
“İster Türk, ister Rum olsun, ezilen, acıyı çeken hep halktır.”
Ahmet Yorulmaz / Savaşın Çocukları
Ayvalık’ta sabah, zeytin yaprakları arasından sızan ışıkla başlardı. Deniz gökyüzünün rengini ödünç alır; bazen açık mavi, bazen gri, bazen de derin bir laciverte dönüşür.
Rıza, evin kapısını kapatmak için kapının tokmağına uzandığında avucunda soğukluk hissetti. Metale değdiğinden değildi ama bu, hafızanın dokunuşuydu. Dedesi:
“Evler de hafızaya sahiptir,” derdi.
Kapının tokmağı, sanki anıların ağırlığıyla donmuştu. Girit’ten geldiklerinde, Rumlardan boşalan bu eve yerleşmek, onlar için hem yabancı hem de tanıdık bir başlangıçtı. Evin taş duvarları arasına zamanın tuzu sinmişti adeta…
Bir kış günü, vapurun düdüğünün çalmasıyla, hayatlar öncesi ve sonrası bir çizgiye dönüşmüştü. Güvertedeki kalabalığın sessiz bekleyişinde zaman asılı kalmıştı. Vapur iskeleye yanaştığında, vedaların kokusu birbirine karışmıştı. İnsanların bir yanı rıhtımda kalmış, diğer yanı denize doğru sürüklenmişti…
Rıza’nın babaannesinin mendiline sarıp getirdiği bir tutam Girit toprağı, denizin öte yanında kalan evininin sabahları açılan pencerelerinden içeri giren esintinin taşıdığı seslerdi. Toprağını bahçesinin toprağına katarken, zaman, köklerin derine uzanacağını fısıldar gibiydi. Yıllar sonra bu hikâye anlatıldığında, kimse o anın ağırlığını tam olarak bilemeyecekti. Fakat bahçede büyüyen ağaçta, tutan her çiçekte, Girit’ten taşınmış o sessiz veda yaşamaya devam edecekti!
Rıza, sahile doğru ilerlerken, kaldırımlar çocukluğunun sesleriyle çıtırdadı. İnsan yerini değiştirse de köklerini yanında taşırdı. Babaannesinin yanında getirdiği topraktan bunu anlıyordu. O kökler belki de onu denize doğru çekiyordu. Bir gün babası Rıza’ya şöyle demişti:
“Deniz tuzlu da olsa, insanların hatıralarını tatlı tutar.”
Kıyıya geldiğinde deniz sakindi. Cunda’ya giden bir tekneye bindi. Tekne kıyıdan uzaklaşırken cebindeki zarfı sımsıkı tuttu; parmaklarının altında tuz kokusunu hissetti. Zaten Ayvalık’ta her şey biraz tuzluydu; gözyaşı, bekleyiş, hasret…
Girit’ten kopup, Ayvalık’a savrulan bir ömrün sesini bulamadığı yerde susarak konuştuğu anılarının tanığıydı bu zarf. Hiçbir zaman gönderilmeyeceğinden, üzerinde ne bir adres vardı, ne bir isim…
Martıların çığlık çığlığa suya inip kalkışlarını seyrederken, karşısında duran Cunda Adası sanki tanıdık bir hatırayı canlandırıyordu…
Tekne, Cunda kıyısına vardığında, soluğu kesilir kesilmez indi. Denizin karşısında, beş metre ötedeki kafeye yürüdü. Kafenin önünde durdu, gökyüzüne bakıp havayı içine çekti, ardından içeri girdi. Cam kenarında bir masa seçip, oturdu.
Dışarıda dalgalar kıyıya yavaşça vuruyor, her geri çekilişte kıyıdan bir parça alıp götürüyordu. Deniz de insanlar gibiydi; kimi zaman yaklaşınca güven veren, kimi zaman da taşkın, ne yapacağı belli olmayan…
Zarfı cebinden çıkarıp masaya bıraktı.
