Masthead header

Öykü: Yazgı | Özge Aydın Özcan

Siz hiç hayatınızda, aslında sadece tuvalete girmek için bir lokantaya girip, bol sarımsaklı bir tabak mantı yiyerek çıktınız mı? Yolun kenarında taksi beklerken, art arda çakan şimşeklerden telaşlanıp hiç düşünmeden otobüs durağına yöneldiniz ve aniden bastıran yağmurda sucuk gibi olup yarım saatten fazla titreyerek otobüs beklediniz mi? Biletsiz ve ıslak bir şekilde otobüse binip, “fazla biletiniz var mı?” diye ezilerek insanların yüzüne bakarken orta yaşlı bir teyzeden bilet alıp arkaya doğru ilerlediniz, kirli sakallı otobüs şoförünün sert bir fren yapmasıyla, o leş gibi sarımsak kokulu ve sırılsıklam halinizle dünyanın en yakışıklı erkeğinin kucağına düştünüz mü? Ben de düşmedim… Ama Demet düştü.

Demet kendini dünyanın en şanssız, kadersiz, renksiz, ruhsuz insanlarından biri gibi gören, aslında çok da haksız sayılmayan, oldukça sıradan birisiydi. O sabah, şehrin bütün azarını işitmiş gibi para üstünü uzatan bakkalın gri suratıyla başladı güne. Sigarasını alıp bakkaldan çıkarken, adamın bütün gerginliği de ona geçti sanki. Hemen en aksi adımlarını takındı ve fakültenin yolunu tuttu. Her zamanki gibi dersin başlamasına 5 dakika kala kantindeydi. Kahvesinin içine boca ettiği süttozunu karıştırırken diğer eliyle montunun cebindeki sigara paketini aramaya başladı. Sümükten yapışmış, kim bilir ne zamandan kalma bir selpak, üstünde saçlarının olduğu bir lastik toka, birkaç bozuk para… montunun cebi yine çöplükten farksızdı. Sonunda sabah aldığı paketle buluşmuştu parmakları. Paketi hızla açıp bir sigara yaktı. İlk nefesi çekmeden bir yudum kahveyle yıkamıştı ağzını. Sabah kahvesine koyduğu süttozunu bol tutardı; süttozunda gerçekten süt olduğuna, oradan da protein ve yağ ihtiyacını karşıladığına, yani aslında koyduğu süttozunun kahvaltı yerine geçebileceğine kendini inandırabilecek garip bir mantığı ve bu garipliğiyle hiç de sırıtmayan tuhaf bakışları vardı Demet’in. Ders aralarında bile birbirinden öpüşerek ayrılan sevimsiz kız grubunun yanından hızla geçip amfiye girdi.

Dersleri fena değildi, hatta bireysel projelerde parlak bile sayılırdı. Ama grup çalışmalarında çok iyi olduğu söylenemezdi. Fazla girişken biri olamamıştı hiçbir zaman. İnsan ilişkilerinde başarılı sayılmazdı. Aynı zamanda topluluk içinde konuşmak, söz almak, kendi fikrini savunmak, katılmadığı yerleri tartışmak gibi ona göre büyük cesaret isteyen tarafları da pek gelişmemişti. Sakin sakin içinden düşünürdü her şeyi; kendi kendine doğruyu yanlışı bulmaya çalışır, çelişkileri çözmeye çabalar, pürüzleri yutardı…  

Kahveye, kedilere ve dedesine zaafı vardı. Küçücük bir kızken, ziyarete geldiği günlerde dedesinin kucağına otururdu Demet, saatlerce anlatırdı, anlatırdı, anlatırdı… ta ki uykuya dalana kadar. Aslında o zamanlar da çok yorum yapmazdı dedesi ama yine de Demet’e çıkışı gösterecek bir işaret verirdi muhakkak. Dedesi öldükten sonra da derdi, sıkıntısı ne varsa, her gece uzun uzun anlatmaya devam etti Demet. O da gözlerinin içine bakıp dinledi kıymetli torununu pür dikkat. Yine o gün oturdu dedesinin karşısına; aşırı suratsız ve gergin bakkalı, derste anlatılanları, yediği bol sarımsaklı mantıyı, öğleden sonra aniden bastıran yağmuru, otobüse ucu ucuna yetişmesini ve kucağına uçtuğu yakışıklıyı anlattı en ince ayrıntısına kadar. Sohbet bitince dedesinin fotoğrafını öptü ve her zamanki gibi müzik kutusunun içine koydu. Onu her gün daha çok özlüyordu. Gözleri dolu dolu oldu. Gece lambasını söndürüp yorganın altına gömüldü.

Ertesi sabah çok da acele etmeden çıktı evden. Dersi öğleden sonraydı. Dışarıda mis gibi bir hava vardı o gün. Çıkmadan, akşamdan kalan tavuk parçalarını ayırdığı torbayı buzdolabından almayı son dakika da olsa hatırladı. Sokağın sonundaki çöp kutusuna yaklaştığında bir sürü sokak kedisi çoktan peşine takılmıştı. Demet poşetin ağzını açıp tavuk artıklarını kaldırımın kenarına döktü. Bir anda karşı kaldırımdan koşarak gelen, yandaki apartman duvarının üstünden zıplayan kediler de kafileye eklenince ziyafet bölgesinden yavaşça uzaklaşıp yokuştan aşağıya doğru yürümeye başladı. Kuru yapraklarla dolu kaldırımda ilerlerken çıtırdatmadığı tek bir yaprak bırakmamaya çalışıyordu. Biraz takıntılı bir tipti. Bütün yapraklara basmaya inat ettikçe de iki dakikalık yolu yirmi dakikada bitiremedi.

Elindeki poşetle Misket Lostra Salonu’na girdiğinde içerideki boya, tiner ve sigara kokusundan midesi bulandı Demet’in. Süttozu kahvaltısı belli ki yetmemişti bu sabah. Güderi çantasını hızla poşetten çıkarıp ustalardan yaşlıca olanına uzattı. Önlüğünün cebinden yavaşça çıkardığı yakın gözlüğünü burnunun üstüne konduran usta, çantanın patlayan dikişini dikkatle inceledi.

