Masthead header

Romandan müze olurmuş | Metin Celâl

Masumiyet Müzesi bir romandan esinlenerek kurulan ilk müze. Bir romanın müzesi olarak dünyada tek. Cümleyi nasıl kurarsak kuralım farklı bir şeyle karşı karşıya olduğumuz belli. Çukurcuma Caddesi’ni dolduran antikacılar arasından yürürken bunu düşünüyorum. Masumiyet Müzesi açılalı 10 yıl olmuş.  Onuncu yıl koleksiyona katılan altı yeni kutu ile kutlanacak. Orhan Pamuk da bu altı kutunun öyküsünü basın mensuplarına anlatacak. Program bu.

Öğle saatleri, oldukça sıcak bir eylül günü. Hafta içi olmasına rağmen müzenin girişi oldukça hareketli. Önce bu kalabalığın basın toplantısı için geldiklerini düşünüyorum ama gişeye yöneldiklerini görünce ziyaretçi olduklarını anlıyorum. Biraz erken gelmişim, yerli, yabancı, çoğunluğu gençlerden oluşan müze ziyaretçileri ile müzenin katları arasında dolaşıyorum. On yıl içinde 3-4 kez gezmişimdir müzeyi. Her defasında farklı duygular uyandırdı. İlkinde kuşkusuz romanla bağlarını anlamaya çalışmıştım, sonrasında müze değil bir sanat eseri, bir enstalasyon olduğunu düşünmüş ve yazmıştım. Bu kez başlı başına bir varlık olarak görünüyor gözüme. Füsun’un Kemal’in romanlaşan kırık aşklarının görselleşmiş, nesneleşmiş haliyken artık farklı bir olgu halini almış. Romanı hiç bilmeden müzeyi gezebilir, baktığınız vitrinlerden, incelediğiniz kutulardan kendi yorumunuzla bir öykü çıkarabilirsiniz.

Tabii bir başka boyut da vitrinlerde, kutularda romandan bölümleri anımsatmak için gerçekleştirilen enstalasyonlardaki eşya ve görsel malzemenin değeri. Sinema biletlerinden kibritlere, likör şişelerinden kapı kulplarına, minik biblolardan fotoğraflara uzanan, binlerce eşyadan oluşan bir koleksiyon sergileniyor. Çoğu hayatımızdan çıkan, tarih olan, bir süre sonra da antika değeri olan, koleksiyonlarda bulunması gereken nesneler, tarihi görseller, fotoğraflar, kitap, dergi, gazete kupürü, afiş, duyuru gibi basılı malzeme ile birlikte sunuluyor. Bu nesneler ve görsel malzemelerle Füsun ve Kemal’in öykülerini izini sürerken 50’lerin, 60’ların, 70’lerin İstanbul’unun yaşamına şahit oluyorsunuz. Mekan farklı bir nitelik kazanıyor, şehir müzesine dönüşüyor. Ziyaretçilerin bir bölümünün, özellikle gençlerin bu gözle baktıklarını düşünüyorum. Çünkü o tarihlerde çoğu doğmamış bile. 60’ları 70’leri yaşamış olan ziyaretçiler içinse müze hoş bir anımsama vesilesi oluyor.  

Orhan Pamuk toplantının başlamasından on dakika önce geliyor, tam saatinde yerini alıyor. Müzenin kuruluş öyküsünden söz ettikten sonra rakamlara geliyor, sayılarla on yılda müzenin nasıl bir değişim gösterdiğini anlatıyor. Masumiyet Müzesi açıldığı günden bu yana 280 bin müzesever tarafından ziyaret edilmiş. On yılda 280 bin ziyaretçi bu kadar küçük ve konu olarak çok sınırlı bir müze için çok büyük bir sayı. Üstelik on yılın 1,5 yılında salgın nedeniyle kapalıymış müze.

Romanın elli dilde yayınlandığı, sadece Türkçede 500 bine yakın okura ulaştığı düşünülürse bu sayı normal gibi görülebilir. Oysa Orhan Pamuk, ziyaretçilerin yüzde seksenden fazlasının roman okuru olmadığını söylüyor. Bilindiği gibi romanın içinde müzeye ücretsiz girebileceğiniz bir bilet bulunuyor. 500 bine varan okurdan sadece 36 bini bu bileti kullanmış ki bunlardan bir bölümünün müze dükkanından kitap satın alarak ücretsiz bilete sahip oldukları biliniyor. Bu veriler de benim toplantı öncesi müzeyi gezerken düşündüklerimi doğruluyor. Masumiyet Müzesi onuncu yılında kurulmasına neden olan romandan bağımsızlaşmış, kendi başına bir varlık, değer halini almış.    

Rakamları bilmesek bile 2014 yılında “Yılın Avrupa Müzesi” ödülünü kazanan müzenin gelişimi gerçekten de bir başarı öyküsü. Orhan Pamuk’un sözünü ettiği gibi Masumiyet Müzesi artık İstanbul’da görülmesi gereken yerler, en önemli müzeler listelerinde üst sıralarda. Müzenin yarattığı çekimin de etkisiyle Çukurcuma’nın yaşadığı değişim, antikacılar, kafelerle dolu, turistlerin ilgisini çeken bir merkez halini almış olması da bir başka gerçek. Müzenin ziyaretçilerinin yüzde 40’ı “yabancı”. Bu iyi bir oran ama yerli yüzde 60 ziyaretçi oranı çok daha dikkat çekici bence.

