Masthead header

Öykü: Herbert | Nil Saydan

Ablam, Herbert evde yokken çalışma odasındaki bilgisayarda çalışabileceğimi söylemişti. Zaten ne olduysa şu bilgisayardan sonra oldu. Herbert’in odasına ilk kez girmiyordum ancak bilgisayarını hiç kullanmamıştım. Bilgisayar açılana kadar şifreli olacağını düşündüm, yanılmışım, şifre filan yoktu. Üstelik posta outlook’u da şifresizdi. Merak bu ya gelen, giden tüm maillerine baktım, çoğu işle ilgiliydi, birde Stuttgart Hotel Astoria’dan gelmiş rezervasyon bilgileri, üstelik iki kişilik. İş gezilerinde bazen ekonomik olması için çalışma arkadaşıyla oda paylaşılabilirdi, acayip bir durum değildi. Trash kısmını açtım, “Ursula Stein” isminden gelen mailler dikkatimi çekti, çok fazlaydı. Mailleri açıp okumaya başladım, okudukça şaşırdım, inanamadım, tekrar tekrar okudum. Herbert hafta sonu ne kongreye ne Workshop’a katılacaktı, Ursula ile buluşmaya gidiyordu. Ablamın bilgisayarla arası pekiyi değildi, mail de kullanmazdı, belli ki Herbert de ablamın bilgisayarla işi olmayacağından rahattı, yine de tedbirli davranıp İngilizce yazışmıştı. Ursula’ya gelince, bu kadın Herbert’in ya eski sevgilisi, ya da yeni tanıştığı biriydi. Ablama mailleri tek tek gösterip kocasının bir kadınla buluşmak için gitmiş olabileceğini söylediğimde, ablam hemen “kalk gidelim” dedi. Kızdı mı, üzüldü mü anlamadım, ama eşinin onu aldattığını tespit etmeye çok kararlıydı. Sabahın köründe yeğenimi de arabaya koyup, Stuttgart’a gittik. Hotel Astoria şehir merkezinde bir butik oteldi. Lobide oturup kahvelerimizi içip beklemeye başladık.       

Aslında babam küstü ablama, Herbert’le evlendiği için. Ne diller döktü ablam,  Müslüman olacakmış, hem eğitimli, ekonomist, yönetici pozisyonunda, iyi kazanıyor, hem çocukları olursa kesinlikle vaftiz olmayacak, isimleri de Müslüman ismi olacak…  Ama babam Nuh dedi, peygamber demedi, Alman damat da Müslüman olmadı. İnançlarına sıkı bağlı babam, ablamın Katolik’le evlenmesini bir türlü hazmedemedi. Ah babacığım, bak torunun var artık affet ablamı, dedim dinlemedi. Ablam tatile geldiğinde biraz konuşuyor ama içinden affetmedi. Babam kendince fedakârlıklar yaptı, ablam hemşirelik okusun istedi. Ablam güzel sanatlara gitti seramik okudu. Küçük bir esnaf babam, sanattan pek anlamaz ama kızlarının meslek sahibi olmasını önemsiyor, ablama mezun olunca eve yakın bir atölye kiraladı, seramik fırını aldı. Ablam atölyesinde uzunca süre dersler verdi vermesine de mesleğini geliştirmek için hep arayışlar içindeydi. Altı aylığına bilgisini görgüsünü arttırmak, yeni teknikler öğrenmek için Bremen’e staja gitti, gidiş o gidiş, evlendi kaldı. Bizden uzak yapayalnız, sadece Herbert’in ailesi ve arkadaşlarının olduğu bir törenle, fotoğraflarını yolladı, babama göstermedik. Annem, Allah için barışsınlar diye çok uğraştı fakat ikna edemedi babamı. Artık ablam geldiğinde annem biraz daha az ağlıyor, arada kızıyor, ileniyor babama. 

Erasmus programıyla Bremen’deki okuldan kabul geldiğinde çok sevindim. Doktoramın büyük kısmını tamamlarken ablamda kalır, hasret giderir hem de yurda para ödemezdim. Babam nerde kalacağımı sorduğunda, ablamda kalacağımı gizledim, yurtta kalacağımı söyledim. Annem kızdı bana yalan söylediğim için. Ama ablamda kalmam babama ihanet gibi olacaktı, boş ver bilmesin dedim anneme.

Havaalanına beni almaya Herbert’le geldi ablam. Düz koyu kumral saçlı, gözlüklü, boyu ortadan biraz uzun, avurtları çökük, sakalsız, bıyıksız, bembeyaz dişleri var. Nerdeyse çorapları bile ütülü, çirkin değil ancak sinir bir tip, babası İspanyol, herhâlde ondan fazla Almana benzemiyor. Mesafeli, sadece tokalaştı benle, ablamın hatırına onlarda kalmamı kabul etmiş, belli. Sıkı sıkı sarıldım ablama, çok özlemişim. Herbert böyle muhabbetli kardeşliklere alışkın değil, yadırgıyor ablama her sarılışımda. Annemin paketlediği bazı yiyecekleri koklayıp ucundan biraz tadıp bıraktı. Ablam ses etmedi, ama ben alındım.