Gelen garsonun;
“Ne alırsınız?” sorusu üzerine,
“Şekerli kahve,” dedi.
Burada, bu köşede zaman, tozlu bir saat gibi durdu…
Kahvesi geldi. Bir yudum aldıktan sonra zarfın içinden mektubu yavaşça çıkarıp bir kez daha okumaya başladı:
“‘Sevgili Eleni’, diye başlıyordu mektup. ‘Deniz hâlâ aynı tuzu taşıyor mu bilmiyorum. Ama bizim tarafta rüzgârın dili değişti. Zeytinlerin dalları burada başka eğiliyor. Sanki boyun bükmüş gibiler…’ ”
Rıza pencereye iyice yanaştı, şakağını cama dayayıp zeytin ağaçlarına baktı.
Dedesi:
“Zeytin ağacının kökleri belleğimizdir.”
“Zeytin ağaçlarının topraktaki kökleri gibidir, insanların yurtlarındaki kökleri. Buna ‘aidiyet’ deriz,” derdi.
Bir gün sahilde otururlarken ona şöyle demişti:
“İnsanlar bir gün ayrılmak zorunda kaldıklarında, geldikleri yerde köklerine ait bir şeyler ararlar. Toprak aynı görünse de, köklerinin bağlı olduğu toprak değildir, bilirler.”
Sonra gökyüzünü işaret ederek:
“Ama gökyüzünün bir ucu yurtlarına bakıyordur,” deyip bir an gökyüzüne baktıktan sonra;
“Evlat, ne zaman memleket hasreti duyarsan, gökyüzüne bak ve havayı içine çek; çünkü içine çektiğin her nefeste bir parça memleketin havasını solursun.”
Rıza sandalyesinde doğruldu. Derin bir nefes aldı.
Mektup ilerler:
“Yeni evimizde duvarlar çıplak. Annem ilk gece ikonayı asacak yer aradı, sonra vazgeçti. ‘Duvarlar alışsın,’ dedi. Ben de sustum.”
Erotokritos[1]’u dinlerken, Girit’te güvertede bekleyen insanlar gözümün önüne gelir. ‘Sahi neydik şimdi biz?’ diye sorduğumda, ‘mübadil,’ derlerdi bize…
Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘Sessiz Gemi’ şiirinde kendimizi buluruz…
Gemi limana yanaştığında sessiz bir çığlık kopmuştu sanki…
Kiminin elinde bir tutam toprak, kiminin bir buğday başağı, kiminin Erotokritos kitabı vardı…”
Bu imzasız mektup her yıl zeytin hasadında açılır, okunur ve kat yerlerinden düzeltilerek tekrar yerine konur. Göndermemek, unutmamak için bulunan bir yoldu belki…
Mübadele gemisi iskeleye yanaştığında, deniz hafifçe kabarmış, dalgaların kıyıya vuruşu kalabalığın telaşına karışmıştı. Gemiye bindiğinde dedesi arkasına bakmamış, gözleri ufukta, yeni bir başlangıcın umut ışığını aramıştı.
Rıza mektubu katlayıp zarfın içine yerleştirdi, cebine koydu, masadan kalktı, hesabı ödedi ve kafeden ağır adımlarla çıktı. Dışarı çıktığında aklına Balkan türküsünün sözleri düştü. Tam hatırlamıyordu; sadece birkaç kelime, yarım bir melodi… Ama o kırık dökük dizeler bile içini burkan tanıklık taşıyor, adımlarına eşlik ediyordu.
Türkünün yarım, kırık dökük dizeleri eşliğinde bir süre yürüdü; ayrılık, göç ve geride bırakılan hayatlar, babaannesinin, dedesinin anlattıkları, cebindeki mektup, kaldırımların çıtırtısı aynı ezgide buluştu…
Zamanın tuzu yalnızca hatırlamak için değil, yaşadıklarımızı sindirmek içindir…















