Öykü: Hayat bu | Ayça Kortan

Ocak 8, 2026

Öykü: Hayat bu | Ayça Kortan

Kendilerini yavaşça yere bıraktıklarında yorgun olmayacak yaştaydılar. Buldukları tabure minderlerine yeni görev tanımı verip, terasa yerleştirmek iyi bir fikirdi, bu da eve ilk kez gelen Nergis’indi tabii ki. Tatillerinin ve çizecekleri yol haritasının ilk aşaması bitmişti bile… Uzaktan dalgaların sesini duydukları bu yazlık, yıllar boyu inşaatı süren çokça eksiği olan bir kooperatif sitesindeydi. Sumru’nun ailesinin hevesi çoktan eskise de ev yeniydi.

 İki arkadaş, sabah çok erken saatte, yaklaşık 12 saat süren yolu kat etmiş yorgun bir otobüsten inmişlerdi. Nergis, tüm coşkusuyla “Baksana balıklar, kediler, köpekler, martılar bile sevindiler, hem de henüz tanışmadan.” dedi. Oysa gün yeni ağarmışken, denizle gökyüzünün tam ayrışamadığı, kuşların gevezeliğe başladığı “sıradan” sabahlardandı. Etrafta pek kedi, köpek ya da martı yoktu. Olması gerektiği gibiydi her şey, hava, renkler, kokular, tenhalık, belki de zaman. Ailedeki büyükler tarafından karşılanmama, ikisine de çok iyi gelmişti. Havalarını boş evdeki zorunlu temizlik de bozamadı. Hızlandırılmış videolar gibi kolayca yaşandı ve bitti. Daha doğrusu Nergis, kendinden emin korkmadan hızlıca işe koyuldu. Nasılsa çalı süpürgesine, tozlara ve olaya hakimdi. Çilden renkli olan yüzü, daha da kızardı, tempodan yanakları alevlendi.  Diğeri yalandan bir şeylerle uğraştı, deneyimsizliği ikisinin de aklındaydı. Terasa çıktıklarında sevimsiz komşu yazlıkçının “ah daha ne çok iş var” lafına bile aldırış etmediler. Onlara göre işlere virgül değil nokta konmuştu. Sıra beklenen eşsiz andaydı, hedef sucuklu yumurtaya ekmekler daldırılacaktı.

İnsanlara “Kaç yaşınızda olmak istersiniz?” diye sorulsa, çoğunluğun tercih edebileceği bir yaştaydılar. Sumru “Ne kadar çoklar” dedi yıldızlara bakarak.

Nergis, “Etrafta pek ışık yok, onun için böyle görebiliyoruz. Bizim oralar gibi”. Sanki yıldızlar ve hayat onun uzmanlığıydı. Gecelerden birinde, henüz yeterince atmamış boyundan büyük bir edayla, annesini de böyle şaşırtmıştı. Bildi bileli sızlanan bir annesi vardı. Yine öyle bir gün dayanamayıp kolundan tuttuğu gibi 110 kiloluk kadını balkona çıkartmıştı. Karşı yamaçtaki evleri göstererek “Bak anne! Görüyor musun şu ışıkları, gökyüzündeki yıldızlar gibi ne çoklar. Hepsinde ayrı bir sorun var, yaşanıyor, yaşanacak. Azıcık etrafına bak, farkında ol. Sızlanıp durma nolur!” Donup kalan annenin bu uyarıyla ne yaptığı yıllar sonra bile konu oldu.

“Oralar” Sumru’nun pek bilmediği bir kavramdı, doğup büyüdüğü evden, ailesinden, şehrinden hiç ayrılmamıştı, biraz saftı. Nergis ondan önce gidip geliyordu. Daha doğrusu gidip, orda Sumru’yu karşılıyordu.

“Sence nasıl bir hayat bekliyordu bizi?”

“O neden beklesin ki, biz onu bekleyeceğiz!”

Üniversitedeki bir hocaları, “Ne yapın edin ama dünyada mutlaka bir iz bırakın” demişti.

“Salyangoz gibi…”

 “Ekmek yapın, fark yaratsın, kitap yazın .”