 Bir keresinde “Dilimizi niye öğrenmiyorsun, zor mu geliyor?” diye sorduğumda, sorma böyle şeyler, der gibi sert sert bakmıştı ablam. O da zaten, “Öğrenmeme gerek yok, nerde yaşıyorsan oranın dilini konuşursun.” Diyerek, küstahça cevaplamıştı. Hâlbuki, yeğenimle İspanyolca konuştuğunu duydum, çocuk küçük ya, ata dilini öğrensin istiyor. Bana göre, bizim dilimizi öğrenmek istememesi, bir tepki. Çünkü babam onu kabullenemedi, o da tam olarak ailenin içine giremedi, dilimizi öğrenmeye çabalamaz. Ablamın bunları dert ettiğini sanmıyorum, zaten huyu suyu da değişmiş. Daha sinirli olmuş, üstelik kuralcı, pazar günü elektrik süpürgesini açtırmıyor, cuma günleri et pişirmiyor, hep balık. Şükür kiliseye filan gitmiyor, ama Herbert de gitmiyor.

Okuldan eve, evden okula gidip geliyorum, vaktim olmuyor ablamla gezip tozmaya hatta oturup konuşmaya. Burada hayat çok erken başlıyor ve erken bitiyor. Akşamları geldiğimde, çoktan uyumuş ev halkı. Hafta sonları da laboratuvardayım, hem deneylerimi hızlı yapmış oluyorum, hem de mendebur Herbert’in suratını fazla görmüyorum. Evlerinde kira ödemeyen kiracı gibiyim.  

Herbert’in kongresi, Workshopu olduğu hafta sonları laboratuvarı asıp erkenden eve gidiyorum. Evlerinin alt katını atölye yapmışlar, doğrusu Herbert kıymış paraya, modern güzel bir atölye. Ablam, haftanın üç günü seramik dersi veriyor. Kısmen de olsa içim biraz rahat çünkü Herbert ablama gözlemlediğim kadarıyla iyi davranıyor, bir dediğini iki etmiyor, yüksek sesle konuştuğunu pek duymadım. Ablamın dolabında iyi marka kıyafetleri, kaliteli takıları var. Yeğenim haftada üç gün özel bir kreşe gidiyor, temizliğe her gün birkaç saatliğine biri geliyor. Tatil zamanları çeşit çeşit ülkeye gidip kazık fiyatlı otellerde kalıyorlar, fotoğraf yolluyor oralardan ablam. Her şeye rağmen ısınamadım gitti bu enişteye, içgüdüsel bir yanılgı da olabilir, bilmiyorum ancak gözüme giremedi bir türlü. Bana göre ablam fena da kazanmıyor, kendini geçindirir. Sıklıkla, keşke boşansa şundan, nasıl çekiyor bu kadar soğuk birini, diyedüşünüyorum.

Lobide zaman geçmek bilmiyor, birkaç çocuk kitabı var, ablam beklemediğim şekilde sakin, kitap okuyor oğluna, çocuk gülüyor, neşeleniyor, bilse babasının ne haltlar çevirdiğini, ama anlamaz ki minik daha. Biraz içim ezilir gibi oluyor yavruya, sinirleniyorum.

“Abla ya, sen bu Herbert’i çok mu aradın, nesini beğendin, az konuşuyor, üstüne üstlük bak çapkınlığı da varmış.” Kızacağını bile bile bu laflar nasıl ağzımdan nasıl da çıkıyor.

 Kızmıyor ablam, “Bilmiyorum, bunca yıldır şüpheli bir durum olmadı, memnundum.”

“Memnundum diyorsun, yani.”

“Evet, öyle memnundum, sana soğuk gelebilir ama değildi aslında.”

“Ablacım, memnun olmak başka bir şey, ama önemli olan mutlu olmak, söylesene, memnun muydun, mutlu muydun, hangisi?”

“İkisi de.” Kestirip attığına eminim, uzatmıyorum. Annemin sözleri geliyor aklıma; “Ablanın hayatını fazla kurcalama, senin amacın bir an evvel deneylerini tamamlamak.”

