
Çıkarıp, kalemleri tozlu yanık sarı fotoğraf karelerinin, unutulmuş kimliklerin, atılmış ya da bırakılmış ıvır zıvırın yanına usulca bırakıyorum.
Bende kalırlarsa ölürüm diye korkuyorum. Ama onlar buraya yakışmıyorlar. Pırıl pırıl iki Scriks kalem. Tek yerleri benim çantam, ama dedim ya orada dursalar hiç tahmin etmediğim bir anda elime gelseler dayanamam.
Onları bana hediye ettiği gün ne kadar sevinmiştim. Biraz da mahcup olmuştum bu kadar değerli kalemleri alıp bana getirmiş. O güne kadar her yazı çalışmasında pilot kalemlerimi kullanırdım. İki de bir “Kalemim bitti “diye DIY ‘ye koşup yenisini alıyordum.
Kalemlerin olduğu siyah deri kaplı kutuyu bana uzatırken “Bakın bunu kullanın “dedi “Böylece sık sık kalem almanız gerekmez. Özellikle doldurulabilir aldım.”
Bir iki kullandım. Bu sefer de kıyamıyordum. Özel etkinliklerde kullanmaya karar verip kaldırmıştım ki… Haber geldi!
Öyle işte …Yaşamak gelecek için anılar inşa etmekten başka bir şey değildi. Önce anıları yaşayarak inşa ediyor sonra da hatırlarken değiştirip, yeniden inşa ediyorduk. Şimdi düşünüyorum hediyeyi verirken, tam olarak böyle mi demişti yoksa ben mi değiştirmiştim. Kim bilir belki de bembeyaz dişleri ile gülümseyerek sadece “Güle güle kullanın” demişti.
Kalemlere bayılmıştım. Onları öykülerimin, denemelerimin labirentinde yolumu bulmak için kullanmayı planlamıştım. Bu yüzden de hediyeyi verirken sıkı sıkı “Bunu kullanın “demiş olduğunu varsayıyordum.
Kullandığımda kalemin uğurlu olduğunu düşündüm. Birbirine bin bir yolla bağlanan denemeleri öyküleri kolayca yazdırıyor adeta satırların üzerinde kayarak koşuyordu.
Ama işte haber gelince… Kalakaldım elimde kalem labirentin içinde, kayboldum gibi oldu. Sonra çıktım labirentten güç bela. Yazdıklarımı da tamamladım. Ama işte labirentten çıkış o çıkış, daha da onları kullanamadım. Önce “Dursun” dedim “çalışma masamım üzerinde” Hem çok asil görünüyorlardı. Ama baktıkça yüzeydeki metalik buz grisi içimi yaktı.
Bu sabah bir telaş ikisini de çantama atıp çıktım. Ne yöne gitsem diye düşünürken öyle, anılar geçip gidiyor yanımdan. Güle oynaya gamsız tasasız. Aklım karmaşık sanki labirentin yolları birbiri içine genişliyor. Akıntıda sürükleniyorum. Ama hiç şaşırmıyorum yolumu. Doğruca bu Unutulmuş Eşyalar Bölümüne geliyorum.
Kıyamadım doğrudan çöp kutusuna fırlatmaya, en iyisi burası “Kayıp Eşya Bürosu” . Hem çöpe atılmazlar hem de kimse gelip almaz. Burada sakin sakin oturup diğerleri ile sohbet ederler diye düşünmüştüm. Ama bu kullanılmış eski püskü eşya kalabalığında çok aristokrat durdular.
O zaman yanlış yaptığımı anladım. Onlar buradakilerle konuşmazlardı ki. Baksana şunların kibrine…
Çarçabuk kararımı verdim. Kalemleri tekrar çantama atıp çıktım oradan. Dışarısı çok kalabalık. Günün en yoğun saati. Trafik hercü merc, şimdi herhangi bir arabadaki herhangi tasasız birisi olabilmeyi çok isterdim. Sıradan bir yaşamın içinde sıradan halledilebilir sorunlar için tasalanmak bile mutluluk verebilirdi bana. Yeter ki gelişen olaylar bu kadar sıra dışı ağırlıkta olmasın.
İnsanlar günlük sorunlarını abartmayı seviyorlar sonra onlar üzerine üzülüyorlar hatta anksiyete nöbetleri hâlinde sorunla üzerine asla gerçekleşmeyecek senaryolar yazıp telaşlanıyor, umutsuzluğa kapılıyorlar.
