
Kır saçlı, heybetli, yakışıklı bir adamla bakışıyor gibi hissetti bir an. Gülümseyerek arkasına yaslandı. Daha da gömüldü koltuğa. Manzarayı hızlandırılmış film sahnesine dönüştürerek giden otobüsün camından karlı dağları izliyordu. Kar, yağdığı her yeri güzelleştirirdi. Dağ ise kibrinden ‘seni en güzel ben taşırım’ der gibiydi. Evden çıktığında güneş nazlanıyordu doğmaya. Şimdiyse bu yakışıklı kır saçlı adama göz kırparak ışıldıyordu.
Sigarayı içmemiş de yemiş gibi kokan muavine bulaşmadan binmişti otobüse. Küçüktü valizi. Mümkün olduğunca az şey almıştı yanına. Ne kadar az kalırsa o kadar iyiydi. Koltuğu bulup yerleşmişti. Yanına kimsenin oturmamasını dileyerek. Her gidişinde bir sıkıntı oturuyordu içine. Davetsiz bir misafir gibi. Kapıyı açmak istemiyordu bu misafire ama inatçıydı, yüzsüzdü. Geliyor, günlerce oturuyor, bir de üstüne, hürmet bekliyordu.
Son gidişinde çiçek ekmişti bir kaba. Filizlenen tohumu çıkarıp toprağa vermişti. Kök salsın, köklensin, tutunsun, yerini yurdunu sahiplensin diye. Kendi yapamadığını çiçek yapsın istemişti. Büyümüş müydü, toprağı evi bellemiş miydi acaba? En çok onu merak ediyordu. Babası görse sulamaz, annesi umursamazdı. Bir tek babasını umursardı annesi. Korkudan. Başka şansı olmadığından.
“Ne çabuk unutuyorsun arkanı, burada büyümedin sanki, hiç yaşamadın.” Hep aynı sözler, hep bir iğneleme. Başlamasa yine babası söylenmeye. ‘Hayret, hangi rüzgar attı, sen gelir miydin buralara?’ Bu, babasının hoş geldin deme biçimiydi. Hoş bulamıyordu o yüzden bir türlü.
Yaşamıştı orada, evet, büyümüştü de. Gereğinden fazla ama. Suyunu mu az vermişlerdi, güneş gören yere mi koymamışlardı onu? Kurumuştu burada. Eğreti gibiydi ev sahibi olması gereken yerde. Korunmayan bir emanet. Kapılarda karşılanan değil, hep kapıya yakın oturan. Doğduğun evde ev sahibi olmak için uzun yıllar yaşamak yetmiyordu. Uzun yıllar hissetmek gerekiyordu babanın kanatlarını, annenin şefkatini. Kendi haline terkedilmemek de gerekiyordu. Ağladığında gözyaşını daha akamadan kendi sildiyse, içi ateşken dışı buza kestiyse, kendine başka evler bulmak istiyordu insan. Ağırına gidiyordu bu istenmeyen misafir halleri. Yoruldu tüm bunlardan. Yıllardır aynı yük. Kendisinden önce kokusunu getiren kokarca muavinin mikrofonda daha da tuhaflaşan sesiyle yaptığı anonsla sıyrıldı düşüncelerinden. Yanı hala boştu. Sol tarafı gibi.
Molada hava almaya indi. Uğultulu bir telaş vardı sanki her baktığı yüzde. Varacakları yerde özlemle karşılanacağını umanların mutluluğu yansımıştı yüzlere. İçten içe hem yol bitmesin istiyor, hem de bir an önce bitsin istiyordu. Bu kez farklı olsa ya. Babası kapıda karşılasa onu. Kucaklasa. Annesi koklayarak öpse. Küçük bir çocuğa dönüşse o an. Nazlansa.
Otobüs yeniden hareket ettiğinde gözlerini kapattı. Uyumak ve hiçbir şey düşünmemek istiyordu. Öyle de oldu. Aynı rahatsız edici sesin anonsuyla uyandığında varmışlardı. Küçük valizi elinde, kendini iyice küçülmüş hissederek etrafa bakındı. Her seferinde gurursuz bir umutla bakınıyordu karşılamaya gelen var mı diye. Yoktu. Yine kimse yoktu. Kimsesiz hissetti yine, yeniden. Taksi çevirip adresi söyledi.