“Şöyle az bekle kenarda, elimdekinin beş dakikalık işi kaldı, sonra seninkine bir makine çekiveririm!”

“Tamam olur!” Huysuzluğundan bir an olsun ödün vermeden, yavaşça kapıya doğru ilerledi.

Demet kokudan dolayı dışarıda beklemeye yeltense de son anda vazgeçti. Ustanın başında dikilirse işinin daha çabuk biteceğini ve bir an önce gideceğini düşündü nedense. Boşları almaya gelen çaycı kapıyı açmak isteyince de ufacık dükkânda mecburen tezgaha doğru yanaştı tekrar. Artık kokuya da alışmıştı burnu. Raflarda duran boyaları, çoktan tamir olup unutulmuş ayakkabıları, fırçaları, renkli ayakkabı bağcıklarını incelemeye daldı. Ömründe kim bilir kaçıncı kez eline ayakkabı almış olan usta, küçük bir çocuk gibi hevesle fırçalıyordu ayakkabıyı. Sol eli ayakkabının içindeydi, sağ elindeki fırça aynı tempoda bir ileri bir geri gidip geliyordu artık ayna gibi olmuş derinin üstünde. İşi bitince, önündeki gazete parçasını bükerek hazırladığı kalıbı güzelce ayakkabının içine yerleştirdi.

“Aliço!” Usta arka tarafa doğru seslenince genç bir çocuk ok gibi yerinden fırladı:

“Ustam buyur!”

“Oğlum şunu temiz bir laylona koyuver de Kamil Bey Amca’ya götür bir koşu!”

“Hemen ustam!”

Al yanaklı, tombul parmaklı Aliço lahzada ayakkabıyı poşete koydu ve dışarı fırladı.

Sıra Demet’e gelmişti. Genç kız tezgaha yanaşırken, usta da çantayı önüne çekti. Yakın gözlüğünü takıp tekrar inceledi yırtığı ve sandalyesinin tekerleklerini dikiş makinesine doğru sürdü. Bu çanta Demet için çok kıymetliydi. Dedesinin eski çantasıydı. Kullanmaya kıyamamıştı kaç senedir. Ondan da yırtığı yeni fark etmişti zaten. Makinenin bir aşağı bir yukarı hareket eden iğnesini gözünü kırpmadan izliyordu Demet. Tam o sırada dikiş makinesinin iğnesi çıt diye kırıldı…

“Hay anasını, nasıl kırıldı bu yaa!”

Usta söylenerek iğneyi çıkardı ve çöpe attı. Arkadaki rafta duran eski biber salçası, yeni makine iğnesi kavanozuna uzandı. İçinden yeni bir tane aldı, tekrar gözlüğünü taktı ve dikkatle yerine yerleştirdi.

“Hadi Bismillah!”

Makinenin çalışmaya başlamasıyla iğnenin tekrar kırılması bir oldu…

“Ulan noluyor sabah sabah! Başlayacağım iğnesine de makinesine de! Tevfik oğlum, bak hele şu üst tarafa, yanlış yere mi sokuyorum iğneyi?”

Tevfik fırladı hemen ustanın yanına. Çömelip kafasını eğdi, deliği kontrol etti.

“Yok be usta, doğru takmışsın!”

“Hah, doğruymuş değil mi? Gözlüğü de taktık ama iki kere kırılınca yanlış mı yaptık dedim… E ne diye kırıp durursun iğnelerimi iblisin oğlu!” Usta, küçük bir çocuğu tatlı sert pataklar gibi, makinenin tepesine hafif hafif vurdu iki kere.”

Kırılanı çıkarıp kavanozdan yeni bir iğne daha aldı, dikkatle yerine taktı. Tam makineyi çalıştıracakken:

“Ulan tufaya düşmeyelim yine!”

Usta bu defa sandalyesini azıcık geriye çekti, çantayı eline alıp ters çevirerek salladı birkaç kez. Demet çatık kaşlarıyla araya girdi hemen:

“Çanta boş, daha kullanmadım bile!”

“Kullanmadın da nasıl patlattın dikişleri?” Bunun söylerken yüzüne bile bakmamıştı suratsız müşterisinin. Sabah sabah asabını bozan güderi çantaya olan kızgınlığından genç kız da nasibini almıştı. Cevap vermedi Demet.

Usta bu sefer iki parmağını yırtık kenardan astarın içine doğru soktu. Girdiği deliği yoklayan parmakları dışarıdan da belli oluyordu. Sağa, sola, yukarı, aşağı; dedektörü ile define arayan bir hazine avcısı gibi parmakları oradan oraya hareket ediyordu merakla.

“Hah, işte yakaladım! Kaçar mı ulan kırk yıllık Mıstık Usta’nın elinden! Gel hele, gel, gel, gel…”

Usta, astarın içinde bulduğu her ne ise sımsıkı tutmuştu ucundan. Parmağıyla yavaş yavaş çekmeye başladı. Sonunda kenara kadar getirmiş ve suçlu deliğin ucunda görünmüştü.

“Al bakalım ablası! İşte bizim iğneleri çatır çatır kıran buymuş!” Demet şaşkın şaşkın ustaya bakıp bir taraftan da hiç düşünmeden dilenci gibi uzatmıştı elini. Avucunun çukuruna pat diye düşen metal bir rozetti. Üstündeki renkler soyulmuş, hafif de paslanmış durumdaydı. Usta bir taraftan konuşmaya devam ediyordu. Eğilip, artık neredeyse buz gibi olmuş adaçayından kocaman bir yudum aldı.

“Lan Tefo, bak ustan nasıl enseledi hergeleyi, gördün değil mi?”

Tevfik gururla güldü; “Gördüm ustam, aslansın!”

Kendi kendine söylenmeye devam ediyordu usta; “Ben de diyorum tam yerine taktım iğneleri, yapmaz bizim emektar böyle numaralar, var bu işte bir bit yeniği… Yakaladım işte!”

Demet şaşkın şaşkın rozeti incelerken, usta asla okunmayan bir el yazısı ile minik bir fiş doldurup Demet’e uzattı:

“Valla kızım elimi oyaladı benim bu çanta. Seninkini sabaha yaparım ancak. Dokuzda açıyoruz dükkânı. Yarın gelir alırsın!”