“Okunmasa da. Benimki francala olsun” dedi ve gülmeye başladılar.

“Ya da ansiklopedi.” Gülmeleri için her şey onlardan yanaydı. Dünyanın da taraf tuttuğuna inanıyorlardı.

 “İyi de ne yapacağız? İyi öğrenci, iyi işçi, iyi eş?”

“Kötü eş, tembel, çalışmayan, deli?  “

“Eski devrimciler gibi mi olacağız. Ya da toplum için mi sanat için mi—“

 “Salçalı ekmek yiyeceğiz!!!” En sevdiklerindendi; finaller zamanında memleketten yollanan salçayı Sana yağlı ekmeğe sürüp çay eşliğinde yemek, sonra ender de olsa sırf arkadaşı sevdi diye Nergis’in kıt parasıyla aldığı naneli sigaradan tüttürmek.

Terasta salçalı ekmek yoktu, yıldızlarla geleceklerini paylaşmaya devam ettiler. “Belki de en önemlisi şu, hayatın anlamını bulabilmek için dikkatli olacağız.”

“Dikkat derken?” diye sordu Sumru.

 “O iş bende.”

 “Ama ben bot ve kadife pantolon da istiyorum! Ablamınkinden.”

“Biz neden buradayız, varacağımız, varmak istediğimiz yer neresi?”

“Sahi, neresi?”

“Sahil!”

“Şaka şaka bulacağız, söz sana. Ama ilk önce unutma, tutumlu olacağız.”

Hayat boyu biriktirdi Nergis… Yıllar sonra üniversitede hoca olduğunda o günle kıyaslanamayacak sayıda arkadaşı, tanıdığı, soranı, çokça seveni olmuştu. Enerjisi, neşesi, çözümcü anlayışı herkese iyi geldi, hep nefesi olduğu eşine de.  

“Bu mu, bu mu?” Sumru hayatta sıkça karşısına çıkan bu soruyu diğerinin aksine hiç sevmiyordu. Oysa Nergis çoktan seçmeli hayatı çok eğlenceli buluyordu. Öğrencilerine de dili döndüğünce tercihlerin fark yaratacağını anlatıyordu. “B’yi seçmezsen bak nasıl değişecek her şey. Aklın D’de kalırsa yapacak bir şey yok. Beni dinle, önüne bak.” Etrafındaki kimseye en küçük seçim fırsatını bile kaçırtmak istemiyordu. Dünyadaki herkes bütün şıkları sezebilsin istiyordu. Seçilen önemli değildi ona göre…  Pişirdiği Türk kahvesini tepsiyle getirdiğinde, hangisini istiyorsun diye Sumru’yu fincan seçmeye zorlardı. “Hiç fark etmez” dendikçe ısrar ederdi, “tamam tamam şunu alayım” cümlesini duyana kadar.  “Bak işte fark ediyormuş”, başarısıyla mutlu olurdu. Kanıt severdi, netliği, rol yapmamayı.  Üniversitede çalışmayı belki de bu nedenlerle istemişti, deneme, yanılma, hesap, kitap, tartma, uygulama onun oyun alanıydı. Etrafına uyguladığı bu baskıyı “Ben bilim insanıyım” cevabıyla yumuşatmaya çalışıyordu.

“Bırak kendini. Korkma. Ben tutuyorum. Ayakların değiyor nasılsa. Bak, basabiliyorum”. Ertesi sabah erkenden sahile indiler. Birinin cesareti, öğrenme hevesi, diğerinin deneyimini paylaşma fırsatı öylesine hızlı sonuca götürdü ki, bir günde Nergis batmamayı öğrendi. İşe yaramanın coşkusu diğerine uzunca bir süre yetti.

