
Her şey o ağustos sabahı başladı. Güneş, Glidağ’ın yamacından tam vaktinde gülümsedi. Kızıl kanatlı şahinler gün ışığına binmiş masal kuşlarını andırırcasına ovaya süzüldü. Bulutlar, nazlı nazlı bir o yana bir bu yana salınıp uykudan yeni uyanmış çocukları hayallere davet etti. Altın otları, pembe papatyalar, beyaz hindibalar, çayır melikeleri güneşi selamlamak için birbirlerine fısıldadılar.
Bizim evdeyse her sabah olduğundan farklı bir telaş vardı. Annem Glidağ’ın tepesindeki bulutlara bakıp çayda yuduğu çarşafları rüzgârın kucağına neşeyle terk etti. “Bugün yağmur yok, istediğiniz gibi salınabilirsiniz.” dedi. Gülümseyerek içeri girdi. Kardeşlerim elma ağaçlarıyla dolu bahçede köşe kapmaca oynuyorlardı.
Duvarın içine oyulmuş pencere kovuğuna kıvrılmış; annemi, Glidağ’ı, çarşafları ve rüzgârı izliyorum. Glidağ’ın ötesi yok. Şimdilik…
Babam ilçeye gazete almak için gitti. O saatten sonra rüzgâr daha hızlı esti. Köyümüzün iki kutsalı; kargalarla kavaklar hışırtıyla, cığıltıyla gök kubbeyi şeneltti.
Saatin üzerinde akreple yelkovan kendilerini istedikleri kadar parçalasınlar, burada bizim zamanımız kendi ritminde akar. Hikayelerimiz gibi… Buraların hikayecilerinin şahı Şakiro’dur. Şimdi olsaydı ne güzel anlatırdı. Hey gidi Şahê Denbej, Kevê Ribat!
Ağabeyim bir içeride bir dışarıda. Babam nihayet yaz sıcağında kahverengi yünlü kumaştan takım elbisesiyle ve siyah süveteriyle minibüsten iniyor. Etrafını kuşatıyoruz. Abim gazeteyi aldığı gibi duvarın üzerine zıplıyor. Sayfaları ağır ağır çeviriyor, bir yandan da heyecanla “Burada yok, burada da yok” diye söyleniyor. Dördüncü sayfada istediğini bulmuştu. Sevinçle bağırdı. Kazanmıştı, artık gidiyordu.
Kardeşlerimle odamızın duvarındaki haritayı indirip nereye gidebileceğini tahmin etme oyunu oynamaya başlamıştık bile. İki ay sonra ağabeyimin gideceği yer belli oldu. Artık oyunumuza denizlerle boğazlar da karışmıştı. Ben onların anlattıklarını tekrar ediyordum. Türkçem ilerlemişti. Sanırım bu sayede okumayı da öğreniyordum.
Annem ellerini gökyüzüne çevirip Xuda’ya, Zerdüşt’e, Glidağ’a ve tüm tanrılara şükrediyordu. Babamsa suskundu.
Annem tek kelime Türkçe bilmezdi. Biz duanın uygun yerlerinde yere kapanıp ellerimize aldığımız toprağı yüzümüze gözümüze sürüyor, dua bitince çıplak bacaklarımıza yediğimiz çırpılardan duayla dalga geçilmeyeceğini öğreniyorduk. O sonbahar abim evden ayrıldı.
Annem her gün haritayı sofranın üzerine serip parmağıyla abimin gittiği yolları takip ediyor, Okulun olduğu şehre gelince “Xudê mezıne” deyip duasını okuyordu. Annem “Xudê mezıne” deyince biz hep bir ağızdan “Dayê Xudê mezıne ki bizine” diye dalga geçince terlikler havada uçuyordu. Anlayacağınız her şey yolundaydı.
Sonbahar tükenmiş, karlar Glidağ’ın eteklerinden tüm ovaya yayılmıştı. Ablamla abilerim okula, babam hayvan pazarına gitmişler,annemle evde ben kalmıştım. Gün boyu haberlere bakıp bir şeyler anlamaya çalışıyorduk.
Akşam olunca annem izleyip anlamadıklarını babama, kardeşlerime sorarak izlediklerini kavramaya çabalıyordu. Haberler iyi şeyler söylemiyordu.
Akşam olunca penceredeki yerime sokulup yıldızları, beyaz geceyi ve Glidağ’ı seyrediyordum. İzlediğim hiçbir filmde bu kadar güzel sahneler yoktu. Televizyon büyük şehirlerin sokaklarında bizim sürekli gördüğümüz büyük zırhlı araçları gösteriyordu. Annemin duaları her geçen gün artıyor, karmaşıklaşıyordu. Demek iş bayağı ciddiydi. Bir akşam haberlerde abimin okuduğu şehirde bir kahvehanenin tarandığını, halkın saldırganları yakaladığını, polisin suçluları halka vermemek için kaçırdığını dinledik. Annem beyaz camın karşısında donup kalmıştı. Çünkü üniversite öğrencileri de sokaktaydı. Babam böyle anlarda suskunluğunu bozup anneme kızıyordu:” Koca şehirde senin oğlundan başka kimse yok mu?” Ben ne olduğunu anlayamıyordum.