Demet hiçbir şey söylemeden fişi aldı. Gözünü bir an olsun ayırmadığı rozete bakarak dışarı çıktı. Sigara içmesi gerekiyordu. Sokağın başındaki çocuk parkına doğru yürüdü. Park demeye bin şahit bu beton yığınında ufak bir kaydırak ve zincirinin biri uzun, biri kısa kalmış eğri bir salıncak vardı. Oyun alanının yanında ise, Demet’e göre bu çağa çirkinlik ve anlamsızlık abidesi olarak damgasını vuracağı kesin olan, şehrin her yerine serpiştirilmiş jimnastik aletleri gruplarından biri yer alıyordu. 60 yaşlarında bir teyze, bu saçmalığın altını çizmek ister gibi, ortadaki turuncu kondisyon bisikletinin üstüne kumaş pantolonu ve kösele tabanlı ayakkabılarıyla oturmuş, kenarına market torbalarını iliştirdiği pedalları zorlanarak ama büyük bir ciddiyetle çeviriyordu. Yan taraftaki banka oturan Demet elini cebine atıp sigarasını aldı, hemen bir tane yakıp rozeti incelemeye başladı.

Çok da ufak olmayan metal rozetin üstünde yarım santim yüksekliğinde bir kabartma vardı. Kabartmanın üstünde ise sağ elinde kılıç, sol elinde meşale olan, atletik yapılı bir erkek figürü bulunuyordu. Kabartmanın üstündeki boya kalkmış, kenarları paslanmıştı. Erkek figürünün hemen altında ise büyük harflerle HBK, onun altında da küçük harflerle Harput Bölge Konseyi yazıyordu.

Demet hiçbir şey anlamamıştı. Dedesinin bununla ne alakası olabilirdi ki? Ona mı aitti acaba rozet, yoksa bir yerde bulup çantasına attığı bir şey ya da birilerinden gelen saçma bir hediye olabilir miydi?

Dedesi, ortaokulun son senesini ve liseyi Harput’ta okuduğunu anlatmıştı Demet’e. Asker olan babasının görevi nedeniyle ilkokulun bir kısmını Adana’da, bir kısmını Giresun’da okumuş, ortaokula Sivas’ta başlamıştı. Oradan da Elazığ’a gitmişler, dört sene Harput’ta kalmışlardı. Dedesinden bu Anadolu hikayelerini kim bilir kaç kere dinlemişti. Ama Harput Bölge Konseyi ne olabilirdi ki? Hiçbir fikri yoktu? Normalde üstünde durmazdı böyle şeylerin ama bu sefer bir kurt düşmüştü içine, anlamadığı bir şekilde meraklanmıştı. Rozeti elinde evirip çevirmeye başladı. Üstündeki figürün ne olabileceğini düşünüyor, bir taraftan da rozetin sağını solunu kurcalıyordu. Bu sırada parmağı kabartmanın kenarındaki, fark edilemeyecek kadar ufak bir tırnağa takıldı. Azıcık zorlayınca, kabartma olan kısım bir kapak gibi çıt diye açıldı ve minicik bir anahtar Demet’in avucuna düştü.

“Oha!”

Gözlerindeki şaşkınlık dudaklarından ok gibi fırladı, karşıdaki ağaca saplandı. Birkaç kuru yaprak usulca yere indi.

Ama Demet’in asıl şaşırdığı anahtar değildi. Kapağı açınca gerçekten de çok tuhaf bir şeyle karşılaşmıştı. Elinde kılıç ve meşale olan atletik yapılı erkek figürünün aynısı, kapağın altından mayosuyla, taytıyla, basbayağı bir balet olarak çıkmıştı karşısına. Kapak sadece başarılı bir kamuflajdı. Kapağın içinde kaldığı için renkler de olduğu gibi muhafaza olmuştu. Gece mavisi mayo, gümüş rengi tayt ve beyaz bale ayakkabılarına bakakalmıştı Demet.

“Oha, bu ne yaa!”

Bu tepki de kapağın iç tarafına işlenmiş yazıyı okuyunca döküldü dudaklarından. Kapağın arkasında Harput Bölge Konseyi “HBK”nın belli ki gerçek açılımı yazıyordu: Harput Bale Kumpanyası.

Gittikçe ilginç bir hal alıyordu olay. Uzun zamandır böyle bir heyecan duymamıştı, hem de hayatta hiçbir şeye karşı. Kapağı açtı, kapattı, açtı, kapattı. Bir kılıçlı adama, bir balete bakıp duruyordu. Öylece oturup dakikalarca rozeti inceledi. Bu sırada saati fark etti Demet. Rozeti ve minik anahtarı cüzdanının bozuk para gözüne koydu, derse yetişmek için durağa doğru adımlarını hızlandırdı.

Ders o gün çok zevkliydi aslında ama onun aklı rozette ve esrarengiz anahtardaydı. Bir türlü kafasını veremiyordu anlatılanlara. Yalan yanlış notlar tuttuğunu fark edince de yazmaktan vazgeçti. Bir an önce eve gitmek, odasına kapanıp dedesiyle ilgili bu sırrı çözmek istiyordu. Zaten devam zorunluluğu olmasa beş dakika durmazdı. Mecbur dersin bitmesini bekledi tırnaklarını yiye yiye!

Eve gittiğinde doğruca odasına girdi. Çalışma masasının üstündeki ıvır zıvır kalabalığı elinin tersiyle itip masanın üstünü boşalttı. Cüzdanından çıkardığı rozeti ve anahtarı, bir laborant titizliği ile masanın tam ortasına koydu. Hemen salona geçti, yeşil çekyatın bazasını açıp en dipteki poşete ulaşana kadar küçücük yere sıkıştırılmış battaniye, yorgan, yastık, yedek elektrik süpürgesi torbası, bikinilerinin olduğu küçük hurç, çocukluk albümleri gibi bilumum eşyayı dışarı çıkardı tek tek ve sonunda ‘o poşete’ ulaştı. Poşeti heyecanla aldı. Hem dağınıklıktan kaçmak hem de daha aydınlıkta incelemek için odasına gitti.

