aidiyettir çünkü; orada yaşadıklarınız ve unuttuklarınız, hatta gelecek düşlerinizle varsınızdır.

Kopuş, yerinden yurdundan edilmişlik ya da olmuşluk…

Durup dururken evinizden, doğduğunuz yerden, yaşama yurdunuzdan kopmazsınız.

Mutlaka bir nedeni vardır bunun.

İnsanlığın, Babil’den beri süreduran göçünün/sürgünlüklerinin hep bir/çok nedeni vardır.

Nereye gidersek gidelim, nerede olursak olalım sürekli “ev” düşünü yaşarız.

Oraya dönüş özlemindense, bunu her gün yeniden kurduğumuzu düşünürüm.

Çünkü asıl ev/ana ev(i) yitirilendir. Bilincin ötesine düşüş, yeni bilinç kapılarını aralamaktır.

4./ Yoksun ki Sen!

Erzurum bir imge, bir metafor ötesinde yaşar bende. Zaman zaman mekân duygusunun ipiltilerine taşır beni. Hatırlattığı her şey, yaşananın izlerine dönüşle unutulanlara da kapı aralar.

Evet, artık ötemdeki kenttir Erzurum. “Ora”da duran, bekleyen, solan, değişen, dönüşen, yiten bir kent…

Çünkü o “ilk ev” yoktur artık. Diğer evlerin izleri de bir bir silinmiştir kentimde. Bellekte ve yolculuklarda her dönüşüm yıkıntılarla buluşur.

Bir kenti kent yapan mekânlarıdır, sokakları ve mahalleleri, semtleridir. Bir kent yalnızca tarihi yapılarıyla soluk almaz. Evlerdir, alanlardır, bahçeler, parklar, sinemalar, kütüphaneler, tiyatro ve konser salonlarıdır bir kenti anlatan ve simgeleyen…

1960’larda buralara evrilen kent, şimdi bir yığına/yıkıntıya dönüşmüştür. Ve çocukluk cennetimse o yıkıntıların altında kalmıştır ne yazık ki!

Yıllar sonra döndüğümde, yanık talaş kokusunun ardına düşerek ulaştığım lavaş ekmeği (ki, acem ekmeği derdik o çağlarda) tandır fırınını bulmuştum.

Yukarı Mumcu’da, artık sokak olma özelliğini yitirmiş bir yolun ucunda, köhne bir yapıda son demlerini yaşayan fırının ustasıyla söze dururken; “bu çocukluğumun kokusu” demişim bir ara.

Hüzünle bakmıştık birbirimize.

5./ Sinema Düşüm

Az ötedeki caddeyi geçip, Lâlâ Paşa Camiî’sine doğru yürürken; şimdi genişçe bir meydana çevrilen alanın, Yakutiye Medresesi ile camiinin  tam ortasından geçen caddenin bir yanındaki Doğu Sineması kentimi simgeleyen mekânlardan biriydi.

1960’larda, çocukluğumuzun düş seyirlerine çıktığımız dört sinemanın (diğer üçü Güneş, Arı, Gürpınar) en etkileyicisi nedense buydu benim gözümde.

Orada, hep bir düş alaborasına tutulduğumu hissederdim.               

Kentimi unutur, dünyaya açılırdım. Öyle ki, sinema okuldan da etkileyici gelmiştir bana o yıllarda. Başlı başına bir okuldu.

6./ Bağlanma

Ne zaman ki ortaokula başlıyorum Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu’nda; okul, bir ânda hayatımda bambaşka bir anlama bürünüyor.

Gazi İlkokulu, Dumlupınar İlkokulu, Vali Hafız Paşa İlkokulu ve derken Tatbikat İlkokulu’nda sonlanan   ilkokul serüvenimde; Sait Cordan, ilk öğretmenim Ömer Bey (Gazi İlkokulu), kitaba ve yazıya beni bağlayan, dahası bu ilgimi keşfeden Leylâ Hanım (Vali Hafız Paşa İlkokulu), tarihe ve coğrafyaya yönelten Sadi Bey’den (Tatbikat İlkokulu)  sonra; ortaokulda resim öğretmenim Fuat İğdebeli’nin karşıma çıkması “yeni dünya”nın keşfiydi bana aslında.

