Oysa Duymak!  | Havanur Taflan

Mart 2, 2026

Oysa Duymak!  | Havanur Taflan

Anlatı, insanın kendini zamana bağlama biçimidir. Başına gelenleri bir sıraya koyarak, onları anlamlı bir bütün hâline getirme çabası. Bu yüzden hikâye anlatmak yalnızca estetik bir edim değil; varoluşsal bir zorunluluk. Ama ne yazık ki bugün günümüz insanının başına gelenleri bir hikâyeye dönüştürecek ne zamanı ne dili ne de muhatabı var. Anlatının olmadığı, işlevsel bir akışa indirgenmiş bir yaşamda zamanın dişlisi olarak salınıp duruyor o. Giderek de bir figüre dönüşüyor. Figür sahnede ama özne değil artık. Hayatının içinde yer alıyor almasına da ona yön veremiyor bir türlü. Roller başkaları tarafından dağıtılmış çünkü. İyi yaşamın ne olduğu, başarının nasıl tanımlanacağı, mutluluğun hangi biçimi alacağı önceden belirlenmiş durumda. Rolünü başkasından aldığı için de hikâyesini başkasına yazdırıyor. Oysa hayat duyulmayı bekleyen hikâyelerden ibaret değil miydi?

   Byung-Chul Han’ın dediği gibi anlatı zamanı insanileştirir, ona yön verir. Oysa şimdi anlatısız kalan zamanda günler ilerlemiyor sadece akıp gidiyor. Bugünün krizi hikâye azlığı değil sadece. Anlam eksikliğinden mustaribiz artık. Çünkü modern insan artık hikâye anlatan değil, performans gösteren bir özneye dönüştü. Hayat projeye, insan ise girişimciye indirgenmiş durumda. Bu yüzden de hayatta kalabilmek için sürekli üretmek, geliştirmek, optimize etmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Han’ın da belirttiği gibi, artık dışsal bir buyruğa itaat eden değil; kendi kendini sürekli aşmaya zorlayan, yaşamını bir projeye dönüştüren ve bu yüzden durup anlatı kuracak süreyi kendine tanımayan bir öznesiyiz.

  Tam da bu anlatısızlığı işliyor Dag Solstad Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimiadlı kitabında. Hikâyenin kahramanı Arne Gunnar Larsenbir mimar. Solstad’ın diğer romanlarındaki kahramanları gibi onun da hayatında büyük trajediler yok. Karısından ayrılmış yalnız bir hayat yaşayan ekonomik durumu iyi olan bir adam. İşe gidip geliyor, günleri birbirini tekrar ediyor. Alışkanlığa dönüşmüş yaşamda sadece bir figür. Hayatı izliyor ama yaşamıyor. Sadece başkalarının hayatına bakarak oyalanıyor. Tam bir modern burjuva yalnızlığı onunki… Bu yüzden olsa gerek Solstad, şehir, hız ve yabancılaşmayı bilinçli olarak askıya alıyor hikâyesinde. Betonun, gürültünün, mekanik tekrarların dışına çıkarıyor kahramanını. Kendisinin tasarladığı bir doğayla iç içe ortak alanların olduğu, yan yana gelmeyi mümkün kılan uydu kente taşınıyor Larsen. Ama sonuç değişmiyor onun için. Yine yalnız ve hikâyesiz…“Zira AG, “insanlığa yaraşır bir yer” olacağını hayal ettiği bu uydu kenti bir zamanlar meslektaşlarıyla birlikte tasarlamıştır. Fakat oraya gittikten bir süre sonra insanların kendi dairelerinde yapayalnız olduklarını, birbirleriyle iletişim kurmadıklarını, kolektif bir yaşamdan ısrarla kaçıp “kasvetli bir gündelik gerçeklik”e teslim olduklarını tespit eder.” 

  Solstad’a göre sorun koşullarda değil zaten. İnsanın ilişki kurma biçiminde. Anlatı kaybolduğunda, en ideal mekân bile insanları bir araya getiremiyor çünkü. Hayata dâhil olmayan izleyici insanın trajedisi bu. Her şey iyi bir yaşam için tasarlanmış olsa da birbirlerine anlatacak hikâyeleri olmayan insanların yalnızlığı ve duyarsızlığı…

  “Büyülenmiş gibiydi. İşte oradaydılar, orada içeridekileri, ışıl ışıl pencerelerin gerisindekileri, tam karşısındaki apartman dairelerinde yaşayan insanları gözlemleyebiliyordu. Hayat burada yaşanıyordu işte. Mümkün bir hayat. Ah, ne kadar da özlem duyuyordu arkadaşlığa!”

