Masthead header

Öykü: Kedili | Ecehan Biçen

Erkek bakışları Firuze Hanım’ı öyle delirtti ki otobüsten beş durak önce indi.

Kasım sabahı. Hava ayaz. Soğuk yüzünü kesiyor, öfkeden kızarmış kulaklarını sakinleştiriyor. Elleri kabanın cebinde, sağa sola bakınarak yürüyor. En az on yılı var, yolu bu taraflara düşmemiş. Şaşkın. Sokak bomboş. Sadece kendi ayak seslerini duyuyor. Yüksek topukları çivi gibi kafasına kakılıyor. Aklında filmlerde izlediği, terk edilmiş şehir sahneleri. Daha kuvvetli atıyor adımlarını. Belki duyan olur, varlığını hatırlayan çıkar umuduyla.

Ara sokaklara girip çıkıyor. Eskiden ucuz diye öğrencilerin kiraladığı ahşap evler iyice köhnemiş. Galiba artık içlerinde oturan yok. Çoğu yıkıldı yıkılacak. Köşedeki tekel bayiden geriye tabelası kalmış. Soluk mavi. Camları kırık. Birileri batan geminin mallarını kaçırmış. İçeride sadece toz, örümcek ağı ve kafası koparılmış bir kuş ölüsü var. Gençlerin nereye gittiğini düşünüyor. Bu sokağın ne zaman boşaltıldığını, mekânların niye kapandığını.

Öğrencilik yıllarını hatırlıyor. Kafelerin sıcağında mayıştığı, barların karanlığında kışkırdığı günler. Her gün tanıştığı yeni insanlar, nehir başka yöne kayana kadar süren sohbetler. Kulağında kahkahalar kalmış. Şişe çınlamaları. Köşe başı öpüşmeleri. Coşkusu her şarkıda mayalanan danslar. Yanaklarını ateş basınca sırma saçlarını eliyle sağa atardı. Gözünde yanıp sönen ışıklar, gülümserdi. Gamzelerini düşünerek. Dudaklarının kırmızılığından emin. Köprünün altından akan suya aldırmadan.

Yan sokağa saptı. Üç beş adım ötede ilk oturduğu ev. Girişte avuç içi kadar bir fare. Onu görünce kapının altına kaçtı. Kafasını kaldırıp üst kata baktı. Camlar kırılmış, yırtık perdeler dışarı sarkmış. Sağdaki pencereden bakmıştı bir gece. Kumral bir delikanlıydı, adı neydi, basamaklarda oturmuş, ağlıyordu. Galiba hukuktaydı. Niye terk etmişti? Sıkılmıştı. “Hayal gücün kıt” demişti. Kendi fakültesinden birini istiyordu. Resim, değilse müzik. Kuralları esnek, ruhu incelmiş birini. Sonra boş verip pencereyi kapamış, uykuya dalmıştı.

Simsiyah bir kedi yaklaşıyor. Karnı içine göçmüş. Durup yemyeşil, çapaklı gözlerini dikti, miyavlıyor. Sevimli değil, vahşi. Sesine başka kediler çıktı. Hepsi birebir aynı. Koro halinde kendisinden hesap soruyorlar. Açlıklarından o sorumluymuş gibi.

İrkilip iki adım geri gidiyor. Gözlerini onlardan ayırmadan, ayıramadan. Aniden hepsi etrafına doluşuyor, bacaklarına tırmanmaya çalışıyor. Tırnaklarını naylon çorabına geçiriyor, tekmelendikçe daha da kuduruyorlar. Firuze Hanım sokaktan birinin geçmesini istiyor. Hepsinin hakkından gelecek bir adam. Yardım bulma umuduyla çığlık atıyor, yalvarıyor. Evlerin perdeleri sımsıkı kapanıyor, farkında değil.

Soluk soluğa. Yanaklarının kızardığını hissediyor. Koltukaltları ter içinde. Arkasına döndü, gelen giden yok. Rahatladı. O canavarları atlatmayı başarmış. Artık peşini bırakırlar. Başka ara sokakta karşılaşana dek. Ama hayır, bundan sonra oralara girmeyecek.

Bir kafenin yanında durmuş. Tabelasına bakıyor. Tahtalarla “Maskara” yazılmış. Son “a” hafif yana yatık. Hayal meyal hatırlıyor burayı. Müdavimi değildi. Yine de zamana direndiği için yakınlık duyuyor. Koltuğuna kıvrılmak, sobanın çıtırtılarını dinlerken sıcak çikolatasını içmek ve masadaki dergileri karıştırmak istiyor. Memleketteyken sadece göz aşinalığın olan biriyle gurbette kaynaşmak gibi.