Yan yana durduğumuz bu fotoğrafın çekildiği gün, ân, yer, zaman, mekân belleğimde hep durur. Lüpitel fotoğraf makinesi, okulun “iş salonu” dediğimiz resim atölyesi…

Sağdaki resim öğretmenim Fuat İğdebeli,  giyimi kuşamıyla da bizim için etkileyici bir simgeydi daha o yıllarda, ortaokul öğrencisiyken…

Otomatik olarak çekilen bu fotoğrafı, birazdan karanlık odada film banyosu sonrasında, agrandizör ışığında karta basacağız.

İğdebeli Hoca’yla yalnızca sanat eğitimi değil, yaşama eğitimi/öğretimine başlıyorduk. Oradaki ilk adımın bir yaşam boyu sürebileceğini; yazıya, resme, dahası sanata ve hayata bağlanma biçimlerini bu ilk adımlarla öğrenme yolculuğuna çıktığımızı bize sabırla anlatmaya, göstermeye çalışmıştı bu mekânda. Sanatın bir bağlanma biçimi olduğunu da o adımların sonrasında öğrenecektik artık.

7./ Çamurlu Sokak

Belleğimdeki ilk Erzurum imgesi bu sokakta başlar.

Annem; “nasıl hatırlarsın, üç yaşında bile yoktun,” dese de; çıkamadığım eşik, sokağın tozlu, çamurlu, buzlu zamanları ve evin uzun koridoru belleğimdeki ilk izlerdir.

Bir de, anneannemin Hemşinli akrabalarının kamyonları… Birkaç ev ötemizde, garaj gibi kullandıkları  bahçeleri, o garip aksanla konuşan neşeli insanlar… Kadınların rengarenk giysileri, bahçede yakılan odun ateşleri, pişirilen kavurmalar, kızılcık tutulan kazanlar…

Yukarı Mumcu Mahallesi’ne taşındığımız günlerde; Foto Spor’un objektifine bakıyoruz. Dayanamayıp elimdeki mandalinayı soymaya başladığımı anlatıyor annem. Karşı komşumuz Gemalmazlar; Erhan Abi, Mübeccel Abla, Zehra Yenge…o çocuk bakışın anılarında şimdi.

Demirciler Çarşısı ile buluşan bu sokağın ucunda, berisindeki evler; kilise, papazın evi, hanlar ise İstanbul dönüşü zamanlarımızın anılarındadır. Artık Yeğenağa Mahallesi’nde otursak da, akraba ziyaretleri sürmektedir buraya.

8./ Göçle Gelen…

Göçle gelen göçle gider…

Bu söz çok edilirdi kentimde. Ailemizin öyküsünde de “göç”/ “gitmek” hep vardı.

Trabzon’dan gelen babaannem…

Ankara’dan gelen baba tarafım, oraya da Kafkasya’dan göçmüş; ticaretle uğraşan, toprak sahibi olan bir aile…

Hemşinli anneannemgil…

Çok ötesine gidilemiyor.

Yalnızca tapu kayıtları, birkaç fotoğraf, sürdürülen meslekler, edinilen işler, birkaç eski Türkçe kitap…

Eğer aileniz ticaretle uğraşıyorsa çocuklarınız da bir biçimde okul eğitimine kavuşuyor. Ya da işinizi üstleniyor 19. yüzyıl Anadolusu’nda.

1950’lerin göç dalgası; köyden kente olduğu kadar, taşra kentlerinden de büyük kentlere göçü hızlandırır.

İlkgençlik çağında köyden kente gelen babam, evliliğinin ilk yıllarında da büyük kente göçmeye, hatta yurtdışına gitmeye eğilimlidir. Annemi zorla ikna eder, ama İstanbul’a kadar. Ötesini istemez annem.

1957’de İstanbul’dayızdır artık.

Çamurlu Sokak, Yukarı Mumcu geride kalmıştır; bir de Saray  Sineması.

9./ Gitmek İçin Dönmek!

Tuhaftır, dönüşümüzdense, daha çok İstanbul’a gidişimizi; babamın Haydarpaşa Garı’nda bizi fiyakalı haliyle karşılamasını hatırlarım. Takım elbiseli, kravatlı, biryantin saçlı, Clark Gable bıyıklı…

Dönüş zamanına, 1960’ın o ilk aylarına belleğimi kapamışım.

“27 Mayıs 1960 İhtilâli”, bir zaman sonra da “darbe” diyecektik buna, daha çok “Hayat” dergisindeki “Yassıada Duruşmaları” haberleriyle gelip girecekti çocukluk dünyama.