Dedesinin cenazesinden sonra, iki hafta boyunca, durmadan ağlamıştı Demet. Hem de hıçkıra hıçkıra, gece gündüz demeden. Sonunda annesi, biraz olsun kafası dağılsın ve oyalansın düşüncesi ile dedesinin eşyalarıyla dolu bir poşet vermişti Demet’e.

Annesinin ve dedesinin arası hiçbir zaman iyi olmamıştı. Dedesinin aksine çok gergin bir tipti Demet’in annesi. Tıpkı babaannesi gibi sert ve sabit fikirliydi. Hayatı boyunca zayıf ve ezik bulmuştu babasını. Ailedeki herkesin, özellikle de annesinin aşağılamalarına, herkesin içinde kocasını azarlar gibi konuşmasına üzülmez, aksine utanç duyardı. Bir babanın nasıl bu kadar zayıf olabileceğini bir türlü kabullenmek istemez, her seferinde yerin dibine girer, öfkesi ve nefreti daha da derinleşirdi. Dedesi ise çok hassas, duygusal, sevecen ve sakin yaradılışlıydı. Özellikle çocuklarla arası hep çok iyiydi. Ama bu fazla naif karakteri çevresi tarafından da hiçbir zaman benimsenmemiş, aksine hayatının her döneminde başına bela olmuştu.

Kısacası Demet’in annesi, kendi öz babasını zerre kadar sevmemiş, hiçbir zaman hayatına sokmamıştı. Bu sebeple de ona ait olan hiçbir şeyi umursamamış, önemsememiş, merak etmemişti. Cenazeden sonra babasının eşyalarını toplarken, sürekli kilitli duran çalışma masası çekmecesinin kilidini hoyratça kırması, içindekileri göz ucuyla bile bakmadan çirkin bir naylon poşete boşaltması da bundandı.

İşte bu naylon poşet, o naylon poşetti.

Masanın üstü yetmeyecekti. Yatağa geçti Demet. Ayak ucunda yığın halinde duran pijamasını, sabah deneyip giymekten vazgeçtiği kazağını, gri hırkasını, hiçbir zaman örtmediği yatak örtüsünü ve siyah sutyenini tek seferde kucaklayıp yere fırlattı. Eliyle çarşafını şöyle bir düzeltip poşeti yatağın tam ortasına boşalttı. Çok heyecanlıydı çünkü kaç senedir buna cesaret edememiş, aklına sık sık gelse de bir kere bile açıp bakamamıştı dedesinden kalan hatıralara.

İlk önce bir sürü keçeli kalem çarptı gözüne. Şeker gibi rengarenk kalemleri çok severdi dedesi. Arada Demet’in çantasına da atardı birer ikişer. Üstünde Bodrum yazan plastik anahtarlığı ise görür görmez hatırlamıştı; çok eskiden gittikleri bir tatilden getirmişti Demet dedesine. Bir sürü ataş, yarım tüp uhu, bir tane zımba, iki kutu da zımba teli çıkmıştı. Siyah telefon defteri artık iyice yıpranmış sayfaları ve çatlamış deri kılıfıyla yaşlı, bilge bir amca gibi buruş buruş ve dopdolu gözüküyordu. Bir sürü de defter vardı tabii; dedesinin günlükleri olmalıydı bunlar. Torununu zaman zaman bu konuda yüreklendirirdi dedesi ama birkaç başarısız girişimden sonra günlük tutma işinin ona göre olmadığına karar vermişti Demet. İmzalı bir şiir kitabı, bir çift kol düğmesi, aile yadigarı bir köstekli saat, bir tane de İsviçre çakısı. Son olarak ataşla bir araya getirilmiş bir sürü sinema bileti çıkmıştı karşısına. Gülümsemesine engel olamıyordu. Nedense dedesinin sinemaya gitmiş olabileceğini bile düşünmemişti. Biletlere hızlıca göz attı. Bazılarının üstüne küçük notlar alınmıştı; birlikte gittiği arkadaşının ismi, o günün tarihi ya da güzel bir söz… bunun gibi şeyler işte! Bütün dikkatiyle önündeki eşyaları tarayan Demet’in gözü en alttaki deftere takıldı. Defterin kenarında bir kilit vardı. Merakla deftere uzandı. Kilidi zorlamasıyla ayağa kalkması bir oldu. Hızla masanın üstündeki minik anahtarı aldı.

Anahtar gerçekten de tık diye girmişti yuvaya. Kilidi hafifçe sağa doğru çevirmesi ise o kadar kolay olmadı; heyecandan tir tir titriyordu. Hem karşılaşacağı şeyden korkuyor hem de izinsiz bir kapıyı açmanın suçluluğunu duyuyordu içten içe. Kilit çıt diye açılmıştı sonunda. Defterin sağa ve sola ayrılan yaprakları, dedesinin sonuna kadar açılmış kolları gibi kucaklamaya niyetliydi Demet’i. İçinde ne varsa döküp saçmaya kararlıydı; sayfa aralarından küçük not kağıtları, fotoğraflar, biletler… bir sürü sarı- siyah hatıra patır patır dökülmüştü kucağına.

En üstten birkaç tane bilet aldı eline. Kuğu Gölü, Fındıkkıran, Karmen, Uyuyan Güzel, Saraydan Kız Kaçırma… onlarca bale gösterisine ait bilet ve bunların broşürleriyle karşılaştı. Dedesi ve bale? Birkaç saniye boş boş baktı elindekilere. Yüzüne şaşkın bir ifade oturdu ve uzun süre de orada kaldı. Hayatında hiçbir şeye bu kadar şaşırmamıştı. Bir taraftan da ortada bir karışıklık olduğu ile ilgili şüphesini atamamıştı üstünden. Eşyalar bir başkasına aitti herhalde ya da mutlaka bir açıklaması olmalıydı bu tuhaflıkların. Sonuçta normal bir dedeydi işte dedesi! Eve girdiğinden beri biraz olsun sevilip okşanmak için mırıl mırıl ayaklarına dolanan Pırtık’ın yüzüne ilk defa baktı Demet;

“Ne alaka Pırtık yaa?”

