Nisan yağmurları yağıyordu. Asfalttaki çukurlara bir avuç su birikintisi bırakacak, delikanlıların yanar dağlı kızları öpme arzusunu uyandıracak kadar… Kenarda bir karga, saçakların altında kalmış kedi mamalarını itinayla gagasına alıyordu. Yerdeki su birikintisinde ıslatıp ıslatıp yiyordu.
Ben bir bahar günü ceviz ağacına binmiş bulutları öpüyordum. Ve öte yandan yaz yaklaşıyordu.

Ocak ayının yolları nasıl uzunsa, mayısın günleri de öyle… Bunca uzunluk… Üzerine kardan yorgan çekilmişçesine…
Yağmur yağıyordu. Beyaz yüzlü bir kızın ince bilekleri gibi… Darmadağın, tiftiklenmiş ruhuma ha babam yağıyordu.
Kargalar bir iki çoğalıyordu mamanın başında. Islak, aç bir kedi geliyordu; halsiz… Var gücüyle çil yavrusu gibi dağıtıyordu kargaları. Kalan mamayı yemeye koyuluyordu. Sen akın ediyordun aklıma; kedi dönüp senin gözlerinle bakıyordu.
Bir sigara yakıp… Akçay’daki o günü anımsıyorum. Kafede çay içmiş, ev kurabiyesi yemiştik. Ne güzel adı var buranın demiştin: “Masal Kafe.” Muhakkak masallara inanan birilerinindir diyerek, kafenin sahibi olan kadını çağırıp sormuştun. Tane tane anlatmıştı, bir masala tutunup yaşadığı şehirden buraya geliş hikâyesini.
Öyle durup dururken, “Ben öldükten sonra bir hayvan olarak tekrar dünyaya geleceğim, biliyor musun?” deyivermiştin. Şaşkınlığım henüz geçmeden… Kafe sahibi kadın kahve getirmişti: “Bizim ikramımız,” demişti.
Kedi, mamasını yedikten sonra ilk merdiven basamağına kıvrıldı. Yavru desem değil… Annesi tarafından terk edilenlerden mi? Belirsiz… Miskinlik örtümü getirip kediyi sardım, balkondaki sandalyenin üzerine yatırdım. Gözlerini ayırmıyor benden. Gıdığını okşuyorum; örtünün altından patisini çıkarıyor. “Senin adın Masal olsun mu?” diyorum.
O, öyle bakmaya devam ediyor. Ben, senden kalan aşkımı yaşamaya…
Öyle ya, hep hüzün değildi buluşmalarımız. Birbirimizi okşayışlarımız… Dünyanın en mutlu insanı olurdum senin bana geldiğin günlerde. Bakışlarında kaybolurdum. Hayatı seninle bulmuş taze genç kalbi gibi çırpınırdı içim. “Bizim de hikâyemiz böyle yazılmış,” derdin. “Bize düşen bu hikâyeyi anlamak…”
Bir gece, birdenbire camları puslanmış meyhanenin en kuytu köşesinde, ırgalanıp duran mavi bir iskemlede… Kimi aklıma, kimi benliğime, kimi gözlerime yaltaklanıp duruyordu. Ne ekinleri biçen köylüler, ne derenin ışıldayan suyu, ne servi ağaçları, rüzgârgülleri… Ne de öptüğüm bulutlar konuşuyordu.
Yokuşlardan iniyordu ceviz ağacı; midem ağzımda… Kâh Bab-ı Ali’den, kâh Mercan Yokuşu’ndan… Vapurlara sevdalı Eminönü’nde, çarşıya yakın en güzel yerde, Galata’ya karşı kökleriyle asfaltı kazıyordu. Ben bulutları öpmeye, Galata hayret içinde bizi seyretmeye…
Bir martı havalanıyordu; denize dargın, gagası kurşuni… Göz kırpıyordu bir tekne, gelip geçene samimiyetle… Sesler birbirine karışıp ekmek arası balık kokusu oluyordu. Güvercinler dans ediyordu. Ceviz ağacı açtığı çukurdan kendine mesken tutuyordu. Yağmur dur durak bilmeden yağıyordu.
Urbasından çiçekçiliği dökülen bir kadın ağlıyordu köşede. On üç, on dört yaşında iki genç yerden topladıkları izmaritleri içiyordu. Kâğıt toplayıcısı Rüstem, havaya küfür savurarak zabıtadan kaçıyordu. Milli piyangocu Selma, gelip geçene umut satıyordu.
İçimde biriken koro sus diyordu. Sen sus!
Kimselere görünmeden inip ceviz ağacından sana geliyordum. Yazdığım tüm cümleleri yağmurun yıkamasından korkarak… Seni bulamıyordum. Sonra dikkatlice seni dinliyordum; sen ise etrafa yayılan müziği… Sabrım saçımı sakalımı beyazlatıyordu. Daha çok sabretmeyi öğreniyordum.
Bir keresinde, “Sevdiğin insan biriktirmektir belki de hayat…” demiştin.
Ben ise sadece seni biriktirdim, kendimi sana emanet ettim diyememiştim. Gözlerinin sıcak bakan koyu kahveliğine, kimseyi incitmeyişine… Ben sadece susuyordum.
