
Sabri Safiye’nin Çiçek ve Kaplan Gözü adlı kitabı Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlandı. Yazarla kitabı üzerine konuştuk.
Söyleşi: Pınar Yılmaz
Çiçek ve Kaplan Gözü, Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan 5. çocuk romanınız. Romanın ana kahramanı Çiçek’in yolculuğu “davet edilmemek” gibi çok tanıdık bir çocukluk kırgınlığıyla başlıyor. Sizce bu hikâyenin tetikleyicisi dışlanmak mı yoksa görünmez hissetmek mi?
Çiçek’i tetikleyenin dışlanmak olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu dışlanma, açık bir ötelemeden çok yok sayma, dikkate almama, umursamama tonlarını içeriyor. Bu da bir bakıma görünmez kılınmaya benziyor. Ama görünmezlik bazen istediğiniz her ortamda fark edilmeden gezinebilmek gibi bir süper kahraman yeteneğine dönüşerek eğlenceli bile olabilir. Oysa dışlanmak her zaman acı verir. Çoğu topluluğun, kendine dahil ettiği kişilerin farklılıklarını, özgünlüklerini baskılama eğilimi vardır. Daha doğrusu onları adeta bir atomun elektronları gibi belirli yörüngelere sabitlemek ister. Eğer size biçilen bu rolü kabullenmezseniz kopup gitmek seçeneğiyle karşı karşıya kalırsınız. Ya da iç enerjinizi kullanarak kendi konumunuzu yenidenbelirleyebilir ve sonuçta topluluğun değişimine katkı sunabilirsiniz. Çiçek’in başına gelen tam da bu. Önce kopuyor, sonra kendindeki gücü keşfederek yeni ve farklı bir bağ kurmak üzere geri dönüyor.
Kaplan gözü taşını fiziksel bir güç simgesi olmaktan çok içsel bir dayanıklılık simgesi/sembolü olarak kurguluyorsunuz. Çocuklara cesareti “korkusuzluk” olarak değil de “korkuya rağmen harekete geçmek” olarak anlatmak sizde ne gibi bir anlam ifade ediyor/sizin için neden önemli?
Korku üzerine düşünmeye çoğu kez korkuyoruz. Oysa korku, canlı varlıkları milyonlarca yıl boyunca hayatta tutan önemli bir duygu. Düşünsenize, hiçbir şeyden korkmayan, dolayısıyla hiçbir tehlikeden sakınmayan canlılar nasıl bunca badireyi atlatıp hayatta kalarak soylarını sürdürebilirlerdi? Dolayısıyla korkmak ayıp veya kötü değil ama korku tarafından ele geçirilmek, eylemsiz kılınmak veya düşünebilme yetisini kaybetmek çok tehlikeli. Bu nedenle cesaret, yani korkusunu yönetebilmek, öğrenilebilen bir şey. Cesarete en çok, sanılanın tersine kavga ederken değil, insani ilişkiler kurarken ihtiyacımız var, özellikle büyüme döneminde daha kolay yaralanabilen çocuklar açısından. “Kaplan Gözü” taşından yapılma düğme, çekmece köşesinde unutulmuş eskilerden yadigâr bir nesneyken, Çiçek için içsel öğrenme sürecinin bir aracı haline geliyor, sembolleşiyor. Semboller, maddi olanla zihinsel olanı bağlayan, bir ayakları dışımızda, bir ayakları içimizde temellenen köprüler gibidir. Tüm insanlık deneyimini bize miras olarak aktaran yapılar şeklinde düşünebiliriz. Çiçek’in macerasına dikkatle bakarsak bu işlevi gören birçok sembolün varlığını fark edebiliriz. Çiçek için Kaplan Gözü hepsinin kilidini açan bir anahtar gibi.

“Balina avcısı” iki kaptanın aynı tekneyi yönetmeye çalışması ancak ortak karar almakta zorlanması bana bir yerlerden tanıdık geliyor. Yetişkin dünyası gibi… Bu iki karakteri kurgularken biz yetişkinlerin dünyasına dair nasıl bir eleştiri sunmak istediniz….
Doğru, gerçekten tanıdık 🙂 Yetişkinler olarak sık sık içine düştüğümüz bir durumu betimliyor. Bizim kaptanlar bir zamanlar balina avcısı olmak hedefiyle yola çıkmışlar ama yaptıkları önemli bir hata onları önce birbirlerine düşürmüş,sonra da gerçeği kabul etmeye cesaret edemedikleri için etkisiz seyirciler haline getirmiş. İki kaptanın didişmesi,sürekli kendi kendisiyle kavga eden, bu nedenle bir türlü esas meseleye gelemeyen bir iç ses adeta. Bir hedef uğruna yola çıktığımızda, bazen hedefe o derece kilitleniyoruz ki, yolculuğun gerektirdiği tüm esnekliği ve içgörüyü yitirebiliyoruz. Atmış olduğumuz yanlış bir adımı, sapmayıveya yük oluşturan bir bağı sorgulama ve düzeltme yeteneğimizi kaybedebiliyoruz. Yanlışlarımızla yüzleşmek yerine, bitmek tükenmek bilmeyen faydasız tartışmalar, bahaneler, kandırmacalar içine batmış, sürüklenip giderhalde buluyoruz kendimizi, tıpkı kitaptaki kaptanlar gibi. İşte yine cesarete ihtiyacımız olan en önemli durumlardan biri bu. Bu sefer cesaret, dışarıdan nasıl algılandığımız veya algılanmak istediğimizle ilgili korkularımızla baş edebilmekve tekrar irademizi etkin kılabilmek için gerekli. Çiçek bu hamleyi yapabildiği anda, herkesi özgürleştiren ve hedefi tekrardan tanımlayan hakiki bir adım atmış oluyor. Böylece,anlamını yitirmiş tüketici bir yolculuğa yeni bir anlam ve menzil kazandırıyor.