Romanı okuyup müzeye gelenlerin oranı az, peki müzeyi gezip romanı okuyanlar var mı? Orhan Pamuk romandan habersiz olarak gelen yerli ya da yabancı ziyaretçilerin müzeyi gezdikten sonra kitabı okuyup okumadıklarını merak ettiğini anlatıyor. Herkes olmasa da büyük çoğunluğun müzesi olan bir romanı okumak isteyeceklerini düşünüyorum.

Masumiyet Müzesi geçen on yılda kendi kendine yeten, sponsorluk alma ihtiyacı duymayan, yeni projeler üreten bir müze halini almış. Orhan Pamuk Çin için üretilen replikalardan, bu kutuların Çin’de on şehir, on müzede sergilendikten sonra bir mekânda kalıcı olacaklarından söz ediyor. Müzeyi dünyaya yayacak bu tür başka projeler de olduğunu söylüyor.  

Orhan Pamuk müzeyi açarken bazı vitrinlerin perdeyle kapalı yani açılmamış olduğunu anımsatıyor. İşte o tamamlanmamış kutulardan altısı Orhan Pamuk ve tasarımcı arkadaşları kitabın ilgili bölümlerinden esinlenerek sergilemeye açılmış. Yaklaşık beş ay süren bir çalışmanın ürünü olan kutular, kitabın 33, 61, 62, 75, 76, 77 nolu bölümlerini ifade ediyormuş. 

Basın toplantısının ardından Orhan Pamuk tek tek yeni vitrinleri gösteriyor ve öykülerini anlatıyor. Her ayrıntısını özenle yarattığı müzeyi anlatmaktan çok hoşlandığı belli. Ziyaretçileri engellemesek daha da anlatacak gibi.

Müzeler yeni sergiler, koleksiyonlara katılan eserlerle yaşayan yerlerdir. Roman kapsamında yapmak istediği ve müzede kutularda sunulacak iki kısa film çekmek istediğini de söylüyor. Yani Masumiyet Müzesi gelecek yıllarda yeniden ziyaret etmemizi gerektirecek yeniliklere de gebe. Nice on yıllara!

Müzeye katılan Altı Kutuda neler sergileniyor?

“Kaba Oyalanmalar” başlığını taşıyan 33. kutuda kitapta da bahsi geçen Gérard de Nerval’in “Aurelia” romanı ile fabrika fotoğrafları, sigara paketi ve rakı kadehleri gibi kitaptaki iş yemeğini tasvir eden bölüme atıfta bulunan eşyalar sergileniyor. 

“Bakmak” isimli 61. kutunun içeriğini bakma, bakışma eylemi belirliyor. Yeşilçam filmlerinin göz süzme sahnelerinden karelerle oluşturulan video çalışması ve Orhan Pamuk’un aynı temalı Osmanlı minyatürlerinden esinlenerek çizdiği kadın portreleri bu vitrinin temel eşyaları. Kutuların büyük bir çoğunluğunda bir leitmotiv olarak görebildiğimiz yemek masası, izleyiciyi bir ailenin sıradan bir akşam yemeği sofrasına davet ediyor. 

“Vakit Geçsin Diye” isimli 62. Kutuda kısa süre önce vefat eden ve 1970’lerde TRT’nin ünlü haber spikeri Aytaç Kardüz’ün görüntüsü yer alıyor. Kemal’in Füsun’un aile evinde geçirdiği zamandan ilham alan kutuda Füsun’un yaptığı bir güvercin resmi de sergileniyor.

75. Kutu “İnci Pastanesi” Füsun ile Kemal’in hayatlarının bir sonraki dönemini planlayacakları buluşmanın adresi. İnci Pastanesi’nin atmosferi, Füsun’un annesi için aldığı düğmeler, 9 Nisan 1984’ü gösteren takvim yaprağı ve damalı güneş gözlüğü, pastanenin yıllar boyunca aynı kalan havasına; siyah beyaz ve pastel renklerine gönderme yapıyor.

“Beyoğlu Sinemaları” adını taşıyan 76. kutuda dönemin Yeşilçam filmlerinin afişleri birer kartpostal şeklinde dizilmiş. Kemal ve Füsun ise bu sırada kutuda görebileceğimiz bavul, pasaport ve “Otomobille Avrupa” adlı kitap üzerinden hayal ettikleri Avrupa seyahatine hazırlanıyorlar. 

“Büyük Semiramis Hoteli” isimli 77. kutu adını Joseph Cornell’in aynı adlı eserinden ilham almış. Kutuda çiftin Avrupa’ya yolculuklarından önce konakladıkları oteldeki yemekte taktıkları nişan yüzükleri, seyahat haritası, Edirne’ye yaklaşırken kahramanlarımızın gördükleri ay çiçeği tarlalarının Orhan Pamuk tarafından yapılmış bir suluboya resmi yer alıyor. 

edebiyathaber.net (11 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r