Sen o ırgalanıp duran mavi iskemleden usulca kalkıyor, “Başka gece,” diyordun. “Başka bir gece yine gel.” Gözümün önünde böyle böyle kayboluyordun. Bilmediğin, istemediğin kim bilir kimlere…
Bir gündüz vakti çay bahçesinde buluşmuştuk. O zaman anlatmıştın her şeyi. Bilindik gelmişti hikâyen. Anlatış rahatlığın mı demeliyim, yoksa kanıksanmışlığın mı? Hayretler içinde dinlemiştim. İstanbul’a sevdiği ile kaçıp gelmiş, senden başka kadınları tavlayan o pezevenk tarafından satılmıştın. Öyle hissiz bir ses tonuyla devam etmiştin…
Uzaktan tanırdım onu. Aynı kasabadandık. İstanbul’a gider, inşaatlarda çalışır; altı ay veya daha aşkın bir sürede kasabaya döner, bir ay bilemedin iki ay kalır, yine yollanırdı. On yedime bastığım zamanlardı. Bir akşam kasabada düğün vardı; orada yanıma geldi. “Ben…” dedi… İşte o vakit yıldırım hızıyla kalbimin çıkıp ona akın ettiğini hissettim. Sonra gizli gizli buluştuk. Benden on dört yaş büyüktü. Bizim buraların erkekleri yirmi iki, kızları on sekizini geçmeye müsaade edilmeden baş göz edilirdi. “Sen nasıl bunca zaman bekâr kaldın?” demiştim de “Ben artık buralı değilim,” diye yanıtlamıştı.
Ve sonra İstanbul’a gitme zamanı gelince: “Döndüğümde seni alacağım,” dedi. Gitti. O kış kasabaya dönmedi. Bir akşam yemek sofrasında öğrendim ki babam beni amcaoğlu Saffet’e söz kesmiş… Tomur tomur, tombalak, kendini taşıyamayan, bana içli içli bakan kırmızı yüzlü Saffet’in karısı olmak… “Amcanın kanun gibi parası var, tek oğlan; rahat edersin,” dedi, kesip attı. Ruhum kendinden geçene kadar günlerce ağlamıştım.
İşte o vakitler çıktı geldi İstanbul’dan. On gün kalıp dönecekmiş. “Kaçır beni,” dedim. “Peki,” dedi. Şaka yapıyor sanmıştım. Sonra hangi gün, nasıl gideceğimizi kararlaştırdık. Sabah ezanından sonra bahçe çitlerinin gerisinden alacaktı beni. Kurtulacaktım. Sevdiğime ait olacaktım.
Gideceğimizin akşamı, yatsı namazı için abdest alacağım… Tam niyet ediyorum dilimde: “Oy Asiye Asiye…” Tövbe tövbe diyorum, tekrar niyetleneceğim: “Tütün goydum kesiye…” Bir türlü tam tekmil abdest alıp namaza duramamıştım. Yine o gün anımsamıştım; köyün büyükleri anlatırdı: Âşık Veysel karısının kaçacağını seziyor ve aşığıyla yaban ellerde kurda kuşa yem olmasınlar diye, karısının ayakkabısının içine para koyuyor… Sabaha karşı babamlar namazını kılıp yatınca, uyumalarını bekleyip usulca çıkıp ona gitmiştim. Ver elini İstanbul…
Balat’ta onun tek gözlü bekâr evinde yaşamaya başladık. Çok kısa sürede olayın boyası akmaya başlamıştı. Benimle evlenmeyeceğini, beni buraya yuva kurmak için getirmediğini anladım. Her gece biraz daha fazla içmeye başladı. Bazı geceler eve gelmiyordu. Bazı geceler ise eve erkek arkadaşlarını getiriyordu. Bir gece beni peşkeş çektiği arkadaşlarından Harun haber getirdi: “Mustafa’yı şişlemişler,” dedi…
Bu olaydan sonra dönüp geriye bakmaya cesaretim kalmamıştı. Fakat günlerce Saffet’in kırmızı yüzü, iştahla bana bakan gözleri baktığım her yerde dolaşıyor oldu. Sonra bir ay geçti geçmedi, ev sahibi beni kapıya koydu. Yine peşkeş çektiği adamlardan biri tuttu kolumdan. Bunca şeyden sonra kasabaya geri dönemedim. Her gece gittiğim adamlar… Sonrası…
Susmuştun.
Ne diyeceğimi bilemeden, içimden geldiği gibi: “Ben,” dedim, “onlar gibi değilim.”
“Ha siktir,” demiştin. “Erkek değil misiniz, hepiniz aynı… Fakat gönlüm kaydı sana. İçimi kıpırdattın. Sevdim seni…”
Yalvar yakar olsam da geçmişi geride bırakıp gelmemiştin… Rengini değiştiren dünyadan ne kadar kaçınılabilirse kaçmıştım. Başka erkeklerin yüküydü karnıma saplanan. Nereye gideceğimi bilmeden, hiçbir yere gidemeden… Böyle aynı yerde kalakalmıştım. Etrafım hep sen kokmuştu. Sen olmuştu…
Sonra gazetenin üçüncü sayfasında, üzerine yine o gazetelerden birinin serili olduğunu görüp haberi okumuştum. Katil Saffet S.’ın olay yerinde tutuklandığı ve suçunu kabul ettiği yazıyordu…
Yağmurlu bir gün, aynı çay bahçesinde olacakları biliyor gibi: “Sakın beni kimsesizler mezarlığına gömdürme. Herkesin hayatında keşke bir sen olabilse,” demiştin.
Cenazeni üç gün sonra alıp buraya getirdim, Taylıeli Köyü’ne… Severdin sen buraları. “Cennetten bir köşe,” derdin.
Huzur…
Aradan geçen onca yıl…
Ben bu gece, birdenbire camları puslanmış meyhanenin en kuytu köşesinde, ırgalanıp duran mavi bir iskemlede…


