Evin önünde inip dışardan evini izledi bir süre. Perde, belli belirsiz oynadı sanki. Annesi bekliyor muydu, özlemiş miydi yoksa? Anneler özler çocuklarını, kızlarını. Özlemeli. Kapıyı çalmadan bahçeye, çiçeğine koştu önce. Başı eğilmiş, yaprakları çer çöp olmuştu. Yağmurdan bile nasiplenmemiş miydi? Valizi bırakıp toprağa oturdu. Gözleri doldu. Kendini sıkmasa, bıraksa saatlerce orda öylece ağlardı. Çiçeği de ev sahibi olamamıştı kendi gibi. Dokunduğu her şey kuruyordu. Kapı sesiyle irkildi. Gözlerinden önce sesiyle karşılaştı babasının. Bir babaya yakışmayacak kadar duygusuz, fazla sakin bir sesle “Yeni adetin atandan önce toprağı selamlamak mı?” dedi babası. Yapma baba, ne olur, yapma artık, bu yaştan sonra yapma bari dedi içinden. Kalktı elini öpmeye eğildi. Tamam lüzumu yok deyip geçiştirdi babası. Doğruldu. Gözleri karşılaştı. Kaçırmadı hemen gözlerini bu kez. Babası küçük bir çocukken de böyle mi bakıyordu acaba? Masum, neşeli, hesapsız olması gereken çocuk yaşlarda da böyle bakıyor olamazdı ya? Onun çocuk hallerini zihninde canlandıramayışı, çocukluğu olmayan adamlardan olmasındandı belki de. Sahi babası kahkahalarla gülebilmiş miydi hiç? Annesini, öfkeliyken, sarhoşken, onu erkek doğuramadığı ve bir daha hiç çocuk doğuramadığı için ya da canı öyle istediği için döverken pişman olmuş muydu? Annesi göründü kapıda. Eşikte bekledi, gelmedi yanına. O an erkek olsaydı nasıl olurdu, bu sahneyi nasıl yaşarlardı diye geçirdi içinden. Annesi koşarak gelir ‘Aslan oğlum, hoş geldin’ der, kucaklar, bir iki adım geriye gidip, kocasına erkek evlat vermenin gururuyla eserine bakardı. Babası da ‘Koçum benim, gururum’ deyip sarılırdı. Özenle hazırlanmış sofraya otururlardı. En sevdiği yemeklerle doldururdu annesi sofrayı. Bundan da ye, bunun da tadına bak diye oğluna değil de asıl kocasına yaranmaya çalışırdı. Babasının karşısına dikilip, hayatını bu evdeki sevgisizliğe, yok sayılmaya feda etmeyeceğini söyleyip okumaya gitmeseydi, şimdi annesi gibi kimin ezik, sinik karısıydı kim bilir. Bir kardeşi olsaydı daha farklı olurdu belki de. Annesinin yanına gitti, eğilip elini öptü. Bir şefkat kırıntısı aradı yeşil gözlerinde. Babasına baktığı gibi uzun bakamadı annesine. Kaçırdı gözlerini hemen. Bu kadar mı korkuyordu babasından? Bu yaşta bile. En çok annesine kırgındı. Onu bağrına basmadığı için.
Hiçbir şey değişmemişti. Değişmeyecekti. Ne bekliyordu hâlâ. Kalbine yine o tanıdık taş gelip oturdu. Hiçbir yere ait olamıyor, hiç kimseye kapısını, kalbini açamıyordu. Kırkını geçmişti ama hâlâ korkuyordu kök salmaktan. Dünyaya misafir gibi gelmiş, misafir gibi gidecekti. Otu çek köküne bak denir ya, çekip bakılacak kökü kurumuştu. Çoktan. Doğuştan.

