İçeriye bakıyor. Daha açılmamış. Koyu gri karanlıkta sadece masalar seçiliyor. Camda kendi yansıması. Bordo, melon şapkasına, küt kesimli mor saçlarına bakıyor. Vişne çürüğü kabanına, mor süetten çizmelerine ve mini eteğin açıkta bıraktığı sütun bacaklarına. Çorabındaki deşiklere rağmen gayet şık. Otobüsteki eli nasırlı, kadife pantolonu lekeli adamlara karşı içinde anlayış uyanıyor. Yüzünde hiç değer görmemiş kadınların sönüklüğü yok. Yanaklarında genç kızlık hayallerini olabildiğince yaşamışlığın tatmini, yapabildiğini ve yapabileceğini bilmenin cesareti ışıyor. Lacivert gözlerinde tecrübenin yoğunluğu, doygunluğun getirdiği oturmuşluk. Gülümsüyor.

Yansımasına başka gözler karıştı. Önce sorularla bakan, sonra arkadaş canlısı, kenarları çizgili gözler. Tanıdık. Eskilerden, ayrıntılarını seçemediği kalabalıkların içinden. İki üç adım yaklaştılar. Oduncu gömleği giymiş, iri yapılı bir adam. Elinde paspas, yerleri siliyor. Başıyla içeri buyur etti.

Köşedeki çift kişilik masaya oturdu, sırtı kapıya dönük, etrafa göz gezdiriyor. Tahta sandalyeler, masalar hiç yenilenmemiş. Üstlerinde yılların oyuntuları, kazınıp kalmış isimler, çizikler. Duvarlara asılı karakalemler arada değiştirilmiş. Yoksa kâğıtları bu kadar uzun süre sararmadan kalamaz. Adam sobaya odun atarken konuşuyor. Sesinde yaşıtını bulmanın keyfi. Buralarda hayatın eskisi gibi olmadığını söylüyor. Tek onlar kalmış. Aslında şehrin yeni yakasında yer açmak istiyor ama annesini ikna edemiyormuş.

“Artık zamanın başka şeyler gerektirdiğini söylüyorum ama dinlemiyor,” diyor kibrit yakarken. “Gençliğinin hatıralarına sımsıkı sarılmış bir kere, bırakmıyor.” Maşayla sobanın üstünü örtüyor.

Odunlar tutuştu, Firuze Hanım’ın yüzü sıcaktan kıpkırmızı. Gözleri kapandı kapanacak. Duvara yaslandı, çıtırtıları dinliyor. Sanki anneannesinin evinde. Bayrammış. Ziyaretlerin kesildiği saat. Zorla giydirilen etekten, kilotlu çoraptan kurtulmuş, pijamalarına kavuşmuş. Tüm aile kuzinenin başında, çaydanlık fokurduyor, çocuklar sabırsız, patateslerin çıkmasını bekliyorlar, büyük teyze onları bilmecelerle oyalamaya çalışıyor. Televizyon kapalı. Evde yeterince ses var.

Adam tezgâha gidip arkasından bir torba kestane çıkardı. Elinde meyve bıçağı, hepsini tek tek çiziyor.

“Yer misiniz? Bu yıl daha ilk kez sobayı yakıyoruz. Üstüne geldiniz. Kaynananız sevecekmiş.”

Firuze Hanım hatıralardan sıyrıldı, gülümsedi. Yıllardır kestane yememiş, bu sözü de duymamıştı.

“Siz buralarda eskisiniz galiba. Gülüşünüz hiç yabancı değil.”

Tekrar gülümsedi, gamzelerini hatırlayarak.

“Evet” dedi. “Eskiyim. Epey eski. Pek hatırlanmayacak kadar.”

Kapı sık sık gıcırdamaya başladı. Her açılışında soğuk ve temiz hava yanaklarına vuruyor, onu dinçleştiriyor. İçeride gençler, kimi arkadaş grubuyla, kimi sevgilisiyle. Mırıltılar, yüksek sesle anlatılan maceralar, kahkahalar, tavla tıkırtıları, hoparlörde onları bastırmaya çalışan gitar. Yumak halinde, ağır ama insanın içini ısıtan bir uğultu. Sıcak çikolatasından son yudumunu aldı, saatine baktı. Atölyeye gitmesi gerek, özel ders için öğrenci gelecek. Ancak canı hiç hiç hiç istemiyor. Eve gitmek, pijamalarını giymek, sıcak şarap hazırlayıp pencere önünde içmek varken. Mis gibi tarçın kokusu, vücudunu pamuklaştıran müzikler, dışarıda rüzgârın savurduğu yapraklar.