O sırada gözüne oldukça yıpranmış, saman sarısı bir zarf ilişti. Heyecanla alıp açtı zarfı. Bunun içinde de farklı bale gösterilerine ait bir sürü broşür vardı ama deminkilerden çok farklıydılar. Bir kere bunların çok eski oldukları belliydi. Üstelik her biri suluboyayla elde hazırlanmıştı. Demet neredeyse tutmaya bile kıyamayacaktı. Broşürler öyle güzeldi ki, bir sahafta görse, yaz tatili için biriktirdiği bütün parayı içi cız etmeden verebilir, hepsini çerçeveletip duvarına asabilirdi.

Biraz inceleyince, broşürlerin hepsinin Harput Bale Kumpanyası denen o yerin gösterilerine ait olduğunu anladı. Şaşkınlık ve hayranlıkla broşürleri incelerken, broşürlerden birinin arasından, oldukça solmuş ve hatta kenarı yırtılmış siyah-beyaz bir fotoğraf narin bir tüy gibi düştü önüne.

Fotoğrafta derme çatma olduğu belli olan bir sahnede, iki eli belinde, başı dik, bakışları gururlu bir balet vardı. Fotoğrafın tam ortasında havaya sıçramış bir şekilde duruyor, adeta uçuyordu. Arkada yan yana dizilmiş, parmak ucunda duran balerinler ele ele tutuşmuş, ağlamaklı yüzleriyle kim bilir neyin yasını tutuyorlardı? En önde yerde yatan genç erkeğin ise kalbine saplanmış kocaman bir kılıç vardı. Gözleri açıktı ve acı içinde uzaklara bakıyordu. Fotoğrafı çevirdi. Arkada güzel bir el yazısıyla şöyle yazıyordu:

Emin’e,

Perdemizi kara-mai gecelerin kasvetine de açsak her gece, baykuşların kanadına, yarasaların pençesine, san’atın asaletine tutunmadık mı… Hepimiz mağaraların kuytularında, gölgelerin gölgesinde değil miydik?

Haziran 1936- Harput / Uyuyan Güzel Temsili

Demet fotoğrafın ön yüzünü tekrar çevirirken dudaklarından paldır küldür düşen harfler dehşetle bir araya geldi:

“Dede!”

Fotoğrafın içine girecekti neredeyse. Gözleri fal taşı gibi açılmış, yanakları kıpkırmızı olmuştu. Ne zaman heyecanlansa böyle olurdu. Gözünü kırpmadan sırlarla dolu fotoğrafa bakıyor, minicik odanın içinde hızlı hızlı dönüp duruyordu. Aniden sandalyesini gardırobun kenarına çekti. Sandalyeye çıkıp yukarıya doğru uzandı, eliyle yoklayarak tepedeki ayakkabı kutusuna ulaştı. Kutuyu kapmasıyla yere atlaması bir oldu. Kutuda ıvır zıvır bir sürü oyuncak vardı. Demet’in çocukluğundan kalma minik lastik top, düdük, yoyo, tüftüf borusu, toka, renkli boncuk kolye, kilim desenli ip bileklik, cırt cırtlı cüzdan gibi şeyler. Bunların arasından çok sevdiği eflatun saplı küçük merceğini eliyle koymuş gibi buldu. Neredeyse uçarak masasının başına geldi. Masa lambasını büyük bir sorguya başlayacakmış gibi fotoğrafa doğrulttu. Merceği gözüne yapıştırarak tüy tüy olmuş saçlarıyla fotoğrafın üstüne kapandı.

Evet yanılmamıştı. Gerçekten de oydu. Dik duruşu, gururlu bakışlarıyla bir kuş gibi uçan, ışığıyla bütün fotoğrafı aydınlatan balet, Demet’in çok kıymetlisi, canından çok sevdiği sırdaşı, rahmetli Emin Dede’siydi. Peki ama nasıl olur? Dedesi bale mi yapmıştı yani, hem de o yıllarda, hem de Elazığ’da!

“Noluyor yaa, şaka mı bu?”

Olduğu yere çöktü. Dakikalarca fotoğrafa baktı, baktı, baktı… Sadece şaşkınlık değildi Demet’in hissettiği, aynı zamanda kızgındı da. Dedesi bu kadar büyük bir sırrı neden ona anlatmamıştı? Halbuki Demet dedesine bütün sırlarını, mutluluklarını, korkularını… hayatında olan biten ne varsa her şeyini anlatmıştı. Hala da fotoğrafının karşısına geçiyor her akşam, uzun uzun anlatıyordu. Elleri buz gibi olmuştu. Geriye doğru yaslanırken kalbinden yola çıkan buruk bir gözyaşı damlası kucağına düştü. Kırılmıştı, hem de çok.

Bir süre daha fotoğrafa bakan Demet önce tül perdeyi, sonra pencereyi sonuna kadar açtı, sonbaharın bütün pusunu içine çekip, çantasından bir sigara aldı. Pencerenin kenarına oturdu, kasvetli düşünceler eşliğinde, arka arkaya 3 tane sigara içti. Üşümüştü. Camı kapattı. Mutfağa gidip bir bardak su koydu kendine ve odasına döndü.

Yatağın kenarına çökerken yığının ortasında duran esrarengiz kilitli deftere uzandı tekrar parmakları. Pencerenin altındaki kalorifere yaslanıp sayfaları çevirmeye başladı. Çoğu yazının üstü karalanmıştı; okumaya çalışsa da başaramadı. Okuyabileceği bir şeyler bulmak umuduyla sayfaları hızla çevirdi:

“Misyonerlerin yuvası dedikleri Harput Amerikan Koleji’nin devasa taş binasıyla ilgili sürekli bir laf, bir hikaye var dillerde. Kendimi bildim bileli bu böyle! Ben de dün aynı merakla mektebin çevresinde dolanıp duruyordum bir başıma. Kocaman pelerinli papazlar, siyahlar içinde rahibeler öyle tuhaftı ki. Madam Anjel’i de işte o an gördüm ilk kez. Avluda bir grup talebeyi sıraya dizmiş, koşmaları için eliyle tempo tutuyordu. Az ötedeki ceviz ağacının asırlık gövdesinin ardına saklanıp onları izlemeye başladım. Madam Anjel bu sırada avlunun sol tarafına doğru birkaç adım attı, ne olduğunu tam kestiremediğim büyükçe bir kutunun önüne çömeldi, eliyle bir şeyler yaptı… ve bir anda muazzam bir müzik çalmaya başladı. Aman yarabbim! Ömrümde duyduğum en güzel şeydi bu. Sesler sanki tüm bedenimi ve ceviz ağacının gövdesini sarmıştı. Oradan köklere, ardından toprağa, Harput’a, Hazar’a, Elazığ’a, Erzurum’a, Malatya’ya, Ankara’ya, hatta İstanbul’a kadar yayılmış olabilirdi dalga dalga. Madam Anjel müziğin başlamasıyla birlikte zarif adımlarla talebelerinin yanına döndü ve Madam’ın işaretiyle bir anda herkes dans etmeye başladı. Akıl almaz bir uyum içinde, bir grup arkada sıra olmuş, iki kişi öne çıkıp parmak uçlarında dönmeye başlamıştı. Su gibi güzel, papatya gibi zarif bir kız talebe ise tek başına öne çıkıp ellerini kanat çırpar gibi ahenkle bir aşağı bir yukarı hareket ettiriyor, çevresinde dönüp tekrar tekrar bu hareketi yapıyordu. Bütün bedenim titredi. Sanki o an doğuyor, ilk defa o an nefes alıyordum. Kalbime, ruhuma, elime, koluma; her şeyime sahip olmuştu gördüklerim.”

Nisan, 1935

Demet suyundan koca bir yudum aldı. Sayfaları çevirmeye devam etti.

“Madam’ın beni fark etmesi ve yanıma gelip konuşması fazla vakit almadı, zira her gün ceviz ağacının arkasına saklanıp, tatbik ettikleri müzikli dansı seyretme keyfinden alamıyordum kendimi. Ve nihayetinde yakalanmıştım tabii.

Artık müziğe kendimi öylesine kaptırıyordum ki, izlerken elim dursa ayağım durmuyor, ağacın gölgesinde bir yaprak gibi sallanıyordum. Üstelik hareketleri ve müziği de iyice benimsemiştim. Sabahları herkesten önce uyanıyor, bir taraftan zihnime kazıdığım melodiyi mırıldanırken, bir taraftan da gördüğüm hareketleri aynen tatbik ediyordum yatağımın kenarında. Sonradan bale olduğunu öğrendiğim bu yüksek san’atın tutkusu ele geçirmişti beni. Onlara katılmam için Madam’ın beni ikna etmesine lüzum yoktu; ben zaten çoktan hazırdım.”

Mayıs, 1935

“Kimselere yakalanmama telaşı ile günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. İmkansız sularda yüzdüğümü bilsem de kendimi alamıyordum bundan. Ah Madam Anjel, içimdeki san’at aşkını nasıl zarif, nasıl usulca çıkardınız ortaya! Düşlerimde bile göremeyeceğim güzellikte bir haleti ruhiye içindeyim! “

Kasım, 1935

Ayağa kalkıp iyice gerindi Demet. Sanki her yeri uyuşmuş gibiydi. Tekrar bir sigara yakıp pencerenin kenarına oturdu. Bir şeyler hatırlamaya çalışıyordu, küçük bir detay, dedesinin anlattığı bir hikaye, gösterdiği bir fotoğraf. Yok, bulamıyordu. En ufak bir ipucu bırakmadan, ajan gibi yaşayıp sırlarıyla terk etmişti dedesi Demet’i.

“Bercanus’un ablası kostümlerin dikimine yardım etmeseydi yetiştirmemiz güçtü! O kadar yumuşak tabiatlı, iyi niyetli ve becerikli birisi ki. Üç beş parça çapulla harikalar yarattı birkaç saat içinde. Hepsi de birer şaheser oldu bana göre. Tabii Nikris’i de unutmamak gerek. Şu marangozluk işleri gelmeseydi elinden halimiz haraptı!

Nihayetinde dekor da kostümler de şahane oldu. Biz de eserin hakkını verdik ama. Çalışmamızın karşılığını alıyoruz hep beraber. Umudumuzu da kati surette kaybetmiyoruz. Söz verdik birbirimize. Bir gün gelecek, çıkacağız bu kuytulardan, büyük salonlarda, büyük orkestralarla sanatımızı paylaşacağız herkesle. Öyle mesudum ki!”

Mayıs, 1936

Demet okuduklarına, gördüklerine inanamıyordu. Dedesinin oldukça mutaassıp, baskıcı ve otoriter bir ailede büyüdüğüne emindi. Bildiği kadarıyla çok sıradan bir memuriyet hayatı olmuştu. Tabii geriye kalan her bir dakikasını burnundan fitil fitil getiren cadaloz karısını da unutmamak lazım. (Babaannesiyle yıldızı hiçbir zaman barışmamıştı Demet’in.) Hayatı boyunca evle iş arasında mekik dokuyan, evde olduğu ve uyumadığı her an elinde gazetesi bir köşede sus pus oturan, kendi halinde bir tipti dedesi. Sadece Demet’le birlikteyken gülümsediği söylenebilirdi. Demet düşünüyordu ama işin içinden mümkün değil çıkamıyordu. O yıllarda, öyle bir ortamda, öyle bir ailede, üstelik doğuda bir erkeğin bale yapması, dekorlar, kostümler, gösteriler… kanıtlar gözünün önüne serilse bile bir türlü ikna olamıyordu Demet.

“Bugün az kalsın yakalanıyordum babama. Öteberi almak için şehre inecektik lakin provaya fena halde kaptırmışım kendimi. Fark ettiğimde apar topar çıkıp koşmaya başladım. Babam beni uzun süre bekledikten sonra aramak için düşmüş tabii yollara. Çeşmenin orada karşılaştık. Nereden geliyorsun diye bağırınca bir hayli tuhaf bahaneler sıraladım galiba arka arkaya, korkudan doğru dürüst hatırlamıyorum bile. Çok acelesi olmalı ki mevzuyu fazla uzatmadı babam ama suratımın ortasına yedim şamarı.”

