
Modern edebiyat, çoğu zaman hayatın gürültüsünü değil, o gürültü dindiğinde geriye kalan sağır edici sessizliği konu alır. Özge Lena, Can Yayınları etiketiyle okura ulaşan “Otopsi” adlı kitabında, bu sessizliği bir teşrih masasına (otopsi mamasına) yatırıyor. Eser, isminin vaat ettiği o soğuk, mesafeli ve klinik bakış açısını, edebiyatın en lirik ve vurucu haliyle birleştirerek okuru kendi iç dünyasında bir otopsiye davet ediyor. Bu kitap, sadece bir edebi eser değil; bitmiş aşkların, kaybedilmiş çocuklukların ve sessizliğe gömülmüş travmaların birer kadavra gibi incelendiği edebi bir rapor niteliğindedir.
Eksikliğin Ontolojisi: “Yokluk” Nasıl İncelenir?
Lena’nın Otopsi adını taşıyan eserinde ana tema “varlık” değil, “yokluk”tur. Ancak bu yokluk, sıradan bir boşluk değildir; aksine, varlığın kendisinden daha somut, daha ağır ve daha belirleyicidir. Yazar, nesnelerin ve mekânların dilini kullanarak insanın içsel parçalanmışlığını tarif ederken şu sarsıcı tespiti yapar:
“Bazı şeyler sadece yok olduklarında tamamlanırlar. Eksikliğin yarattığı o devasa boşluk, varlığın kendisinden daha somuttur artık. Gidenin bıraktığı iz, kalan her şeyin toplamından daha ağır gelir.”
Bu satırlar, kitabın temel felsefesini oluşturur. Lena, karakterlerini genellikle geçmişin hayaletleriyle boğuşan, bugüne ancak “mış gibi yaparak” tutunabilen dilsiz figürler arasından seçer. Her satır bir kaybın ardından tutulan yasın değil, o yasın kemikleşmiş halinin bir incelemesidir.
Dilin Neşteri ve Estetik Mesafe
Lena’nın yazınsal dehası, acıyı dramatize etmeden, hatta neredeyse duygusuz bir cerrah titizliğiyle sunmasında yatar. Okur, hikâyenin içine girdiğinde bir duygu seline kapılmaz; aksine, buz gibi bir gerçekliğin içine çekilir. Bu “estetik mesafe”, okurun acıya dışarıdan bakmasını değil, o acının içindeki teknik hatayı bulmasını sağlar. Metnin derinliklerinde geçen şu ifade, yazarın üslubuna dair güçlü bir ipucu verir:
“Anlatılamayan her şey, göğüs kafesinde biriken o dilsiz tortu, zamanla bir kemik yığınına dönüşür. Biz buna yaşamak deriz; oysa bu sadece eskiyen bir bedenin içindeki çürümenin sessizce izlenmesidir.”
Burada “Otopsi” eylemi sadece fiziksel bir inceleme değil, dilsel bir eylemdir. Lena, dili bir neşter gibi kullanarak saklanan, gizlenen ve üstü örtülen her şeyi açığa çıkarır. Cümleleri kısa, keskin ve hedefe yöneliktir.
Mekânın Hafızası ve Nesnelerin Şahitliği
Kitaptaki öykülerde odalar, aynalar, eski fotoğraflar ve tozlu raflar sadece birer fon değildir; her biri karakterlerin ruhsal yarılmalarının birer şahididir. Mekân, hafızanın vücut bulmuş halidir. Lena, bir karakterin iç dünyasındaki karmaşayı anlatmak yerine, o karakterin oturduğu koltuğun aşınmış kumaşından bahsetmeyi seçer. Çünkü o aşınma, yaşanan tüm hayal kırıklıklarının en net özetidir.
“Sessizlik, sesin yokluğu değil; söylenmesi imkânsız olanın gürültüsüdür. Odadaki her eşya, o gürültüyü emmiş birer sünger gibi ağırlaşmıştır.”
Bu yaklaşım, Lena’yı modern öykücülüğün en yetkin isimlerinden biri yapar. O, okura ne hissetmesi gerektiğini söylemez; sadece “bakması” gereken yeri gösterir.
Belleğin Labirentinde Parçalanan Zaman
”Otopsi”de zaman doğrusal değildir. Hatırlanan bir an, bugünü felç edebilir. Yazar, hafızanın ne kadar güvenilmez bir sığınak olduğunu her öyküde yeniden kanıtlar. Karakterler, hatırladıkları şeyi aslında olduğu gibi değil, olmasını istedikleri veya korktukları gibi yeniden kurgularlar. Ancak Lena’nın otopsi masası, bu kurgusal örtüleri kaldırır ve gerçeğin o çıplak, çiğ halini ortaya serer.
“Hatırlamak, ölü bir dokuyu yeniden canlandırmaya çalışmak değil, onun neden öldüğünü anlamak için her parçayı tek tek koparmaktır.”
Kendi Kadavrasıyla Yüzleşen Okur
Özge Lena, “Otopsi” ile Türk edebiyatında melankoliyi bir süs olmaktan çıkarıp bir hakikat arayışına dönüştürüyor. Can Yayınları’nın özenli baskısıyla okura sunulan bu eser, sadece edebi bir metin değil, aynı zamanda modern insanın kendine yabancılaşmasının tarihidir. Kitap bittiğinde okurda bir ferahlama değil, bir farkındalık sancısı başlar.
Lena’nın dünyası, tozpembe hayallerin değil, gerçeğin gri tonlarının dünyasıdır. “Otopsi”, okuru bir gözlemci koltuğundan alıp eline neşter vererek kendi hayatının dokularını incelemeye zorlayan sarsıcı bir eserdir. Eğer hayatın size sunduğu o parlak ambalajların altındaki asıl yapıyı merak ediyorsanız, bu kitabın dondurucu ama uyandırıcı soğukluğuna kendinizi bırakmalısınız.

