Öğrencisini aradı, konuşmasına telaş katarak bugünü iptal etmek zorunda kaldığını söyledi. Kızın sesi şaşkın.

“Kötü bir şey yok, değil mi hocam?”

Firuze Hanım düşündü. Bozulan arabasını öne sürebilir. Yalan değil. Acilen servise götürmesi gerekmektedir. Akla yatkın bir açıklama. Cevap vermek için ağzını açacaktı, durdu. Ancak kimsesizler arabaları için bu kadar telaşa kapılır.

“Bir yakınım hastalandı canım, ona bakmam gerekiyor.”

“Çok geçmiş olsun hocam, neyiniz oluyor?”

Yine durakladı. “Kedim rahatsızlandı” diyebilir, kız “Kediniz olduğunu bilmiyordum” derse hemen bir yalan kıvırıverir. Evine gelip görecek hali yok ya. Ama bundan da vazgeçti. Liselilerin gözünde kedili teyze olmaya gelmez. Hemen dudaklarında o alaycı, acımasız gülümseme belirir. Özgüvenini tecrübesizlikten alan küçümseyici bakışlar. Zaten henüz teyze denecek kadar yaşlanmadı. En fazla abla denebilir.

“Arkadaşım” dedi kıpkırmızı dudaklarını büzerek. Sesine sanki saklamaya çalıştığı bir şuhluk verdi. “Çok yakın bir arkadaşım. Ateşler içinde yanıyormuş da.”

Telefonu kapayınca omurgasına ağırlık çöktü, iki büklüm oldu, koltukta kaykıldı. Eve gitmek istemiyor. Buzdolabının vınlamasını, üst kattakilerin gürültüsünü dinlemek, içeride sadece kendi ayak sesini duymak. Erken gelen akşamla beraber epeydir kaçtığı gri ve kömür dumanı kadar yakıcı kasvetiyle baş başa kalmak. Ondan kurtulmak umuduyla televizyonu açmak.

Gözleri adamı aradı, buldu.

“Affedersiniz, ben bir Türk kahvesi alabilir miyim? Şekerli olsun.”

Kahveyi içince yüzü buruştu. Şeker koymayı unutmuşlar. Değişmesini isteyecek ama adam başka masadan sipariş alıyor. Bunu görünce diline kurşun ağırlığı çöreklendi, ağzını bile açamadı. Kendisini neyin tuttuğunu düşünüyor. Hissettiği cevabı sözlere dökemeyecek kadar yorgun, omuzları düşmüş. Gözünde kahverengi paltosuyla yaşlı kadın tablosu. Sağından solundan geçen kırmızı, yeşil, mavi siluetler. Yerde kuru yapraklar. Herkes üstüne basıp geçiyor. Kimse çıtırtılarını duymuyor, onların dallarda yeşerdiği günleri düşünmüyor. Firuze Hanım, içinde bu görüntüyü mutlaka tuvale dökme arzusu, bir yudum daha aldı.

Annesi aklına estikçe falcıya giderdi. Sırf eğlence çıksın diye. Her seferinde de aynı şeyi söylerdi. “Geleceği gördükleri yok ama geçmişi iyi biliyorlar.” Fincanın soğumasını beklerken bu sözleri düşünüyor. Kişi kendi falına bakarsa geleceği görebilir mi? Nedir ki fal nihayetinde? Bize yaşayacaklarımızı mı söyler, biz mi onun söylediklerine göre yaşarız? Geçmişten ders alıp geleceğimizi istediğimiz gibi çizebilir miyiz? Yüzü düşüyor. Biliyor, insan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Karakteri kaderidir. Değişmez, değiştirilemez. Telveler karşı karşıya konmuş iki aynadan ibaret. Aynı süregelen, öyle süregidecek bir hikâyenin ön ve arka cephesi.