Kar her zamanki yoğunluğuyla yağıyordu. O haberden iki gün sonra evimizin altını üstüne getirip annemle babamı bir araca bindirerek götürdüler. Komşular damlarda biriken karları kürüyor, biz ürkek bakışlarla olanı biteni anlamaya çalışıyorduk.
Aysız gecelerde gaz lambasının ışığında tavanda uçuşan gölgelerle oynuyorduk. Tavanda kayan her gölgede babamla annem kurtuluyor, ışığın yetişmediği yerlerde hep abim kalıyordu.
Ay ışığının olmasını en çok böyle zamanlarda isterdim. Yeryüzünü maviye çalan bir beyazlıkla sarmalayan gece, bize gölgelerimizle barışık yaşamanın yolunu gösterirdi. Parıldayan kar kristalleri, yazın uçuşan ateşböceklerinin kışın ziyarete gelen akrabaları olmalıydı. O uçuşan ışıklara o kadar çok özlem duyuyorduk ki…Tüm bu karanlıkta kurtlar ovaya iniyor, köpekler köyün içine inen kurtların kokusunu alıp kuytu köşelere saklanırken yanlışlıkla dışarıda kalanların yakarış dolu ulumaları gecenin ayazına asılı kalıyordu. Donmuş seslerin hayaletlerinin tüm gece dolaştığını düşünerek yorganların altında birbirimize sokuluyorduk.
Annemle babam iki hafta sonra geldiler. Geri dönenlerin kaldıkları yerden hayata devam edemediklerini bilemeyecek kadar küçüktük.
Gölgeler yoğunlaştıkça kaybolan gölgelerimizi seçmekte zorlandığımız günler bizi bekliyordu. Okul için evden ayrılan ağabeyime kavuşmamız için tam on iki yıl geçmesi gerekti. Kendi dilimizde öğrendiğimiz acılar yetmemiş olacak ki başka dilleri de öğrendik. Haritada yerini gösteremeyeceğimiz yer kalmamış gibiydi.
Büyüyorduk, büyüdükçe içimizdeki volkan da büyüyordu. İçimdeki volkanın patlamaları babamın zirvesine dayanıp sönüyordu. Şimdilik…
İnsan her şeye alışıyormuş, bunu da yollarda öğrenmiştik. Çamaşırları yine dağın zirvesindeki bulutlara bakarak asıyorduk. Ovada ürünlerin bol mu kıt mı olacağını yine dağ bize söylüyordu. Her şey onun sayesindeydi.
Bir ağustos sabahı gönderdiğimiz abimi, bir mayıs akşamında almak için bin kilometre yol gittik. Abimden geriye iki göz kalmıştı. Otuz bir yaşındaydı, bembeyaz saçları vardı. Bana ait olan o iki gözü doya doya seyrettim. Abimin gelmesiyle annem bütün dillerde dualar etmeye, babamsa sustuğu bütün dillerde konuşmaya başladı. Glidağ’ın bütün dillerinde.
Dönerken geçtiğimiz şehirleri, onları birbirine bağlayan yolları, insanları izliyordum. Sokaklarında, kırlarında gezenlerin bizden haberi var mıydı? Olsaydı keşke!
Tanrılarla arası düzelen annem “Xude Haqe” diyordu. Eh bize de gerisini tamamlamak düşerdi artık.: “Xudê haq e, abê baqe”. Dualarıyla eğlenilmesi anneme artık komik geliyordu.
Kimimiz keçi kimimiz kurbağa oluyorduk. İnsan olmak o kadar ağırdı ki inatçı bir keçi olup dağlarda dolaşmayı; kurbağa olup vıraklamayı içten içe istiyorduk.
Büyüdükçe öğreniyorduk. Herkes bir şeyler yaşıyordu. Yaşadıkları bazen onları yıkıp geçiyor bazen de hayata bağlıyordu. Biz hayata tutunmayı tercih etmiştik. Yaşamdan zevk aldığımız dönemlerde bizi hayata bağlayan şeyin acı mı umut mu olduğunu gözlerimizle birbirimize soruyorduk.
Bizim bitmeyen kutsal acılarımız kozanın içindeki kelebeğin karanlığı kutsaması gibiydi. Dışarıdan duyduğumuz sesleri aldığımız kokuyla anlamlandırıyorduk. Mağaramızda yarattığımız gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir bilgimiz yoktu. O vakte kadar…
O vakit, ağabeyimin on yılına mal olan anda başlamıştı. Kentlerin,kasabaların demir parmaklıkları olduğunu öğrenmiştik. Her kentin ayrı bir kokusu, ayrı bir sesi vardı. Kozadan çıktığımızda gözümüze vuran ışıkla renkleri ayırt etmeye başlamıştık. Hayatımızdaki üç rengin sınırlarında dolaştıkça rengarenk dünyanın hafifliğini de kırgınlığımızı da anlamlandırıyorduk artık. Siyah beyaz ve gri. Bütün hayatımızın özetiydi bu.
