Masthead header

Öykü: Meis’ten Kaş’a yüzen kaplumbağa | Uğur Ferhat Korkmaz

Ben hiç denizin üzerindeki kaplumbağayı babasına benzeten bir kadın tanımamıştım. Kaş açıklarında yüzen kaplumbağa karşıdan, Meis’ten geliyordu ona göre, kızına selam vermek için Kaş kıyısına kadar gelmiş, sonra hızla kaybolmuştu. Birilerinin en güzel günleriydi o yaz. Ankara’dan Akdeniz’e uzanan yol boyunca sevmediğimiz şarkıları dinlemiş, sonra o şarkıları çok sevmiştik. Denize öyle âşıktı ki beni kendi deniziyle tanıştıracağı zaman kusursuz olmalıydı. Bir sabah gün doğmadan uyandığımda yatağımda yalnızdım. Önce kendi konuşmak istemişti belli ki deniziyle. Hiç planlamamıştık sabahı ama orada olduğunu biliyordum. Yokuş aşağı denize doğru salındım. Bankalar, manav, dondurmacı, hediyelikçiler, bütün dükkânlar kapalıydı. Sokakta kimse yoktu. Hava aydınlandı denize yaklaştığımda. Bir an her şey aydınlıkta ama o karanlıkta sandım gördüğümde. Üstünde gerçekte olmayan bir şeyin gölgesi vardı. Dalgakıranın üzerine oturmuş babasına bakıyordu. Henüz bilmiyordum babasına baktığını ama öyle dedi yanına gittiğimde. Sessizce yaklaştım, henüz güneşten yanmamış omzuna öpücük kondurdum. Gözyaşları öptüm diye mi aktı yoksa zaten ağlıyor muydu hiç bilemeyeceğim. Denizin üzerindeki kaplumbağayı ben gelmeden önce görmüş, hemen fotoğrafını çekmişti. Ben yetişemedim babasına, Meis’ten kaplumbağa kılığında yüzerek gelen o adama. Ama hep inandım, şimdi bile inanıyorum.

O sabah ve sonrasındaki günler mutluluğun gölgesinde geçti hep. Üzülecek bir şeyler arasak da bulamadık. Tüm kalbimizle aradık hem de. Sahip olduğumuz mesleklerimize, deniz kenarında yaşayamayışımıza üzülmek istedik ama dakikaları geçemedi deniz kenarı melankolimiz. Gece yarısı denizi dalgalandırıp ışıklar saçtık gökyüzüne. Balıklara konuştuk, ama sıklıkla şakalar yaptık gülsünler diye. Ben ihtimal vermedim ama ona göre hep gülerek karşılık vermişti deniz canlıları. Denize hep yakından bakmadık, çıktık bir dağ evine kendimizi kaybedene kadar içtik. Bir köy evinde yaşayan adam gibi, ailem için odun, çalı çırpı getirdim. Odunları yaktık, ısındık, hikâyeler anlattık. Bir ara dışarı çıkıp gökyüzüne baktığımda Jüpiter’i gördüm. Bir alışkanlık bıraktım birine dedim kendi kendime, gökyüzünde Jüpiter’i arayacak biri daha var artık. O alışkanlık hep bizimle olacak sanıyordum o zamanlar.

Doktor, kapısı önünde acıdan kıvranan anneme kızınca biraz umutlandım. Kızdıysa kötü bir şey çıkmazdı ağzından. Ama doktorlar böyleydi, biraz önce azarladığı kadına çok değil iki dakika sonrasında, üstelik kadın ağrılar içinde bir sağa bir sola sallanırken hastalığını söyleyecekti. Anneme bir daha bakmadı hastasın dedikten sonra, sadece bana baktı. Bölümün sekreteri ağrı kesici iğneyi sisteme girerken masasının önündeki koltuğa yığıldım. Garibanlık öyle işlemiş ki içimize o acının içinde borcumuzu sordum. Acımız var ama ödemeden gitmeyiz demek istiyordum belli ki.