Fincanı kaldırdı, içi bomboş. Evirip çeviriyor, hiçbir şey yok. Kahve dibine zamk gibi yapışmış. Ninesi olsa “yüreğin kabarmış” derdi. Kendisi neye yoracağını bilemiyor. “Önüm çok ferah” mı desin yoksa “hayatımda bundan sonra bir cacık olmayacak” mı? Zaten şimdiye dek yaşadıkları bahsetmeye değmeyecek ufak maceralar mıydı?

Canı sıkıldı. Esaslı bir hikâyesi olsun istiyor. Dinleyenin ağlayacağı, güleceği, belki şaşıracağı ama kesinlikle kayıtsız kalamayacağı bir hikâye. “Vay canına, kadın amma da sevmiş” dedirtecek cinsten. Ömrünün sonuna doğru pencereden baktığında gözlerini yaşartan ama yüzünü gülümseten, yaşadığına şükrettirecek anılar.

Çantasından suluboya fırçası çıkardı, tersiyle fincana bir yol çizdi. Yolun sonunda bir adam. Elinde çiçeğiyle bekliyor. Kara kaşlı, kara gözlü. Yanında kocaman kalp çıkmış. Bembeyaz. İçine en ufak çamur bulaşmamış. Ama Firuze Hanım burun kıvırdı. Boyu pek uzun değil. Azıcık topuklu giyse yanında kısa kalır. Doğrusu mu yanında erkek görmek istiyor. Elinden tutup ışıklardan karşıya geçireceği bir çocuk değil. Üstelik kahverengi ceket giymiş. İnsan böylelerinin yanında üç gün kalsa otuz yıl çöker. Hiç uğraşmaya gerek yok, karşısına mutlaka daha iyisi çıkacaktır.

Çıktı da. İkinci yolda boyu posu yerinde, gayet şık giyimli bir centilmenle tanıştı. Beraber yemeğe çıktılar. Restoranın atmosferi gayet şık. Mumlar, güller ve keman. Kırmızı elbisesiyle dans ederken eteği hafifçe salınıyor. Dudakları kor alev. Ancak üç beş öpücüğün ardından evlenme teklifi alınca buz kestiler. Firuze Hanım’ın kafasında şimşek çaktı. Tüm bu romantizm sonu eve, dizi çıkmış pijamalara, boş gözle televizyon zaplamaya çıkacak bir reklamdan ibaret. Kapana kısılmadan kaçıp kurtulmalı. Köprüden önce son çıkış. Ojeli tırnaklarını adamın göğsüne koydu ve sertçe itti.

Fincanın içi çizgi doldu. Nihayet sonuncuda öyle biriyle tanıştı ki ayakları yerden kesildi. Boyu kendisinden bir karış uzun, göğüs kafesi kaya gibi sağlam, gömlek seçimi kendine has ama son derece zevkli, gözlerinin içi yıldızlı, gülümsemesi sıcak, cümleleri yerinde başlatıp bitirmeyi bilen, konuşması derin, “ne gerek var” değil “hadi ne duruyoruz” diyen, rüzgârıyla kendisini de maceralara sürükleyecek bir adam. Beraber dünya turuna çıktılar, çöllerde geceleyip buzullarda geziyorlar. Birbirlerine anlatacak hikâyeleri hiç bitmiyor. Her günleri yeni şiirlere gebe. Dudakları, parmak uçları hâlâ şehvetli. Bir akşamüstü denize bakarken gönülleri ferah, yüzlerinde zafer kazanmışların gururu, aynı anda aynı şeyi söylüyorlar. “Kim ne derse desin, beklediğimize değdi.”

“Affedersiniz hanımefendi”

Tarazlı sesi duyunca içine daldığı fincandan sıyrıldı. Gelen herhalde şu kafe sahibinin annesidir. Kafasını kaldırdı. Karşısında yüz hatları, lacivert gözleri tanıdık gelen, yaşlı, yabancı bir kadın. Yanaklarında derin çizgiler. Yüzünde alaycı, tıslayan bir gülümseme. Dişlerinin çoğu dökülmüş. Kucağında simsiyah bir kedi. Yeşil gözlerini kısıp miyavlıyor, sivri dişlerini gösteriyor.

“Artık burayı kapatıyoruz. Zaten herkes gitti, tek siz kaldınız.”

Ecehan Biçen kimdir?

1986 Bursa doğumluyum. 2009’da Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra yine Bursa’nın Orhaneli ilçesine öğretmen olarak atandım ve görevimi burada sürdürmekteyim. Ayrıca elimden geldiğinde öyküler yazıyorum.

edebiyathaber.net (7 Mayıs 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r