Öykü: Güzel’yeşelim | Ayşe Gizem Güngör

Şubat 9, 2026

Öykü: Güzel’yeşelim | Ayşe Gizem Güngör

Hoş geldin canım, gel gel güzelim. Şeref verdin kız, buralara gelerek. Gel, gir içeri, işte burası da bizim çöplük. Kız şaka bee. Ne çöplüğü? Sarayım burası benim, sarayım. Ee sen taa nerelerden çıkıp geldin benim için. Mutlaka biliyorsundur, elimin hafifliğini, iki kaş ortasında görünen en sarı tüyün bile korkulu rüyası olduğumu. Biliyorsun beni demek, yine de benden dinlemen lazım. Bunları biliyorsun ama bir bu kadar da bilmediğin var, dur sana anlatayım.

Yeşim ben, dükkânın adından anlamışsındır. Güzelleşelim değil bak dikkat, Güzelyeşelim. Güzel Yeşim yani. O kadar emeğim var gülüm, dükkânın adına da güzelliğimi yapıştırmak hakkımdır yani, değil mi? Gel otur şöyle, koltuğun derisi büzüşmüş, eskimiş diye düşünme, otuz üç yıldır kaç kişi gelip geçti üzerinden. Ne yapsın gariban? O da saldı kendini.

Dur bir sigara yakmam lazım. Sen de ister misin? Bak herkese içirmem haaa dükkânda. Sevdiklerime izin var sadece. Mutfağın küçük penceresinden kafalarını uzatıp bizden uzağa doğru üflerler dumanlarını izin verdiklerim. Kapının yanındaki apartman boşluğu var bildin mi? Bir küçük masa iki de tabure attım. İzni olmayanlar da saçlarında balyaj, ayaklarında ayraç çıkarlar, tüttürürler sigaralarını. Bak bu sigara benden sana kıyak. Aman. İyi, peki. İçme. Ölmeyeyim derdiyle, kök salacaksın herhalde sıçtığımın dünyasına.

Kız Gülin, hoş geldin ama hiç vaktinde gelmezsin ki be canım. Yarım saat geçmiş, benim sana verdiğim saatten. Ne olacak şimdi? Neyse, geç geç, tamam. Yetiştiği kadar artık, sen hazırlan ben geliyorum. İşte görüyor musun? Her boka geç kalırlar, kendileri bekleyince de kıyamet kopar. Neyse ben bilirim onun ne anlatacağını, şuradan bir kırmızı balon alayım da onun derdinin dermanı ancak o olur. Bakıp durma aval aval balonlara, gelince anlatırım. Sen izle etrafı, burada hikâye çoktur, seversin.

İşte, görüyor musun? On beş dakika diye girerim şu ağda odasına yarım saatten önce çıkamam. “Yeşim Abla iki dakika şuramı da aman iki dakika buramı da…” Al al biter mi bunların kılları? Ama yok anlatamazsın. Kapıda bekleyen var mı yok mu? Kimin umurunda. Balonları mı soruyorsun sen? Dur önce Gülin’den gelen siyah balonu koyalım yerine. Biri sordu mu balonları, ben babamı hatırlarım ama asıl hikâye Döndü’de. Her defasında erken gelirdi dükkâna, yarım saat bazen bir saat oturur izlerdi geleni gideni. En son, bir gün durdu duramadı belli, sordu. “Yeşim Abla, ayıptır sorması da için şişmedi mi be? Gelen anlatıyor, giden anlatıyor.” Sonra, nasıl der sizinkiler, hah, bana bir aydınlanma geldi. Ayyy nasıl da yakışıyor ağzıma bu laflar değil mi? İşte ben de o gün dedim kendi kendime. Hakikaten şişti içim haaa, içim şişeceğine balonlar şişsin. Nasıl ama havalı değil mi? Dur bakalım sana ne renk lazım? Önce onu bulalım.  Bir mavi… Biraz özgürlük hikâyesi lazım sana. Yanına da bir gri. İhtiyaç olursa iki gri hatta. Bildiklerini anlatacak biraz yürek, sonra da özgürlüğe hareket edecek cesaret. Anlatacaklarım bunlarla sarıp sarmalayacak seni.

