
Mavi gözleri çakmak çakmak ışıldadı, yeni bir şey bulmuş gibi kristaller, diye söylendi. Kendini doğrularcasına kafasını sallayarak önlüğünün, sararmış ceplerine ellerini soktu. Kulak kristalleri yerinden oynamış. Stres ve travmalar hatta vücudun susuz kalması bile… Bir açığımı yakalamak ister gibi gözleri üzerimde.
Ben, ben diye kekeledim. Gözlerimi bakışlarından kaçırıp kapadım. Ancak o zaman kelimeler ağzımdan çıkabildi.
Bilmiyorum, ne… neden oldu.
Gözümü açtım, karşımda bir taş bebek. Küçükken benim de vardı. Dalgalı sarı saçlar, yuvarlak çakır gözler, pespembe yanaklar. Karnına basınca ağlıyor. Bir daha basıyorsun mama diyor. Almanya’ya gelene kadar mama kelimesini hep yemek sandım meğer anne demekmiş. Karnına bir daha basıyorum, gülüyor. Hiç mimik yok. Taş bebek hemşireye gülümsüyorum. Yüz ifadesi aynı. Bebeği yatırınca gözleri kapanıyordu diye düşünürken omuzlarımdan tutup beni o yatırıyor.
Testlere başlıyorum derken ilk defa dudaklarını oynatıyor. Elime bir çubuk tutuşturuyor üstünde bir düğmesi var.
Seslere dayanamadığında butona bas, diyor. Kulaklıklar kulağımda, parmağım düğmenin üstünde.
Şşşşşşşşş…. Basıyorum butona. Dııııııııttttttttt dııııııııııııtttttt….Buton. Grrrrrrrrrr…
Parmağım terliyor, ben butona bastıkça daha korkunç sesler çıkıyor, gittikçe şiddetleniyor. İnşaat başladı artık. Sesler beynimi oyuyor. Beynin kıvrımlarına sıkışmış tüm sesler açığa çıkıyor bu gürültüde. Hayatım boyunca duyduğum en kötü sesler… Birlik olmuşlar sanki, yine bana karşı. Artık kavga edecek gücüm yok. Tüm seslere gözlerimi kapıyorum. Kollarımdan tutup sarsıyor hemşire.
Neden ağlıyorsunuz?
Bu taş bebeğin bana acıdığını, bir kalbi olduğunu düşünüyorum ilk defa.
Bırakın beni, gideyim.
Donuk yüzüyle, beni anlamadığını söylüyor. Eğer o Almanca konuşuyorsa ben nasıl Türkçe gibi anlıyorum. Yoksa Almancayı çok mu iyi öğrendim. Yok canım, bu kadar zor bir dili hayatta beceremem. Elimi göğsüme vurarak, ben ben diyorum. Tarzancayı herkes anlar nihayetinde. Hemşirenin yüzü aynı, ısrarla omuzlarımdan tutup beni yatırıyor. Elinde tuttuğu tablete bir şeyler yazıyor.
İkinci teste geçiyoruz.
Sesimi çıkarmıyorum. Ne söylesem aynı donuk ifade. Vazgeçiyorum derdimi anlatma isteğinden.
Gözüme vr gözlük takıyor. Sanal bir dünyaya geçeceğimi, bu dünyadan kurtulacağımı düşünürken, bir kapakla tüm dünyam kararıyor. Kulağıma küçük bir boru yerleştiriyor. Bir hava akımı başlıyor. Elektrik süpürgesi gibi ama çekmiyor aksine hava üflüyor kulağıma. Evde temizlik yapılır gibi, ne varsa dökülüp havalandırılıyor. Yerlerde uçuşuyor tozaklar. Koltuk altları, pencere pervazları… Oh! Ne var ne yok her şey dökülüyor ortalığa. Beynim duman atıyor. Esas ıstırap bundan sonrası, süpürge kapatılınca. Karanlık bir uçurumdan düşmeye başlıyorum, her şey dönüyor. Hemşire yanımda sürekli Gözlerini açık tut diye sesleniyor. Gözlerim açık mı kapalı mı anlayamayacak kadar koyu bir karanlıktayım. Başım dönüyor, çarpıyorum. Bir boşluktan kendi karanlığıma düşüyorum. Kapkaranlık, gözlerim deri bir göz bandıyla kapalı. Üzerimde kıyafetlerim yok. Görmemek mi yoksa çıplak oluşum mu beni bu kadar tedirgin ediyor, bilmiyorum. Konuşsana diye haykıran adamın pis nefesi burnuma doluyor. İçim bulanıyor. Nerden geldiğini bilmediğim bir yumrukla yere yıkılıyorum. Öğürüyorum. Birden gözlükteki siyah kapağı kaldırıyor taş bebek. Elinde plastik kusma kabı. Tekrar öğürüyorum ama bir şey çıkmıyor.