Ağustos, 1936

“Kolej’in seneler evvel, 1860’larda kurulduğunu bugün öğrendim. Müfredatında Ermenice, İngilizce, Fransızca, cebir, edebiyat, Ermeni tarihi, teoloji, felsefe, sosyoloji ve sağlık gibi dersler var. Bunun dışında resim, dikiş, nakış, ipekböcekçiliği, marangozluk gibi kurslar da tertip ediliyor. Başarılı talebelere, özellikle Amerika’da, yüksek tahsil yapmaları için burs imkanı tanınıyor. Üstelik çevre vilayetlerden gelen Ermeni ve Süryani öğrenciler de yatılı eğitim görüyorlar burada. Bence saymakla bitmeyecek güzellikler barındırıyor Harput Amerikan Koleji. Ben sadece biraz olsun bunlardan bahsetmek istemiştim bizimkilere. Müzikmiş, baleymiş, o mevzulara elbette girmedim. Neyse, nihayetinde dün akşam yemeğinde, bu konudaki fikirlerimi biraz olsun paylaşmaya kalkınca fırtınalar koptu sofrada; çok fena azar işittim evvela annemden, sonra babamdan. Sonunda babamın elindeki kaşığı içindeki yoğurtla birlikte fırlatıp masadan kalkmasıyla konu kapanmış oldu. Kolejle ilgili tek bir şey duymaya tahammülleri yoktu. Kederimden sabaha kadar ağladım.”

Ağustos, 1936

Demet çok üzülmüştü. Dedesi nasıl da yalan bir hayat yaşamış, nasıl sıkıntılı bir ömrü olmuştu böyle! Bu kadar büyük bir tutkuyu nasıl bastırabilmişti peki? Dans etmeden yaşamayı nasıl başarmıştı? İnsan tüm ömrünü bir yalan üstüne nasıl kurabilirdi? Nasıllar, yutmak istemediği bir lokma gibi ağzında büyüdükçe büyüdü.

“Ağlamaktan içim kurumuştu. Akacak bir damla bile yaş kalmamıştı; öylece taşlaşmış gözlerimle boş boş bakıyordum artık. Bayan Anjel ağlıyordu bu sefer karşımda. Çok çaresizdi o da. İkimiz de biliyorduk hiçbir çıkışın olmadığını. Buraya kadarmış, gidiyorduk bu diyarlardan. Zaten hep böyle olmadı mı; tam alışıyorsun, yuvam diyorsun, sonra annesinin sıcacık koynundan alınan bir çocuk gibi çekip alıyorlar seni…

Babamın görev süresi tamamlanmış, bu sefer tayini Kırıkkale’ye çıkmıştı. Tıpkı Adana gibi, Giresun gibi, Sivas gibi… Ailece pılımızı pırtımızı toplayıp gidecektik buralardan.

Madam’ın gözlerinin içine bakıyordum. Tek kelime çıkmıyordu ağzımdan ama gözlerimle yalvarıyordum adeta. Bir çıkış bulması, bir yol göstermesi için canımı verebilirdim. Ailemle konuşmasına kati surette müsaade etmeyince, ondan alabildiğim tek şey sessizliğe gömülü sulu sulu gözleri oldu. Öyle bedbahtım ki!”

Ocak, 1937

Acaba annemle mi konuşsam diye düşündü Demet ilk başta ama hemen vazgeçti bu düşüncesinden. Dedesinin anılarına bile saygısı olmayan bir insanla, o anılar üzerinden konuşmak ona göre değildi. Babaannesi de ölmüştü Demet çok küçükken. Yani danışabileceği, az da olsa fikir alabileceği kimse kalmamıştı. Elindeki tek ipucu bu torbadan çıkanlardı. Onları da tüketmişti galiba. Son bir şeyler bulurum umuduyla yığını kurcalamaya koyuldu tekrar. Begonvil desenli Bodrum anahtarlığını eline alıp sağını solunu yoklamaya başladı. Belki bir düğmesi, gizli bir kapağı vardı bunun da diye düşündü. Halbuki anahtarlığı sahile yürürken gördüğü bir tezgahtan kendi elleriyle almıştı. Artık iyice paranoyak olmuştu. Telefon defterine uzandı bu sefer. İnci gibi bir yazıyla, özenle doldurulmuştu sayfalar. Defterin ön ve arka kapak içlerinde şeffaf gözler vardı. Dedesi buraya Demet’in vesikalık fotoğraflarını dizmişti. 4-5 yaşlarında çektirdiği, saçları iki yandan örgülü siyah-beyaz fotoğrafı, ilkokulu bitirirken çektirdiği önlüklü fotoğrafı, hemen yanında ortaokul yıllarına ait kısacık saçlı fotoğrafı- Demet bu dönemini hatırlamak bile istemiyordu- liseye başlarken paso için çektirdiği fotoğrafı… Demet’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu yine. Dedesini çok özlemişti. Keşke burada olsaydı; isterse gizleyebilirdi dünyanın en büyük sırlarını, ya da hiç konuşmasaydı da olurdu, sadece yatağın kenarına oturup Demet uykuya dalana kadar saçlarını okşasaydı.

Arka kapaktaki gözde ise o küçücük kız birden büyümüştü. Lise yıllarında heveslenip çektirdiği fotoğraflar vardı yan yana. Gözlüklü ve sivilceli yılları. Demet hayretle dönüşümünü izlerken, buradaki fotoğrafların iki sıra olduğunu fark etti. Niye bu kadar çok fotoğraf çektirdiğine kendisi bile şaşırarak, alt sıradaki fotoğraflarını görmek için merakla parmağını soktu. Fakat arkadan çekip çıkardığı fotoğraflar Demet’e değil annesine aitti. Senelik şaşırma ve duygulanma kotasını bugün tamamlamış olmalıydı. Nasıl bir gündü bugün böyle? Gözleri dolu dolu oldu yine. Üstelik annesinin her bir fotoğrafının arkasına, su gibi duru yazısıyla bir şeyler yazmıştı dedesi.

“Beni neden böyle hasret bırakırsın kokuna… Bahar’ım, ceylan gözlüm, dünyam!”