Ve biz, bir kişi daha çoğalmıştık o günlerde; kızkardeşim Birgül doğmuştu:

1961, ailemizin yeni üyesi, kızkardeşim Birgül bizi bu karede buluşturmuş: Babam ile annem ve dört kardeş bir arada.

Çünkü, ilkokula yeni başlayan ağabeyimle “okula gideceğim” diye tutturmuşum ihtimal, okumayı annemin çabasıyla sökmüş, ABC’yi yazmaya da başlamıştım.

Yeğenağa Mahallesi kısa bir süre bize ev sahipliği yapacak, ardından da Üç Kümbetler…

Ve Tatbikat İlkokulu’na başladığımda ise artık Tohum Islah İstasyonu’nun hemen karşısındaki kendi evimizdeyiz…

10./ Bahçe Kurmak

Çocukluğu bahçede ya da kalabalık bir ailede geçen birinin hem duygusal, hem de düşünsel yaşantısının zenginlikler içerdiğini düşünürüm. Yazma/yaratma eğiliminde bunların da ivmesi/izleri vardır.

Yerleşme, yer etme duygusundansa; sizi kurmaya /gitmeye/ düşlerinizin kanatlanacağı zamanı beklemeye hazırlar bahçe.

Bu fotoğrafta solda, okuma hevesindeki çocuk; abisiyle ilkokula gitmeye hazırlanmış.

İç huzuruyla birlikte huzursuzluğu da orada öğrenirsiniz. Toprağın ne yaman bir şey olduğunu da.

Babamın burada kurduğu bahçe Erzurum’la son bağımdır aslında. Bir tür “düşyatağı”… Sık sık dönülen, aidiyet duygusunu hatırlatan bir “cennet”!

İlk kitaplığımı burada kurdum…

İlk aşkımı burada yaşadım…

Duygu ve düşünce dünyam burada biçimlendi. Beni İstanbul’a bu kent hazırladı. Ama “Erzurum’da doğdum, İstanbul’da oldum” demek de yaban gelir bana…

Benzersiz yol arkadaşım, dostum Hüseyin’le (Haydar/Öztürk) hep burada buluşup söyleştik; okuyup yazdık.

Yıldırım (Derya) abiyle Handan (Yalçın) ablanın aşkına burada tanık oldum.

Lisedeki edebiyat öğretmenim Muhammet Alkaşi’nin yakınımızdaki evinde gece sohbetlerine buradan giderek katıldım.

Bu fotoğraf Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu’nun “tabut” adı verilen binasının önünde, resim öğretmenimiz Fuat İğdebeli’yle: Feridun Andaç, Hüseyin Haydar, İsmail Öztürk, Mehmet Katmer. (1968)

Her sabah okul yolum olan patikaya öğrenme arzusuyla  çıkışım hep buradan oldu.

Tatbikat İlkokulu’na, Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu’na, Erzurum Lisesi’ne, Atatürk Lisesi’ne hep buradan gittim.

Ve kentten ayrılığım da gene bu demiryoluyla, trenle, bahçemizin yanından geçerek oldu…

11./ Dönüşsüzlük Burcu

Bir daha dönmemek üzre terk ettim çocukluk yurdumu. Bir zaman sonra da “yitik cennet”ime dönüşecekti orası benim için.

Gitmeyi seçen acıyı da seçer.

Kuşkusuz şu an yola çıktığım yerde değilim. Kentim hem uzak bana hem de bir o kadar yakın. Yazarak oraya dönüyorum zaman zaman.

Yitik bir aşka dönüşen çocukluk yurduna kavuşmak isteyen var mıdır bilemem!Ama o aşkın içimde hep sürmesini istediğim için belki de dönüş yollarını bile isteye kendime kapadım.

Zaman zaman Râbia Hâtun’un şu dizeleriyle anarım Erzurum’u, “çocukluk cennetim”e dönememenin imkânsızlığını:

“Pâyin sadâsı, gelse de sen hiç gelmesen,

Men dinlesem kıyâmete dek, vuslat istemen!

 Bulsam izinle semtini, ol semte irmesem,

Aşsam zamânı hasretin encâmı gelmeden.”

                                                ***

Sanki gönlümde güzdür, artık Erzurum…

             ____

(*) Evrim Kaya: “Pasolini bir tür peygamberdi”/ Willem Dafoe Söyleşisi, Agos, 10 Ekim 2014

edebiyathaber.net (2 Ağustos 2022)

  • Taylan Özgür Köşker - 04/08/2022 - 10:21

    Okurken Erzurum,Palandöken dağları gözümün önüne geldi…cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r