Bu sefer sağ kulak. Küçücük boru, hava üfledikçe kulağıma, beynimin tüm düzeni dengesi bozuluyor. Yatak yorganlar mutfak dolaplarından çıkıyor. Tencere tabak yatağımdan. Şaşkınlığıma taş bebeğin sesi müdahale ediyor. Gözlerini açık tut! Çiçek bozuğu yüzüyle, kart bir ses ağzımın içine kadar giriyor. Konuş!
Yattığım yerden fırlıyorum. Gözlüğü atıyorum gözümden. Taş bebek şaşkın mı? Yok aynı yüz ifadesi. Şaşkın falan değil, ben ondan daha şaşkınım.
Beni yatırıyor tekrar. Teste devam etmeliyiz diyor. Bu testler zorunlu, yapmak zorundayız. O zaman anlıyorum, Derin Araştırmalar Laboratuvarındayım. Borudan sıcak hava veriyorlar bu sefer. Beynimde şimşekler çakıyor. Şimşeğin tüm elektriği içimden geçiyor. Konuş diyor kart sesli adam. Süpürge makinası kapatılınca yine düşüş başlıyor. Koridorda kollarımdan sürükleyerek çarpa çarpa götürüp hücreye atıyorlar beni.
Pat diye düşüyorum yere. Gözlüğü çıkarıyor taş bebek.
Kendinizi yataktan attınız, diyor. Başka hemşireler geliyor. Öğürüyorum. İçimdeki irinler patlıyor. Yemyeşil kusuyorum. Kollarıma girerek beni koltuğa oturtuyorlar. Pencereler açılıyor. Yüzüme soğuk gerçeklik çarpıyor. Doktor yanıma geliyor. Beyaz önlüğü ve Mengele bakışlarıyla, Testler yarım kaldı, diyor. Su veriyorlar, elimle reddediyorum. Ayağa kalkmak istiyorum. Kalkıp, buradan kaçıp gitmek. İzin vermiyorlar.
Oturduğum koltukta gözlerimi kapıyorum. Kendi sanal dünyamı kendim kuruyorum, dijital gözlüğe ihtiyacım yok. Annemin gülme sesini duyuyorum. Kardeşim yanında bıcır bıcır bir şeyler anlatıyor. Gülümseyerek yanlarına yaklaşıyorum.
Bir el omzuma dokunuyor, yine taş bebek.
İyi misiniz, eğer iyiyseniz eve gidebilirsiniz. Bugünlük bu kadar.
Daha lafını bitirir bitirmez fırlıyorum ayağa. Bir an karanlık, sonra aydınlık. Dönen dünyada adımlarımı dikkatli atıyorum, düşmemek için. Taş bebeğin gözü üstümde, daha temkinliyim. Şu kapıdan bir çıksam, kurtuldum.
Yavaşça uzanıyorum kapıya. Çıkıyorum. Kapı ardımdan çıt sesiyle kapandı. Arkama bakmıyorum. Ben hızlandıkça inşaat sesleri geri geliyor. Sağır olmayı, sessiz bir dünyayı diliyorum. Sesten kaçarken karanlığa yakalanıyorum. Beynimin içindeki tüm karanlık noktalar beni bataklığa çekiyor. Karanlık girdabın içinde dönüyorum. Adımım boşlukta kalıyor, kaldırıma yuvarlanıyorum.

