Fatoş gülüm, gel. Hoş geldin. Keselim mi sadece? Yoksa fön de var mı? Sanki manikürün de gelmiş uzat bakalım. Kardeşinin düğünü varsa bekle, haftaya yaparız manikürü, daha temiz olur. Bir de tırnaklara inci tozu, oh mis. Şimdi moda bu. Kız Allah seni bildiği gibi yapsın. Sus, sus da geç. Ben geliyorum.  Buna yeşil lazım mesela, ondan da bana hep yeşil kalır. Daha girmeden bilirim işte bunu. Bir gün gelir “Abla benimki evli çıktı.” Der. İki ay sonra bi bakarsın yine ağlıyor. İş arkadaşı “Sen bana üç ver, ben onu beş yaparım,” demiş, bilmem kaç bin almış bundan. Sonra hoop kaçmasın mı deyyus? Hep inanır, hep kandırılır. Bol bol yeşille giderim ona, bir türlü bulamadığı güveni vereceğimi umut ederek.

İşte kadınlar en çok bunun için gelirler buraya. Saçmış, manikürmüş, ağdaymış… İşin bahanesi. Gelirler ki; kendilerinden daha yorgun, daha üzgün, daha aldatılmış, belki dövülmüş, atılmış, satılmış hikâyeler dinlesinler. Kendileri de anlatır. Ne yaşamışlar bütün bir hafta, bütün bir ay neler olmuş. Hep kendi haklılıklarını kanıtlayan hikâyelerin başrolü olurlar. Kocasını bastıkları ofisleri, çekmecelerden paralarını yürüten gündelikçileri, alt komşunun evinden gelen kavga seslerini. Analarına babalarına dökemedikleri kinleri, iş arkadaşlarının yüzüne edemedikleri küfürleri sayarlar bir bir. Tüm insanlığın toplamından büyük, kendi kişisel ahlaklarından bahsederler. Şişer, şişer koca bir balon olur. Ben ne hissedersem onun rengini alır. Koca bir balona dönüşür, yapışır bu dükkânın isli tavanına. Ben de zaten onun daha kapıdan girişinden anlarım, ne renk lazım ona bilirim. Anlatırım uzun uzun, bak bilmem kimin başına neler gelmiş, neler çekmiş. “Seninki de dert mi kız?” derim. Sonra, hepsinden sonra… Tüm bu balonların biriktirdiklerini dinledikten sonra da işlerini halledip bir oh çekerler. “Oh be! Şükürler olsun. Benden beteri de varmış.”. Sonra balyajından yeni çıkmış saçlarını savurarak ve pek tabii tavanıma bir yeni balon da eklemiş olarak tıngır mıngır giderler. Şimdi bunları sana anlatıyorum ama dedikodu sayma. Yurdum insanının huyudur. Seni sevdiğini göstermek için başkasının dedikodusunu yapmak. Belki ben de başka başka yerlerde insanların birbirlerini sevdiklerini kanıtlamaları için anlatıyorumdur sana. Kim bilir. Ben bilmem. Ay bak, filozofluk desen var kız.

Şimdi sen bu kadar yüklü balonla ne yapacağımı merak ediyorsun değil mi? Kimsenin taşıyamadığı bu yüklerle, güzelleştirmek için salonun tavanına balon diye astıkları bu dertlerle ne yapacağımı gel de göstereyim sana.

Yanık saç kokusunu bilir misin? Ben çocukken, hatta say ki bebeklikten. Annem keserdi saçlarımı. Önce bakır tasa zeytin yağını doldururdu. Sarı incecik dişli bir tarak. Ben sanırdım ki her bir dişinde ayrı bir iğne, canıma canıma batan. İşte o ısırması için icat edilmiş tarağı önce tastaki yağa batırır sonra dibinden tarardı saçlarımı. Tarağın başını azıcık eğip dibinden uçlarına hınçla tarardı. Ben de derdim ki anam bilmez sevmeyi, ama sever. Sever de böyle sever. Sonra örerdi sıkı sıkı. Gözlerim kulaklarıma değerdi. Öyle sıkı. En sonunda… En sonunda örüğün ucundan tutar, keserdi. Kör makasın metal soğuğu ensemi ürpertir, ürperti karnımı bücüştürürdü.