  Yalnızlık duygusuyla başa çıkamayacak noktaya geldiğinde karşı komşusu Bjorn-Ylva Johnsen çiftiyle arkadaşlık kurmayı başarıyor Larsen.Haftada iki üç akşam, Johnsen ve karısı Ylva ile altı yaşındaki oğulları Erik’ten oluşan bu aileye misafirliğe gidiyor. Akşamları bir araya geldiklerinde yaptıkları tek eylem ise kiralık video kasetlerini ileri geri sararak izlemek. Bu sahneler, modern insanın trajedisini gözler önüne seriyor. Karşılıklı oturup, birbirlerinin sesini duymak yerine ekranın mekanik ışıltısına maruz kalmayı tercih eden insanların. Görüntüler akıyor, kasetler sürekli başa sarılıyor.  Onlar için hayat, üzerine konuşulacak bir deneyim değil, sadece ‘bakılan’ bir nesne sadece. Belki de korktukları sorumluluk almak… Ötekinin hikâyesine dâhil olmak sorumluluk almayı ve en nihayetinde değişmeyi gerektirir çünkü.

 Larsen komşusunun karısı Ylva’ya karşı bir şeyler hissetmeye başladığında ise olaylar saçma sapan bir hal alıyor. “Etkisi mevcudiyetinden geliyordu. O bir nesneydi; Bjørn’ün ömrü boyunca yakınında bulunduğu o belirsiz, çeşitli şekillerde anlaşılabilen nesne. Arne Gunnar Larsen’a karşı kadınlığını hiçbir şekilde ön plana çıkarmamıştı, tam tersine sıradan bir ev hanımı kimliği sergiliyordu. Yine de kaçınılmaz bir şekilde AG’yi etkilemekteydi. Sadece mevcudiyetiyle bile. Süslü kız. Günlük yaşamda bile makyajlı, frapan giysili.” Bjorn, karısının yeni sevgilisinin kim olduğunu öğrenmeye çalışırken onu öldürüyor. Cesedi de Larsen’le birlikte ortadan kaldırıyor. Olayın en ilginç yanı Larsen’ın bu cinayetteki rolünü hiç sorgulamaması. Larsen’in trajedisi yaptığı şeyin ahlaki ağırlığını taşıyacak iç anlatıya sahip olmaması. Anlatı olmayınca sorumluluk da bulanıklaşıyor. Bu yüzden de onun için varoluşsal bir krize dönüşmüyor hiç. Zaten anlatıya sahip olmayan performans öznesi suçlu olamaz ki. O yalnızca yetersiz olabilir.

  Sadece karakterler değil, hikâyesiz hayatları anlatmanın imkânsızlığıyla yüzleşen anlatıcı da zorlanıyor romanda. Solstad’ın derdi yalnızlığı anlatmak değil; anlatı yitimini görünür kılmak. Olmayan bir yaşam anlatılamaz ki zaten.

  İnsanoğlu hep uzun yaşamın yollarını aramıştır tarih boyunca. Ama günümüz modern insanı… Uzun hikâyelerin ardına takılmayı zamanı “harcamak” sayıyor. Şehrazat’ın hikâyesini biliyorsunuz hepiniz sanırım. Şehrazat hikâye anlattıkça hayatta kalacağının farkındaydı. Onun anlatıyla geçen geceleri uzadıkça hayatı uzuyordu. Ya biz? Yaşamı mümkün kılan anlatıyı ihmal ettiğimiz için sadece günleri tüketiyoruz. Anlatısını yitirmiş bir yaşam, gerçekten yaşam mıdır peki?

  Evet, Şehrazat’ın karşısında öldürmeye muktedir ama dinleyen bir sultan vardı.
Ama Ylva’nın karşısında kimse yoktu. Pencerenin arkasında yalnızca bir bakış vardı. Larsen baktı. Ama duymadı.

    Oysa duymak, insanı değiştiren bir şey değil miydi? 

 Ylva bir hikâye olamadı.
 Larsen bir hikâye kuramadı.

Peki ya bizler? Bugün hikâyelerimizi yaratabiliyor muyuz? Ama asıl önemlisi dinleyebiliyor muyuz hikâyeleri?

 Çünkü Şehrazat hâlâ anlatıyor. Ama biz dinlemiyoruz.

Kaynak:

Dag Solstad, Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi, ev. Banu Gürsaler Syvertsen, Yapı Kredi Yayınları

www.edebiyathaber.net/hepimiz-tuketici-sigirlar-olduk-havanur-taflan/

Yorum yapın