Masthead header

Öykü: Oda | Şahika Çalışkan                                               

Başlangıçta bir oda vardı. Ve oda, tamamen boş, sessizdi.  Beyaz, bembeyaz duvarları vardı odanın.

Önce birkaç parça eski, kullanılmış eşya kondu içine. Sonra bir kadın… Kadınla birlikte, boşluğun doldurulması tamamlanınca sessizlik de kendiliğinden yok oldu. Çünkü kadın, durmadan konuşuyordu.

Öylesine, kendiliğinden ağzından çıkıvermiş gibi, konudan konuya, cümleden cümleye, bir ağacın dallarına tırmanır gibi atlayan, yukarılardaki dallar iyice incelince yandaki ağaca geçiveren, başka bir ağacın alçak dallarından yukarılara yükselerek durmadan devam eden bir konuşmaydı bu. Bunu yapıyordu; çünkü başka ne yapacağını bilmiyordu.

Duvarların ve kapının dışından başka sesler gelmeye başladığında, kadın durup ne kadar süredir konuşmakta olduğunu düşündü; fakat bir yanıt bulamadı. Susup biraz da diğer sesleri dinlemeyi denedi. Ama hemen vazgeçti. Dışarıdan gelen sesler, öyle silikleşmiş, belirsizleşmişti ki onları duymaya çalışmaktan yoruldu kısa zamanda. En iyisi kaldığı yerden devam etmekti.

Kadın, kendisi oraya gelmeden önce de var olduğunu bildiği duvarlara, sesine yüklediği saygılı bir tonlamayla, bildiği tüm bulut isimlerini öğretmeye başladı. ‘Ben geliyorum’ diyen bir trenin, bulutları dağıtan çığlığını taklit etti. Kışın soğuk havada soluk alıp veren canlıların ağızlarından çıkıp havada donup kalan nefeslerini anlattı. Bulutsuz gecelerde teknelere vuran ay ışığından, sabah çok erken saatlerde, çiçeklerin, bitkilerin üzerlerine konan minik, serin, çiğ tanelerinden bahsetti. Aynı saatlerde, şehrin insanları uykudayken, sokakların, sokak kenarlarında susuzluğa direnen ağaçların, çöp bidonlarını karıştırmaktan yorulmuş kedilerin nasıl birbirleriyle konuştuklarını; ilkbaharda apartmanların önlerindeki ağaçların yeni açan çiçeklerinden tüm sokağa yayılan baygın kokularını; bu kentte, bazı geceler herkes uyuduktan sonra, kentin taşlarının nasıl ağladığını, bu sesleri bir tek, yatağında henüz uyumamış olan küçük çocukların ve sokak köpeklerinin duyduğunu anlattı. Sonbaharın ilk yağmurunda, küçük çocukların, annelerine uydurdukları adımlarından kaçamakla, yoldaki bir su birikintisine atlayıvermelerini; yağmurda şemsiyesini unutmuş yaşlı bir kadının ürkek telaşını; geceleri, yarı sarhoş, evlerinin yolunu tutanların, yalpalayan, titrek adımlarını, son sigarayı eğreti bir şekilde ağızlarına tutturduktan sonra, paketi buruşturup yere atışlarını; sabahın rüzgârıyla, kaldırım kenarlarında dans eden buruşturulmuş sigara paketlerini anlattı. Sonra gökyüzünde süzülen bir kuşun kanat çırpışlarını, sanki gerçekten havalanıverecekmiş gibi mağrur, kendinden emin salladığı kollarının ahenkli devinimleriyle tarif etti. Sıcak yaz gecelerinin deniz, çocuk, közlenmiş darı ve taze demlenmiş çay kokan çimenlerini anlattı. Ağaçlardan atlayıp balkon kenarlarına konan, kimsenin yakından görmeyi başaramadığı ateş böcekleri gibi insan gözüne görünmeden şarkılarını söylemeye devam eden ağustos böceklerinden bahsetti.

Sonra sustu.

Dışarıdan bu kez çok daha güçlü sesler duymaya başlamıştı. Yaklaşan ayak seslerine karışmış insan konuşmaları… Sonra yakından gelen bir kapı sesi, yine konuşmalar —mırıldanır gibi, alçak fakat tok, iki ayrı erkek sesi— sonra yine kapı, uzaklaşan ayak sesleri…

Sesleri, her şeyden bağımsız, sadece sesleri dinleyince, ne kadar da tanıdık geliyordu kulağa. Yağmurun sesi gibi tanıdık. Bu ses cümbüşünü dinlemek istedi bir süre. Fakat yine geldiği gibi kayboldu sesler; birkaç saniyeliğine havada asılı kalan nefesler bıraktılar yalnız arkalarında.