 “Minik bir gülücüğünle bayram edecek şu fukara yürek… Ne olur esirgeme Bahar’ım, çok görme babana bir ömür yetecek saadeti!”

“Çatma kaşlarını Bahar’ım, yakışmıyor anlındaki o hırçın çizgiler… Bırak tomurcuklar açsın kirpiklerinin ucunda, serçeler yuva yapsın kulaklarında!”

Okudukça, dedesinin bu fotoğraflara nasıl da derin bir sevgiyle, büyük bir hasretle, uzun uzun baktığını, kim bilir üstüne ne kadar göz yaşı döktüğünü düşündü Demet. Annesinin o mesafeli bakışlarını, aksi ve huysuz hallerini düşündükçe hırsından deliye döndü. Zavallı dedesi, zaten hayatını istemeye istemeye, belli ki onu hiç terk etmeyen bir özlem duygusuyla, sevgisiz, ruhsuz bir evde, uyanamadığı bir kabusun içinde yaşar gibi yaşamıştı. Azıcık bir mutluluğu da çok görmüşlerdi ona. Annesinin fotoğraflarını hınçla aldığı yere, kendininkilerin arkasına geri soktu. Yüzünü bile görmek istemiyordu.

Ama sonra aniden, aynı sinirle koyduğu fotoğrafları geri çıkarmaya başladı. Aklındaki tek şey fotoğrafları ve tabii arkasındaki yazıları annesine göstermek, dedesine nasıl haince acı çektirdiğini yüzüne vurmaktı. Fakat Demet son fotoğrafı bir türlü çıkaramıyordu yerinden. Bir şeye yapışmış gibiydi fotoğraf. Siniri tepesine çıktı, neredeyse defteri parçalayacaktı. Fotoğrafı çekti, çekti, çekti ve sonunda sokuşturduğu yerden çıkarmayı başardı. Fotoğrafın gerçekten de kenarı yırtılmış ve o minicik yırtığa ufak bir not kağıdı takılmıştı.

Küçük beyaz kağıdı fotoğraftan ayırdı. Buradan da bir şey çıkacağını hissetmişti. Henüz yirmi dört saat bile olmamıştı ama Demet ipucunun kokusunu alabilen usta bir dedektife dönüşmüştü. Kağıdı yavaşça, zarar vermeden açmaya başladı. Ne de olsa her an içinden bir anahtar, garip bir fotoğraf, kenarı kırık bir düğme, bir tutam saç teli, başka bir bale gösterisine ait bilet, eski bir mektuptan koparılıp saklanmış bir pul, esrarengiz bir saç tokası ya da tek bir kol düğmesi çıkabilirdi… Demet gittikçe hoşuna giden bu oyuna kendini fazlasıyla kaptırmış, hareketlerini iyice yavaşlatmıştı artık. Farkında olmadan büyük bir haz duyduğu bu gizemli yolculuğun tadını çıkarıyor gibiydi. Ve en sonunda, karınca duası gibi bir yazıyla dolu not kağıdıyla baş başa kaldı.

Hayatta yaptığım tek bir tutukluk ömrüme mal oldu benim. Kati surette beni o yoldan döndürmemeliydi kimse. Her şeyden vazgeçebilmeli, herkesin karşısında, tıpkı o sahnede durduğum gibi dimdik durabilmeliydim… Ama tutuldum, kalakaldım, yapamadım.

Baleyi terk ettiğim gün, oracıkta gömdüm kendimi diri diri toprağa. O ceviz ağacının gölgesindeki ilk günden beri, dans etmediğim her saniyeyi yaşamadım saydım.

Çoğumuzun gittiği yol uzaktan bakıldığında dümdüz gibi görünür. Halbuki herkesin aralarda saptığı sürpriz patikalar, karşısına çıkan beklenmedik duraklar yok mu? Kimi yollar mis kokulu nergislerle, kimisi tabanlarımızı kanatan dikenlerle dolu değil mi? Yazgı deyip geçiyoruz, ‘ne çıkarsa o’ diye kabulleniyoruz koca bir ömrü…  Pişmanlıkları gıkımızı bile çıkarmadan yudum yudum içiyor ve bir anda keşkelerle dolu vıcık vıcık bir bataklıkta buluyoruz kendimizi. Bir taraftan acımasızca akıyor zaman, bir parça beklediği mi var, biz de bu arada battıkça batıyoruz dibe… ta ki o yoğun balçık ağzımızı, burun deliklerimizi, kulaklarımızı kapatana kadar. Sonunda gözlerimizin önünden yükseliyor çamur ve her şeyi simsiyaha boyuyor. E o vakit her şey tek renk oluyor zaten, hiçbir şeyin tadı da kalmıyor, kokusu da…

Ben de işte böyle, koca bir ömrü haybeye yaşamış gibi hissediyorum; dünya kaynaklarını boşu boşuna harcamış, evrende fuzuli bir şekilde yer kaplamış gibi yani. İçimdeki tutkuyu dönüştüremedim, pekâlâ güzel bir renk olabilirdim ben de lakin kül gibi dağılıp yok oldum, ne acı!

Hayata karşı ufacık da olsa bir hevesim kalmadı. Artık o nefesi alsam da olur almasam da…

Okumayı bitirdiğinde yirmi yaş yaşlanmış gibi hisseti Demet kendini. Artık ağlamak da gülmek de şaşırmak da üzülmek de gelmiyordu içinden. Dışarı çıktı. Az sonra o çok sıradan hayatına geri dönecekti. Elini cebine atıp sigara paketini çıkardı. Sigarasını keyif ya da hüzünle değil, derin bir hayal kırıklığıyla çekti içine bugün… Dedesinin, annesinin, babaannesinin, hatta Madam Anjel’in… hepsinin gözyaşlarını doldurdu ciğerlerine.

Ve üfledi; kederini dağıtmak ister gibi, dedesinin ruhuna üfler gibi, sigarasının dumanı Harput’un tepelerine varacakmış gibi uzun uzun üfledi.

Bacaklarının arasında dolaşan sarı kediye içtenlikle gülümsedi Demet. Önünde dar bir sokak ve koca bir ömür vardı.

Aralık 2017

edebiyathaber.net (12 Mayıs 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r