Hiç flörtü olmadı ablamın, sakin evden okula, okuldan eve geldi gitti. Selim abi vardı uzak akraba, mühendislik okuyordu, arada bir babam yemeğe çağırırdı, çok severdim onu, gerçek abim olmasını isterdim. Ablam da sevdi Selim abiyi ama başka türlü, geleceği günler özenli giyinir, makyaj yapardı. Selim abi bir kere öpmüş onu, romantik ablam iyice sevdi bağlandı. Selim abi ablamı, sevdi mi sevmedi bilinmez, memleketine gidip, ailesinin istediği bir kızla hemen evlendi. Ankara’da gar bombalanmasında öldü Selim abi, kimileri, zaten eski dev-solculardandı dedi, kimi de oradan geçen masumlardan biriydi, dedi. Üzüldü ablam, derslerine verdi kendini, Almanya’ya Selim abiyi unutmak için gitti, biliyorum.

Ben güzel değilim ama ablamı hiç kıskanmadım, hatta ilkokulda, “”benim ablam seninkinden bin kat güzel” diye arkadaşlarıma hava atardım.  On altı yaş büyük benden, ikinci annem gibi. Küçükken çok ilgilendi benle, hep yumuşak, hep sevecendi. Sabırla derslerimi çalıştırdı. Hafta sonları tiyatrolara, sinemalara götürdü. Kitap okuma hevesini o koydu içime, meslek sahibi olayım diye beynimi iyi yıkadı. Lisansı bitirdim doktoraya başladım, hep ablamın etkisiyle, müteşekkirim ona. Ama bir garip olmuş, hemen sinirleniyor, kurallar koyuyor, yeni yemek masası almışlar, üzerindeki kaplama çizilmemeliymiş üstünde çalışmamalıymışım, çamaşır makinesi belli saatlerde, belli günlerde çalıştırılırmış, mutfakta bulaşıkları makineye dizmenin bile kuralları var, üst rafa uzun ekmek bıçağı koydum kızdı. Herbert de öyle, kapıyı yavaş kapat, odanın camı kapalı kalsın, ısı kaybı olmasın, müzik sesini kıs, sürekli ikaz, off bezdiren şeyler, her şeyin doğrusunu hep o biliyor.

Lobide sabırla oturuyoruz, sanki bu otelde kalmaya gelen turistleriz de odamızın hazırlanmasını bekliyoruz. Sürekli kalkıp, dışarı çıkıyorum, dönüp dönüp asansör kapılarına bakıyorum. Herbert belki yukarda değil, belki dışarı çıktılar, karşılaşacağımız ne malum, bilemiyoruz öylece oturuyor, habire çay, kahve, ufak yiyecekler ısmarlıyoruz.

“Abla, sen evlenmeden önce hamile kaldın da ondan mı evlendin?” Oğluna okuduğu renkli çocuk kitabını kapattı, masaya bıraktı. Huzursuz olduğunda, kızdığında hep böyle elindeki işi bırakırdı. Cevap vermedi.

“Ablacığım söylesene, hamile kaldın ondan mı evlendin?”

“Sen hala orda mısın? Kes sesini, seni ilgilendirmez.”

“Çok değiştiğini geldiğim ilk günler anladım, ama beni rahatsız etmiyor.”

“Ne demek istiyorsun, değişsem seni çağırmazdım.”

“Ablacım, beni sen çağırmadın, okuldan kabul aldım, ayrıca sana yakın olabilmek için çok uğraştım.” Sesini çıkarmadı, öylece baktı, halbuki kalkıp bana sarılmasını isterdim, eski zamanlarda ki gibi… Oturdu öyle. Sakinliğini fırsat bilmeliydim.

“Söyle ya sen evlenmeden tatile gittin ya eniştemle, yoksa orda…”

“Saçmalama, bırak artık bu saçma sorularını.” Bırakmadım, çünkü hesaplamıştım, ablam hamile kalınca mecburen evlendi, durum belliydi. Ablam birden fırladı oturduğu yerden, ısrarlı sorularıma dayanamadığından üzerime yürüyeceğini sandım, yeğenimi kucağıma çekip siper ettim. Ancak ablam, resepsiyon masasının önünde bir eliyle küçük bagajını, diğer eliyle orta boylu sarışın, zayıf, mavi gözlü bir kadının elini tutmuş kocasına doğru yürüyordu. Herberti ilk gördüğümden beri ona ısınamamam, açıklayamadığım güvensizlik duygusu, iticiliği, gerçekten çok tuhaftı, yanılmayan içgüdüm ve dedektifliğim sayesinde şimdi ablam yakacaktı çırasını…

edebiyathaber.net (17 Mart 2022)

  • zeynep pınarbaşı - 17/03/2022 - 21:53

    Tebrikler, kalemine sağlıkcevaplakapat

  • Davut Akgün - 17/03/2022 - 22:41

    Çok güzel akıcı ve sade anlatımlı bir hikayecevaplakapat

  • Ali Rıza ÖZER - 18/03/2022 - 11:13

    Akıcı bir dille, gereksiz betimlemeler yapmadan yazdığınız öyküyü keyifle okudum. Kutluyorum.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r