Okuldan sonra Sumru önce istediği işi bulamadı. Sonra idare edebileceği bir iş bulamadı. İş bulsa torpil bulamadı. Torpil bulsa iş olmadı. Ne istemediğini ailesine vızıldanmayı bırakalı çok zaman geçmişti ki bir devlet dairesine kapak attı, memur oldu. Telefonla da olsa konuşmaya, zaman öldürmeye hep vakit ayırabildi. Okul yıllarında yüz yüze görüşemedikleri dönemlerde de telefonlaşırlardı. Ağabeyi evi aramışsa kaç dakikadır telefonu meşgul ettiklerine şaşmaz, kimlerin konuştuğunu çok iyi bilirdi. Yarım saat sonra eve gelir, hâlâ konuşuyorsun manasında az kızgın bir havayla saatini gösterirdi. Sonra çok kızgınlıkla takvim yapraklarını ileriye sarardı, nafile çabalı günlerdi.  “Bütün gün berabersiniz? Nasıl bitmez anlatacaklarınız?” diyenlere gülüp geçiyorlardı. Gerçekten bitmiyordu. Hava, su, hoca, ders, dizi, bakkal, komşunun oğlu, portakalın cinsi, öğlenki güneş, yengenin kaprisi, babanın yasakları, simidin kokusu, saçın kimyası, reglinin ağrısı, istatistikçinin gıcıklığı, komşu sınıfın yakışıklıları, annenin azarı, kollardaki tüyler, Türkçecinin gıcıklığı, kedinin sorunları, okudukları kitaplar, yine oğlanlar, Teneke Trampet, Japonca kursu, fotoğrafçılık dersi, öğlen yemekhanedeki kötü ıspanak, ayakkabının düğüm tutmayan bağcığı, Kırmızı Beyaz Mavi, elektriklenen saçlar, Uğur Mumcu’nun o günkü yazısı, yetmeyen kredi, haftanın  filmleri, hayalleri, kıkır kıkır kıkır…

Valizlerindeki kitaplar, giysiden fazlaydı bu tatilde. O kadar kendilerini bilmeden yola çıkmışlardı ki. Hadlerini aştıklarını yüksek sesle itiraf bile edemediler. İkisi de okuyabildikleri kadar okuyacak, sonrasında biri diğerine okuduğunu anlatacaktı. Evlerine üç kitap yerine 6 kitap okumanın haksız özgüveniyle döneceklerdi. Bu pratik ve kötü çözüme bol bol gülmekten öteye gidemediler. Sonrasında da hiç kimseyle paylaşamadılar.

“Anlat hadi”, hep anahtar sözcük oldu. Nergis yediği tahin pekmezi öyle bir anlatıyordu ki insanın kilolarca tüketesi geliyordu. Sumru’nun dün domatese zeytinyağı döküp, tuzlayıp bandırdığı taze ekmeği anarken ağzı yerine gözünün sulanması, şaşırtmıyordu ikisini. 1 Mayıs öğrenci pikniğinde gazete üstündeki yiyeceklere yumulan arkadaşları, Sumru’nun annesinin yanlarına koyduğu mavi beyaz pötikareli masa örtüsüne hayretle anlam ararlarken, bunun utancını beraber yaşadılar. Farklı olmayı ikisi de sevmedi, kalabalıklarla anılmayı da.

 Bir erkek arkadaş, onların keyfi bozulmasın, sohbeti bölünmesin diye hep yemeklerini yaparsa, o ilişkide ne kadar terfi edeceğini, sonraki adımlarda korunaklı özel alana dahil edilmesinin ne büyük bir ayrıcalık olacağını keşfetti. Yıllar boyu en sevdikleri biber kızartmasını, yeşil fasulye eşliğindeki pirinç pilavını onun elinden yediler, güldüler, yediler, güldüler…Zaman içinde masadan ayrılanlarla hayata gücenme, yenilgi ve umutsuzluk hali hiç gelmedi değil. Zeminin kaydığı hissedilse de sessizce beklediler. Bir süre. Nergis sağlam basamayınca, uzaktan uzağa Sumru da güçten düştü. Sumru bulamayınca Nergis. Hep geçeceğini öğrendiler. Hep yola devam dediler.