Üzerinden bir hafta geçmedi annemi hastaneye yatırdık. Tedavi süreci başladı, ağrıları biraz daha dindi ama planlar kaldı aklımızda. Evi değiştirecektik, tatile gidecektik, seramik tencerenin kırılan kapağını sipariş edecektik. Annem daha iyi, yenecek bunu da dedim hep. Hastanenin penceresinden parkta duran oğluna, bana, başaracağım işareti yaptı başparmağını kaldırarak.

O eşsiz yaz biteli tam bir yıl olmuştu. Kaplumbağa oralarda yüzüyor mudur hâlâ diye soramadım bir daha. O zor günlerde işinden dolayı yanımda olamadı. Ama inancım vardı, o varken biraz daha iyi olabilirdim. Ölüm bile bitiremezdi yaşamı, bir kaplumbağa da annem olurdu en kötü.İstanbul’dan döndüğünde hastanedeydim, ağır tedaviler başlamıştı. Eve ya kapının zilini çalarak ya da elimdeki anahtarla girecektim. O an bilmiyordum ama son kez kendi evimmiş gibi girdim içeri. Rimelin siyahı gözlerine akmış şekilde sarılmak istedi. Sarılabildik mi emin değilim. Detaylar uzatır acıyı, o saniyede bitti. Biraz konuştuk, kitaplarımı aldım. Bu süreçte yanında olacağım dedi, mümkün değil dedim. Kitaplarımı aldım, tek yapabildiğim buydu. Portmanto üzerindeki gömleğimi uzattı giy bunu dedi, giymedim. Arabaya giderken anahtarı bulamadım, elimdeki gömleği arabamın üstüne koydum. Sonra ne ara yola çıktım hatırlamıyorum ama arka camda sallanan gömleğimi görünce bir gülme tuttu beni. Gülemedim hemen ama epey eğlendim. Ayrılığımızı haykırır gibi sallanıyordu gömlek arabanın anteninin üstünde. Anlatırım dedim ama kime? Birilerine işte, dost arkadaş, akraba, ne fark eder?

Hastalık ne zaman başlamıştı ki? Ben onunla gizli gizli buluşurken mi? O demeyeyim artık, bir gece vakti tanışmıştık onunla. Gökyüzünde, hem de Afrika üzerinde uçarken. Onu sevdiğimi o metal kuşun gövdesindeyken anlamıştım. Ona deniz kabuğu bulamadığım için öyle mutsuzdum ki sonrasında dünya üzerindeki tüm deniz kabuklarını önüne sersem onu mutlu edemezdim. O yüzden onun ismi artık Gece. Gece’yi çok sevdim, o da beni sevdi. Bitmesi dert değil de anneme üzülebilseydim biraz daha.

Sonucu beklerken annem ağrılarını biraz unutsun gülelim diye babamdan bahsettirdim zorla. Babam hiç çalışmadı hayatı boyunca. Yani en fazla iki ay çalışırmış, sonra sabahın yedisinden kalkılır mı deyip gitmezmiş bir daha işe. Bir de annem işten geldiğinde mahallenin kadınlarıyla oturup dedikodu yaparmış. Ara sıra eline üç beş kuruş geçince de çocuklar yemesin sen ye dermiş. Öyle severmiş annemi. Annem çok kızdı anlatırken ama beni çok güldürdü bu duyduklarım. Öyle bir aşk işte. Aşk ama ne anneme ne de babama yarayan bir aşk. O zaman kimindi bu aşk?

Gece’nin de mutlu bir hayatı olmadı. Babadan yana şansı olmadı. Önce babası Gece doğmadan bıraktı onları, sonra başka babası oldu. O da erkenden göçüp gitti, ama bir kaplumbağa bedeninde en sevdiği denizin üzerinde selam vermeye devam etti kızına.