Doktor, klasik bir yardımcı karakter değil hem mesafeli hem de sezgisel. Sizce Doktor, Çiçek’in gölgesini mi yoksa bilinçaltının sesi olarak mı karşımıza çıkıyor?
Doktor gerçek bir eşlikçi, aslında bütün kediler gibi. Kedilerde bize ilham veren bir şey var. Tarif etmesi zor. Bağımsızlık, esneklik, denge ve sezgi diyebilirim. Doktor her fırsatta bunları öğütleyen bilmiş bir kişilik değil ama kendi varlığıyla sürekli Çiçek’e bunları hatırlatıyor. Hatırlatıyor diyorum, çünkü bence hepimizin içinde bilinçöncesi yaban bir nüve, “kedi olmayan bir kedi” var, özellikle de çocuklarda. İnsan olmanın bedeli olarak bu parçamızı unutulmaya terk ediyoruz, sonra da hayatla başa çıkabilmek için tekrar tekrar peşinden koşuyoruz. Belki de bu nedenle her kedi birer doktordur? Kedileri seviyorum.
Fırtına ve sel, romanda yalnızca doğa olayı değil; Çiçek’in bastırdığı duyguların dışavurumu gibi. Hava durumunu bir ruh hâline dönüştürme fikri nasıl ortaya çıktı?
Fikir elbette bana ait değil, hatta belki de kimseye ait değil. Bunu gündelik hayatta sürekli yapıyoruz. Birçok sanatçı, yazar, ressam ve yönetmen bu metaforik bağlantıyı ustalıklakullanıyor. Güneşli bir gün, bulutsuz bir gökyüzü, karanlık fırtına bulutları, sakin veya şiddetli yağmur, hırçın rüzgâr vs. Ben bu metaforun kalıplarını biraz sorgulamaya açtımdiyebilirim. Genellikle fırtına her şeyi altüst eden, istenmeyen kontrolsüz bir karmaşa durumudur. Oysa Çiçek, fırtınayı adeta çağırıyor, arzuluyor, çünkü normal koşullarda başa çıkamadığı her şeyin altüst olmasına ihtiyacı var.Kısacası, fırtına ve peşinden gelen su baskını çözüme dönükolumlu bir anlam yükleniyor. Benzer şekilde bulutsuz masmavi bir gökyüzü ve son derece dingin bir deniz, insanın iç huzurunu betimlemek için kullanılır. Çiçek bu lekesizliği ve kıpırtısızlığı, aşılması, geride bırakılması gereken bir durum gibi algılıyor. Çünkü gökyüzündeki bulut, tıpkı iç dünyamızda belirip çözüm bekleyen sorunlar gibi, yaşadığımızın hakiki bir kanıtıdır. Çünkü hayat devinimdir ve çevrimler halinde akar; sonsuz huzurla, durağanlıkla bağdaşmaz.
Romanlarınızda hayvanların konuşması oldukça dikkatimi çeken bir detay. Bu sevimli dostlarımızın hemen hemen her romanda dile gelmesinin özel sebeplerini merak ediyorum.
Doğrusunu isterseniz, yazdıklarımda sadece hayvanlar değil,eşyalar (Dağınık Oda), mantarlar ve ağaçlar da (Büyük Uyku) dile geliyorlar veya bizimle iletişim kuruyorlar. Galiba onlar adına konuşmak yerine, onların durduğu yerden dünyanın nasıl göründüğünü hayal etmeyi tercih ediyorum. Bu sayede, sürekli insanın göz hizasından anlatılanlara, yeni bir perspektif, bir boyut kazandırmaya çalışıyorum. Elbette sonuçta yine onlar adına konuşulmuş oluyor ama bu empati denemesi, geleceğin yetişkinleri olacak çocuklar için önemlidir bence. Kurgusal olarak da olsa, bakış açısını kendimizin ya da insan merkezinin dışına kaydırmak, diğer insanlarla ve insan olmayanlarla ilişkilenme tarzımıza olumlu katkı sağlar, bu da bize daha iyi bir dünyada yaşamak için umut ve imkân verir diye düşünüyorum.