Hayat geldiği gibiydi, onlar da. Asla kaderci değillerdi,  sadece her durumdan eğlenceli bir kare çıkartınca mutlu oluyorlardı. “Siz durum komiğisiniz” diyen arkadaşlarını gülüp geçiştiriyorlardı. Tam kare bulamazlarsa da üçgenin kolaylığını konuşuyorlardı. Galiba en çok da bununla güveniyorlardı birbirlerine. Nergis, okul yıllarında her faaliyeti denemişti. Fotoğrafçılıktan, Japoncaya, halk oyunlarından, makrame kitaplık kursuna kadar. “Dönüştürmeyi öğrendim ben” iddiası hiç geçmedi. Tişörtlerin en üst düğmesini açmadığı yıllarda taşradan yeni gelmişti. Annesi, ismini memleketindeki bereketli topraklara bakıp koymuştu. Kokusu, yanaklarının alı, gözlerinin ışıltısı, cesareti ve neşesi adı gibiydi.   Büyük amfiye ilk adımını attığında bu bahar havasının yanında el emeği örgü kazağı, yine onun takımı olan kalem kutusu, heybesi, ayağında yürüme heveslisi botları vardı.  İlk karşılaşmaları o sıralarda olmuştu. İki güler yüzün buluşması, iki çekingenin tanışması. Ailesinin tek okuyanıydı. Babasının en akıllı kızı, en akıllı evladıydı. En dirayetlisi, okulların birincisi. Büyük şehre üniversiteye yerleşmek için geldiklerinde terminalde yollarını tarikatçı yurtların kurtları kesmişti. Öyle olduklarını hemen anlayıp, hiç pas vermeyen inşaat ustası babasının direncini orada iyice fark etti Nergis. Bu kısacık ret anı, ona hayat boyu yardım etti.

Günlerden bir gün Sumru bambaşka bir heyecanla aradı. “Bir teklif aldım ben!” Sesteki gurur, heyecan, mutluluk, kaygı ve cesaret tınısına göre bu öyle tanıdık bir cümle değildi. Belli ki bir farklılık olmuştu. Nergis’in aklından, duyacağı dışında binlerce ihtimal geldi geçti. “Eski platonik aşkıyla Cihangir’de karşılaştı. Oyalanmak için gittiği yemek kursunda, şefin dikkatini çekti ve iş teklifi aldı. Yıllardır oyaladığı Sinan, bu defa reddedemeyeceği bir öneriyle geldi.” Nergis çok geçmeden bunların olamayacağını sezdi.  “Neeee? Hadi anlat.”

 “Brezilya’daki kuzenimin marketinde güvenilir birine ihtiyaç varmış.”

“Şaka mı bu?”

 “Hayır. Hiç aklına gelir miydi?”

Nergis, “Tabii ki gelmezdi.” diye usul usul yanıtladı. Sumru, neredeyse ilk kez işitmedi arkadaşını. Bunca uzakta, arkadaşsız bir ortamda, bu yaşta yeni bir hayat, telefonun ucundan ona zor göründü. Yaşanacaklar hangisine daha zor olacaktı, bilemedi. “İyi ki” mi deseydi, yoksa hep yaptığı gibi düşüncesini net söylese miydi? Yapamadı, belki de ilk kez. Sumru o yoldan artık tek gitmeyi denemeliydi. İyi, kötü.  

Yıllar sonra yıldızların altındaydılar yine. Sumrular evi oraya gelmeden temizletebiliyorlardı artık. Mis gibi kokan ev, bahçede yanlışlıkla kesilen yasemin, Nergis’in gözünden kaçmadı. Üstünde durmadı. Uzanmaları  için üretilmiş gerçek yataklarla yetinmeyip üstüne kalın ve enli gri süngerleri de koyunca, yaşlarıyla genişleyen popoları “oh” diyebilmişti. Torunun çocuktan tatlı olup olmadığını tartışmadılar bile. Ülkede neler oluyor,  küresel ısınma önlenebilir mi, ne olacak bu ahlâksızlık, yönetmesi en zor olan stres, yeni hobiler ve daha da yeni bel ağrılarından konuştular mı, belki.  Bulamadıkları cevaplarla yine eğlendiler. Sorularının aynı olması iyi geldi… En çok hayatlarına aradıkları anlam arayışlarına güldüler. Hâlâ!  

Yorum yapın