
Sabahın ilk ışıkları Güzelçamlı’nın üzerine ağır ağır yayılıyordu. Sokak lambalarının soluk sarı hüzmeleri sönmeye yüz tutmuş, geceyle gündüz arasındaki o kararsız an kasabanın üstüne çökmüştü. Deniz, kıyıya vurdukça kendi içine çekilen bir ses çıkarıyor; ne bütünüyle susuyor ne de konuşuyordu. Bu ara hâl, sabahın en tanıdık ritmiydi.
Tahta iskeleye vardığımda, altındaki balıkların suyun içinde ani dönüşler yaptığını gördüm. Gövdeleri, sabah ışığında bir an parlayıp sonra kayboluyordu. Dalgaların hafifçe salladığı tekneler, henüz uyanmamış gibiydi; ipler gevşek, brandalar yarı açık, güvertelerde geceden kalma bir sessizlik vardı. Küçük bir balıkçı teknesinde yaşlı bir adam oltasını suya bırakmıştı. Hareketleri yavaştı, sanki acele ederse denizi ürkütecekmiş gibi. Elindeki misina, dalgalarla aynı ritmi tutturmuştu.
Yanına yaklaştığımda gözlerini ufuktan ayırmadan, neredeyse kendine söyler gibi mırıldandı:
“Deniz, hep anlatır.”
Sanki daha önce bir yerlerde söylenmiş, kulakta kalmış bir cümleydi; kime ait olduğu önemli değildi, burada durması yeterliydi.
Sustu. Sözü tamamlamadı. Zaten tamamlanacak bir yanı da yoktu.
Bir süre yan yana durduk. Sessizlik, konuşmanın yerini almıştı. Taşların arasına sıkışan suyun çıkardığı ses, uzaktan gelen bir motor gürültüsü, havada kısa bir daire çizip geçen bir kuş… Her şey yerli yerindeydi.
Biraz sonra sahile çocuklar indi. Taş topluyor, birbirlerini kovalıyorlardı. İçlerinden biri, elindeki taşı denize fırlatmadan önce uzun uzun baktı; taşın mı yoksa suyun mu karar vermesini bekler gibiydi. Taş düştüğünde suyun yüzeyinde açılan halkalar kısa sürede kayboldu. Çocukların kahkahası da öyle. Yanlarında dolaşan köpek, bir an durdu, denize baktı, sonra hiçbir şey olmamış gibi koşmaya devam etti.
Rüzgâr ansızın sertleşti. Pazar yerinden gelen sesler çoğaldı. Tezgâhların örtüleri havalandı, kasa içindeki sebzeler yuvarlandı. Bir pazarcı, düşmek üzere olan teraziyi yakaladı; yaşlı bir kadın elindeki balığı sıkıca kavradı. İskeledeki tekne hafifçe yana yattı. Balıkçı, oltasını hızlıca topladı.
Bu kez bana baktı.
“Bazen böyledir,” dedi. “Sonra geçer.”
Gerçekten de geçti. Rüzgâr duruldu. Pazar yeniden kendi sesine döndü. Çocuklar kaldıkları yerden oyuna devam etti. Köpek, biraz önce kaçırdığı taşın izini sürer gibi kumları kokladı.
Sokak boyunca yürüdüm. Tezgâhlarda balık, sebze, meyve vardı. Eller alışverişle meşguldü ama yüzler uykudan yeni çıkmıştı. Küçük bir dükkânın camında buhar birikmiş, içeriden çay kokusu sokağa sızmıştı. Bir tezgahta yaşlı bir kadın, balıkları temizliyordu. Bıçağı balığın üzerinden geçirirken duraksıyor, sonra aynı hareketi tekrarlıyordu. Yılların bıraktığı iz, en çok ellerindeydi.
Göz göze geldiğimizde başını hafifçe eğdi. Ben de karşılık verdim. Kısa, sessiz bir selamlaşmaydı bu; uzatılmadı, açıklanmadı.
İskeleye geri döndüm. Kumda bıraktığım ayak izleri dalgalarla silinmeye başlamıştı. Sardunyaların kurumuş yaprakları rüzgârla hafifçe kıpırdıyordu. Tuzlu toprak kokusu, sabahın serinliğiyle karışmıştı.
Eve dönerken cebimdeki deftere dokundum. Avluda, çiçekten meyveye dönmek üzere olan bir zerdali ağacı vardı. Sayfalar doluydu ama hiçbir şey bitmiş sayılmazdı. Cam kenarına oturdum. Öğleye varmadan başlayan ince bir yağmur, pencereye aralıklı vuruşlar yaptı. Kahve kokusu odaya yayıldı. Dışarıdaki sesler yumuşadı.
Kalemi elime aldım. İskele, balıkçı, çocuklar, pazar… Hepsi yerli yerinde duruyordu. Yazmaya başladım. Sabah, ağır ağır kendi öyküsünü bırakıyordu geride; acele etmeden, izini silmeden.

