Burada bu oda varsa, odanın bir ‘dışı’ da olmalı, diye düşündü kadın. Belki başka bir oda, tıpkı buna benzeyen.

Yine de şaşılası bir durumdu bu. Kadın, başlangıçta, en başında, sadece bu oda olduğuna emindi. Demek ki sonradan yerleştirmişlerdi o odayı. Ama neden? Buna benzer bir oda varsa, kendine benzer biri daha mı olmalıydı?

Odanın sesin geldiği yöndeki duvarına gidip kulağını soğuk, beyaz betona dayadı. Hiç ses yoktu. Sonra yere oturdu, işaret parmağının eklem yeriyle duvara vurmaya başladı. Arada bir duruyor, sonra tırnağının ucuyla vurmayı sürdürüyordu. Hâlâ ses yok. Belki de yanılıyordu; duvarın ardında bir oda falan yoktu. Duvarın ardında hiçbir şey yoktu.

Bunu anlamanın tek yolunun, duvarda bir delik açmak olduğunu düşündü. Tırnaklarının tüm gücüyle duvarı kazımaya başladı. Dökülen boya ve sıva parçalarıyla birlikte odaya, yağmurda ıslanmış toprak kokusu doldu ilkin; sonra ıslak caddelerin, çimenlerin, erik ağaçlarının, kömür sobasında çıtırdayarak yanan odunların, tozlu kitapların, kolalı dantellerin, yeni yıkanmış çamaşırların kokusu doldurdu içeriyi. Arada bir duruyor, tüm kokuları tek tek içine çekiyordu. Bir ara burnuna yeni açılmış bir gülün kokusu geldi; kazımaya devam etti.

*

“Eve getirmekle hata mı ettik acaba? Hastanede daha mı iyi bakılırdı? Yani belki bir iyileşme umudu…”

Beyaz önlüklü adam, beyaz kapının önünde durmuş, fısıltıyla konuşan gözleri yaşlı genç kadının sözünü kibarca kesti:

“Bakın, sizlerle konuşmuştuk bunu. Tıbben yapılacak bir şey yok. Siz en iyisini yapıp bu odayı da ona uygun hazırlamışsınız zaten.”

Genç kadının yanındaki orta yaşlı adam söze girdi:

“Ama hâlâ yaşıyor. Acaba bu şekilde daha ne kadar…”

“Valla orasını bilemem ama şu anda bile yaşıyor sayılmaz. Yani tıbben hayatta fakat sadece kalbi henüz durmadığı için. Bu kadar dayanması bile mucize. Biz beklemiyorduk doğrusu. Zaten çok yaşlı.”

Sonra sözlerinin ağırlığını yumuşatmak ister gibi, genç kadına baktı.

“İçin rahat olsun kızım, büyükannen bir şey hissetmiyor. Yaşadığının farkında değil.”

*

Duvarı kazıdıkça şimdi de denizin kokusunu almaya başlamıştı. Bir an durup denizi, dalgaları, üzerinde serseri gibi uçan kuşları, bulutları düşledi. Kendini dalgaların yumuşacık kollarına bırakıp güneşle, kuşlarla, balıklarla birlikte, dalgaların onu götürdüğü yere kadar gitmeyi istedi. Yoksa denizin kendisi mi olmalıydı? Karar veremedi. Kazımaya devam etti.

Şahika Çalışkan kimdir?

1971 yılında İzmir Bornova’da doğdum. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden mezun oldum.

Öğretmenlik yaparken bir yandan, çeşitli dergiler için redaktör ve metin yazarı olarak çalıştım. Efdal Sevinçli’nin “Dramatik Yazarlık” ve Hidayet Karakuş’un “Yazarlık” atölyelerine devam ederken bir yandan da düzenli olarak öykü yazmayı sürdürdüm.

Öykülerim daha önce Kurşun Kalem, Sözcükler, Evrensel Kültür ve Afrodisyas Sanat dergilerinde yayınlandılar. 2017 yılında, “Yaşam, Ölüm ve Porselen Bebekler” adlı öykümle 6. Homeros Öykü Yarışması’nda 2.lik ödülü aldım.

Geçen ay Bekleyiş adlı öyküm sitenizde yayınlandı.

edebiyathaber.net (28 Nisan 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r