Büyüyordum. Evimizin duvarlarını küçülmesinden anlıyordum. Pencerenin içine kıvrılıp dağı izlediğim günlere özlem duyarak iki dirseğimi pervazlara dayayıp dağa bakıyordum şimdi.
Evdeki biz çocuklar okulla buluştukça yollarımız farklılaşmaya başlamıştı. Ablam üniversiteye gitmiş ondan küçükler lisedeydi, bense artık ortaokuldaydım. Kendi zamanımızdan çıkmıştık. Annem Türkçe öğrenmişti. Geçmişe dair değişmeyen tek şey, haberleri hâlâ annemle birlikte izliyorduk.
Dağın ovaya bakan yamacından akan derelerin neden taş kesildiğini ancak bu yaşımda anlamıştım. Büyüdükçe içimde büyüyen yanardağ da büyüyordu. Gece karanlığında gökyüzüne, dağın göğsüne yapışmış ışıklara baktıkça yüreğimi zapt edemeyeceğimi anlamıştım. Bunu ağabeyim de anlamış olacak ki gece seyirlerime eşlik etmeye başladı.
Anlamadığım biz neden başkaları gibi olamıyorduk? Neydi içimizdeki yanardağın öfkesi? Bizim şansımıza gökkuşağında olmayan üç rengin düşmesi tesadüf müydü?
Yeterince büyüdüğüme karar vererek ağabeyime sordum. Gülümsedi. Eliyle saçlarımı karıştırdı, beni koltuk altlarımdan tutup duvarın üstüne çıkarmaya çalıştı, başaramadı.
“Tüh! Geç kalmışız.” dedi
“Ya ağabey ya! Soruma cevap versene!”
“Geç kalmışız dedim ya. İnsan geç kalınca her şeyi yarım yamalak, bölük pörçük olur. Gücün yettiğinde yapabileceğin işleri yapmazsan, zamanı geçince istesen de yapamazsın. Yaşam bütün güzellikleri aynı anda vermez insana. Güzellikler dağıtılırken almazsan sonra kalan kırıntılarla idare edersin. Kırıntılarla da öfkeli, kırık, dökük hayatlar inşa edersin ancak.”
Söylenilenleri anlamasam da hepsini ezberlemiştim. Bütün arkadaşlarım gibi artık ben de anlamını bilmediğim büyük laflar edebilecektim. Bedenime ve ruhuma ağır gelecek bu lafların hâkimi olan dilim kendini mutlu sayıyordu.
Geçmekte direnen zamanın hızını saatlere uydurduğu yıllara gelmiştik. Kendi zamanımızdan iyice çıkmıştık. Sesler, kokular, gölgeler, görüntüler değişmişti.
Başkalarının zamanında yaşamaya alışacaktık. İçimizdeki ateşin gücüyle her şeyi yıkıp yeniden kurabilirdik. Zaman hariç… Biz zorladıkça eğilip bükülüyor, genişliyor, yeniden yine var oluyordu. Biz, onlar, başkaları, hepimiz onun döngüsünde evrilip aynasından geçiyorduk.
Büyüyordum ve her şey gitgide küçülüyordu. Sayesinde büyüdüklerimiz de öyle.
Abimin zamanı bizimkinden ayrıydı, bunu sezebiliyordum. İçindeki yanardağın etrafında esen fırtınalar dinmek yerine gitgide şiddetini artırıyordu. Her gece, haberleri izledikten sonra dalıp dalıp uzaklara gidiyor, duyduklarının ağırlığıyla susuyordu. Dağın göğsünde yanan ateşler bir bir söndükçe abimin gözlerindeki ateş de sönüyordu. Geç kalmışlığın acısı mı, kapanmayan bir yaranın yeniden kanaması mıydı bilmiyorum.
Bir süre sonra gördük ki karşılığı alınmadan ödenen bedellerin yükü çok ağır oluyormuş. Güneş, ani bir kararla bulutları getirmesi için rüzgâra emir verdi. Rüzgâr umursamadan öylece salındı. Dağ rüzgâra öfkelendi. Rüzgâr mahcup bulutları sürükledi. Bulutlar sessizce güneşi perdeledi
O gün Glidağ’ın sayesi, bütün ovayı şehri ve gökyüzünü kapladı. Abim, gözlerinde geç kalmışlığın izleri, şakağından sızan kanla öylece yatıyordu.
Annem bulutlara, rüzgâra, Glidağ’a, Xuda’ya daha önce duymadığım bir şeyler söyledi. Kargalar ötmeyi bıraktı, kavaklar yalvarırcasına kollarını toprağa doğru yatırdı. Rüzgâr bulutlara, bulutlar güneşe, güneş toprağa, toprak zamana tutundu.
Yeniden kendi zamanımıza dönmüştük; düşündüklerimiz, sezdiklerimiz, duyduklarımız ve duyumsadıklarımızla.
Sayede yaşayanların kaderiydi bu. Dağın sayesi, tanrının sayesi, babamın sayesi. O gün tüm tanrıları azat etmeye karar vermiştik. Artık birilerinin sayesinde olmak için sebebimiz yoktu.
*gölge
baq: kurbağa
bizin: keçi
xuda: tanrı
mezin: büyük


