Hastane bahçesinde Gece’nin gelmesini bekliyordum. Kuzenlerim, teyzem, dayım, iş arkadaşlarım hepsiyle beraber bahçedeki çardakta toplanmıştık. Burak ilk günden beri yanımızdaydı, her zamanki gibi çayları o getirmişti. Bir tane de Gece’ye aldırmıştım, birazdan gelecekti. Telefon çaldı, ilk defa bu hastaneye gelecekti, girişi sordu. Son iki haftada değiştirdiğimiz üçüncü hastanedeydik. Cadde girişine Gece’yi karşılamaya gittim. Gariptir ki onu görür görmez annem iyileşti sandım. Hiç kimsenin gözleri öyle bakmamıştı bana. Dört farklı hematoloji doktoruyla görüşmüştük hiçbirinin bakışı öyle rahatlatmamıştı beni. Sarıldık, bana bir çanta hazırlamıştı. Heyecanla gösterdi içindekilerini. Üşümeyim diye bana aldığı ama hep evde unuttuğum polar ve aç kalmayayım diye atıştırmalıklarla dolu bir poşet. Sen ye hepsini kimseye verme dedi gülerek. O çantanın içi yalnız beni değil, hepimizi ağlatacak bir sevgiyle doluydu. Uzun süre o çantayı taşıdım kalbimde. Her sıkıştığımda öyle bir çanta uzandı bana. Bazen öyle geliyordu ki o çantanın içine girebilsem bütün sorunlar çözülecek gibiydi. Sonra sizi çağıracaktım yanıma, gelin burası güvenli diyerek.

İşte geriye o çantanın gölgesi kaldı. Birkaç gün sonra annem ilk kemoterapisini aldığında onunla evde buluşacaktık. Son dönemler zor geçmişti ikimiz için de. Çantayı anlatacaktım ona. O anda anlatamamıştım çantanın ruhunu, şimdi anlatacaktım, ağlayacaktık belki de mutluluktan. Öyle olmadı. Seyahatten döner dönmez yorgun argın beni salonda karşıladı. Gözleri yaşlı, bitti dedi. Kedilerin birini al dedi, onların yanı senin dedim. Kelimeler ya hızlıca söylendi ya da hiç çıkmadı ağızdan. Birkaç dakikada bitti iki yıllık yolculuğumuz. Elimdeki çantayla kalakaldım salonda. Ne yapacağımı bilemeden o çantaya birkaç kitabını koydum.

Ömer Hayyam okuyorum bu sıralar, iyi geliyor. Şarap değil belki ama ev yapımı biramla selamlıyorum kozmosu. Biraz da mutluyum her şeye rağmen. Biliyorum ki Hayyam’ın ya da ona layık görülen dörtlüklerdeki gibi bu düşüncelerimi canlı kılan her bir hücrem her bir atomum yarın başka bir bedende ya da başka bir nesnede can bulacak. Benden öncekilerle birlikte selamlayacağız sonsuz döngümüzü.

Son bir veda mektubu yazmalıydım. Cümlemi nasıl bitirdiğim önemli değildi ama şöyle seslendim Gece’ye, “Yıldızlar gökyüzünden ve yanından ayrılmasın hiç sevgilim. Sen söylemiştin, şiirimde yazıyordu ‘biz ölmeden bitsin aşkımız’. Senin ölümünden korktuğum için yazmıştım o dizeyi. Demek ki gerçek oldu dileğim.”

Uğur Ferhat Korkmaz kimdir?

1987 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve liseyi burada tamamladı. 2006 yılında girdiği Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema bölümünden 2011 yılında mezun oldu. 2015 yılında girdiği bir kamu kurumunda, kurumsal iletişim biriminde uzman olarak görev yapmakta. Daha önce kısa film ve fotoğraf alanında çalışmalar yaptı. Oggito gibi online edebiyat sitelerinde yayımlanmış öyküleri bulunmakta.

edebiyathaber.net (26 Aralık 2019)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r