Saçım uzadı, annem kesti. Saçım uzadı, annem kesti. Saçım uzadı, annem kesti.

Annemin, neden bilmem, benden intikam aldığını düşündüğüm bir ayine dönünce bu iş, haah, dedim. Bu kadın beni sevmiyor. Üvey anne mi? Kız Allah seni, hiç güleceğim yoktu. Annem, anam işte. Babamın tek karısı. Ne üveyi. Bizzat ondan düşmüşüm.

Sonra benim bu öz anam. Kız bak hâlâ gülüyorum, üveymiş. Çakmağı uzatsana şuradan. İşte, anam o kestiği saçları salondaki yüklüğe gizlerdi. Saçımın tekrar uzamasına kadar. Her gece. Ama bak, her gece. Uyumadan hemen önce, başka evlerden annelerin çocuklarına anlattığı masalların sesi gelirken benim annem alır beni karşısına oturtur. Ya ocaktan ya sobadan azıcık çalı tutuşturur, yere çökerdi. Yüklüğe koyduğu kesik örgüden yedi tel alır. Yakardı önümde. Yedi tel saçın her birini ayrı ayrı. Hemen tutuşur dersin saç. Kıvılcım değdi mi bir tele hop tutuşur erir saniyesinde. Ama uzun gelirdi bana. Kokardı. Yanık saç. Hiç bilemedim. Gözümü yaşartan, o damlayı akıtan, genzimi yakan yanık saç mıydı? Anamın büyüsü mü? Bilemedim.

Kız küllük arkada, versene.

Şimdi gel benimle. İnelim şu merdivenlerden. Karanlık ama alışacaksın şimdi. Hah açıldı mı gözlerin? Tiksinir misin kıldan, saçtan? Güldürme beni. Ne demeye geldin o zaman buraya. Al sana hikâye. Ne hikâyesi, destan. Beğenemedin mi?

Büyüler bulaşır. Akı karası ayrılır ama. Anamdan bana kaldı elbet büyü. Bak on üç yaşımdan beri doğrultuyorum herkesin ensesine bir makas. Bak burada hepsi. Saçlardan bir tepe. Tepe az. Belki de dağ. Ama ant içtim kendi kendime. Söz verdim Allah’ıma. Kimseciklerin genzini yakmadı benim biriktirdiğim saçlar.

Her akşam, gün biter mi bitmez mi anlamaz ya hani insan. Hani güneş de vardır ay da. Göz kırparlar birbirlerine inceden. Hani gölgeler silinir evlerin duvarlarından. Gökten gelen ışık huzme olur da bir saç telini tuttun mu göğe doğru ak mı kara mı bilmezsin. Ben de başlarım yakmaya. Anam gibi yedi değil, sayısını bilmem. Tek tek, usul usul yakarım. Yukarıdaki balonlardan getirir, usulca açarım ucunu bağladığım yerden. Önce içime içime çekerim. Tüm kadınların derdini, kederini ciğerimin en dibine kadar çektiğime emin olduktan sonra yaktığım saç tellerine usulca üflerim. Yanık saç kokusunu bilir misin? Dumanı da incecik, çalı. Ben üflerim, saç yanar. Kadınlar boyalı saçları, cilalı tırnakları evlerinde uyurken ben dertlerini üflerim yanık saçların üzerine. Hafiflesin tüm kadınlar, bağrı yanmasın da işte. Ne olursa.

Ben, anamın büyüsünün bana miras kalışına ağlıyorum. Sen sus. Önce kalemi bırak elinden, saçlarını ör ve al şu çakmağı. Sıra sende.

Yorum yapın