Sonra hayat gülümsüyor ve yeni senaryo yazımında ne derece yetkin olduğunu ortaya koyuveriyordu. Böylece insanlara şikâyet edilen, dövünülen sıkıcı sıradan kurallara boğulmuş hayata bakıp “Aaaa meğer benim hayatım ne güzelmiş “dedirtiyor. Sonra da insafına kalmış. İsterse eski yaşama geri kavuşturuyor, isterse kökten değişimi sürdürüyor.
Bunları düşünerek eve geliyorum. Sabah aceleyle çıkarken televizyonu açık unutmuşum. Bir konuşma programı var. Konuk anlatıyor. “İntihar vakalarında büyük bir artış var. İşin kötüsü sosyolojik eğilimler incelendiğinde rakamların daha da artacağı üzerine tahminler yapılıyor”
Yıldırım çarpmış gibi çökerek oturuyorum televizyonun önündeki koltuğa. Konuşmacı devam ediyor. ”Genç 30-35 yaş arası erkekler en fazla risk altında olan grup. Genç kadınlar için 25-27 yaşları çok dikkat edilmesi gereken zamanlar. Ergenlik dönemini atlatan kadınlar derin depresyon ve intihar riski ile baş etmede erkeklerden daha şanslı görünüyor. Kadınlar genellikle ilaç, zehir vs. maddeleri içerek sessizce gözden kaybolmaya çalışıyorlar. Erkekler ise silahlar, ateşli patlayıcıları tercih ediyor. Ama tersi durumlar da olabiliyor. Söz gelimi bir erkek zehir ya da aşırı doz ilaç kullanarak öldüyse buradan onun çok derin depresyonda olup çevresine veda ettiği anlamını çıkarıyoruz. Ateşli silahla intihar eden kadınların ise geride kalanlara “Beni duymadınız“ mesajını iletmek istediğini düşünebiliriz.
Tekrar yüzü gözümün önüne geliyor. Ne demişti uzman 30 -35 yaş erkek…Kaç yaşındaydı 33-34?
Derin bir üzüntü içimi oyuyor. Kalkamıyorum televizyonun karşısındaki koltuktan. Bu arada merak ettim acılar ne kadar derinleşebiliyor insanın içinde. Düşünüyorum, bulamıyorum bir dip noktası ya da taban düzlemi yok bu işin. Acılar derinleştikçe daha da derinleşiyor insanın içinde.
Koltukta oturuyorum. Elimde bej renkli çanta, çantamda iki pırıl pırıl Scriks kalem. Ne bileyim atamadım işte. Hayat onu çoktan attı halbuki, ben kalemleri atamıyorum. Gözlerim buğulandı.
Biraz sonra yerimden kalkıp çalışma masamın başına geçtim. Oradaki deri kalemliğin içine bıraktım onları. Olmadı. Çok göz önündeydiler. Alıp orijinal kutularına / tabutlarına yerleştirdim. Kendi mezarını kazan soğukkanlı bir katil gibi açtım çekmeceyi. Kutuyu / tabutu da çekmeceye kilitledim. Artık göz önünde değiller. Aniden önüme çıkıp beni kahrımdan öldüreceklerini düşünmeme gerek yok. Bilinçli bir şekilde tutsak ettim onları.
Oysaki O verirken sıkı sıkı tembihlemişti. “Kullanın bunları…” Bilmiş gibi olacakları. Bilmiş miydi yoksa. Olabilir miydi? Yok canım daha neler her şey aniden olup bitmişti. Hayatın bir oldu bittisi daha yaşanmıştı. Yürekleri sıkıştıran, dudakları mühürleyen geride kalanları her gün derin kuyulara çeken hayatın sıradan oldu bittisi. Abartmanın alemi yoktu.
30’lu yaşların başında ölüm nesi vardı bunun abartılacak, durduk yere bir kayanın neşe içinde sabah kahvaltısında cıvıldayan çocukların üzerine düşmesi kadar sıradan bir şey işte.
Kalemleri yabancı bir mekâna öylece kimsesizliğe bırakmadığıma memnunum. Birini sevip ailenizden kabul etmişseniz biraz olsun gözyaşı dökmeyi de göze almak gerekir. Her şeyin bir maliyeti var. Benimsemenin faturası gözyaşı…
Sonra ne mi oldu? Ne olur ki, hayata boyun eğilir. Ben de çıkardım kalemleri çekmeceden, yazdım işte bu anlatıyı …















