
İrem Üreten’in Bilgi Yayınevi’nden çıkan Saat Yönünün Tersine kitabı öykücülükte estetik ile anlatının iç içe geçtiği örneklerden biri. Metinler, okuru yalnızca bir hikâyenin içine değil, kelimelerle kurulmuş bir deneyimin içine çekiyor. Sekiz öyküden oluşan kitapta, yedi sanat dalından eserler aracılığıyla okurun iç dünyasına açılacak kapılar aralanıyor. Sadelik içinde derin duygulara tanıklık ederken, sözcüklerle kurulan atmosferin içinde bazen bir ziyaretçi, bazen de bu duyguların öznesi oluyoruz. Üreten’in dünyasında sanat nesneleri bir arka plan olmaktan çıkıyor, öykülerin sesine karışıyor. Duvarlar, tablolar ve gündelik yaşam alanları, karakterlerin hafızasına dokunuyor, duygularına eşlik ediyor. Böylece metinler, zihnimizde hem görsel hem de duygusal izler bırakıyor. Günümüz ile sanat tarihinin katmanları birbirine değerek ilerliyor; barok dönemden empresyonizme uzanan izler, bugünün daralan hayatlarına sızıyor.
“Hayattaki varoluşunun en belirgin, en güçlü olduğu saniyeler, ondan kopmaya en yakın olduğu an aynı zamanda.”
– Saat Yönünün Tersine, Filmin Sonu – İrem Üreten
Üreten’in metinlerinde sanat, geçmişte kalmış bir estetik değil, şimdiye temas eden canlı bir karşılaşma. İnsanı genişleten, başka ihtimaller hatırlatan bir alan. Sıkışma öyküsü bu karşılaşmanın çarpıcı örneklerinden biri. Öyküde anılan ve geçtiğimiz günlerde Orsay Müzesi’nde de sergilenen Le Déjeuner des canotiers, Üreten’in anlatımıyla yalnızca 19. yüzyılın ışıklı ve kaygısız anlarını değil, bakışın yön değiştirdiği kırılgan eşiklerimizi anımsatıyor. Auguste Renoir’nın neşeli kalabalığı, bir sahneden fazlasına dönüşüyor. Kaçma isteğinin, başka bir hayata duyulan özlemin ince titreşimine evriliyor.
Tablo, artık dışarıdan izlenen bir görüntü olmuyor; öyküdeki kadının zihninde açılan bir sığınak, sessiz bir kaçış hattı oluyor. Tablodaki kolektif hazza inat, evin içinde, söylenemeyenlerin ağırlığı, ertelenmiş duygular ve daralan bir hayatı okuyoruz. Renoir’nın resmindeki akış ile öykünün içindeki duraksama yan yana geldiğinde, karşıtlık keskinleşiyor. Biri hareketin, diğeri tıkanmanın sahnesi oluyor. Öykülerde sanatın işlenişi her açıdan çarpıcı; sanatın zamana direnen gücü görünürlük kazanadursun, insanın bir sanat eserine bakarken başka bir dünyaya sığınma arzusunun yoğunluğunu da derinden duyumsuyoruz.

“Gök kubbeyi suya gömmüş, karnında taşıdığı yeryüzünü göğe çevirmiş halde. ‘Artık sonsuz,’ diye fısıldadı Ada, ‘zaman sonsuz.’”
– Saat Yönünün Tersine, Sagittarius – İrem Üreten
İrem Üreten’in öykülerinde bellek, yalnızlık, kadınlık halleri ve insan ilişkileri gibi unsurlar gündelik yaşamın sıradan anlarına sızarak edebi anlatıyı derinleştiriyor. Yapayalnızlıktan anneliğe, geçmişle yüzleşmeden köklenme arayışına uzanan temalar, karakterlerin perspektifinden işleniyor. Üreten’in dili yalın ama katmanlı; her öyküde okuru hem tanıdık hem de rahatsız edici bir gerçeklikle karşı karşıya bırakıyor.
Bu yönüyle metinler, günümüz insanının varoluşsal sorgulamalarına güçlü bir ayna tutuyor. Filmin Sonu adlı öyküdeki hafif polisiye atmosferin yarattığı gerilim katmanı dikkatimizi diri tutarken, Oyun adlı öyküdeki tenis maçı karakterlerin iç çatışmalarını ve duygusal gerilimlerini doğrudan gözler önüne seriyor. Böylece gerçeklik duygumuz öyküler boyunca kaybolmuyor.
Saat Yönünün Tersine, içinde barındırdığı pek çok kültürel öge ile yazarın gözlem gücünün bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Kurduğu atmosfer, karakter derinliği ve anlatım gücüyle dikkat çeken İrem Üreten, çağdaş Türk öykücülüğünde kendine sağlam bir yer açtı. Varlık ile yokluk, hatırlamak ile unutmak, direnmek ile kırılmak arasındaki ince çizgide yürüyen karakterlerin hikâyelerinde ilerlemeye ve belleklerimizle yüzleşmeye davetliyiz.
















