Masthead header

Öykü: Gölge | Hülya Aydın

Cemre girmiyor artık rüyalarıma…

Harç ödemek için sırada bekliyorum. Önümde bir çift var.  Parayı erkek ödemek istiyor, kadın öfkeyle eline, koluna tokatlar indiriyor adamın. Nihayetinde kadın ödüyor. Adam, suç işlemiş bir kedi gibi geri çekiliyor. Kadın, ömründeki tüm öfkesini o ana sığdırmış gibi… Onları öyle görünce, “dilekçeyi bile avukata ben hazırlatıyorum, gidip Okan’a imzalatıyorum ve adliyeye teslim ediyorum” hayıflanmasından sıyırıyorum kendimi. Anlaşmalı ve medeni şekilde oluyor diye içimden seviniyorum…

Kendimi bildiğim ilk andan, yedi yaşıma kadar ilk arkadaşımdı Cemre. Ona da anneannesi ve dedesi bakıyordu, bana da. Onun da annesi uzaktaydı, benim de. Onun da adı Cemre’ydi benimde. Aramızda bir yaş fark vardı. O daha büyük görünürdü, ben küçük… Ahenk içinde oynar, her şeyimizi paylaşırdık birbirimizle. Aramıza bir üçüncü oyun arkadaşı girdi mi, ben geri çekilirdim o da bir süre sonra onunla kavga eder yine ikili oyun dünyamıza geri dönerdi. O dışa dönüktü, ben içe…

Dilekçem işleme konuluyor. Yirmi gün sonrasına gün veriyorlar. Okan’ın işyerine uğrayıp, ikram ettiği çayı içerken ona da söylüyorum. “Hakkımızda hayırlısı” diyor. Akşam yine aynı çatı altına gideceğiz oysa. Medeni olmak için elimizden geleni yapıyoruz…

Oturduğumuz sokakta karşı karşıyaydı evlerimiz Cemre’yle. Sonra başka bir muhite taşındılar. Yetişkin oluncaya kadar onunla çok seyrek bir araya geldik. Benden önce evlendi, düğününe gittim. Benden önce çocuğu oldu evine bebek görmeye gittim. Oyuncak bebek hediye ettim nedense…

Mahkemenin verdiği gün gelip çatıyor, artık mahkeme salonunun önündeyiz. Mübaşirin ismimizi okumasını bekliyoruz. Önümüzde üç çift olduğunu anlıyoruz. Bu esnada Okan ile sohbet ediyoruz. Diğer çiftlerin yanlarında avukatları var, bizim yok. Zaten dilekçemi de akrabamız olan bir avukata hazırlatmıştım. Anlaşmalı olunca avukata ihtiyaç olmadığını izah etmişti bana.   

Ben evlendiğimde Cemre artık aynı şehirde değildi. Eşinin işi dolayısıyla başka şehre gitmişti. Artık telefonla bile görüşmez olmuştuk. Aradan yıllar geçmişti, eşi ülke çapında tanınan bir doktor olmuştu. Televizyonlarda ve basında sık sık adı geçiyordu.  Ben onu kalbime gömdükçe, bu ünlülük bana onu hatırlatıyordu tekrar tekrar…                   

Mübaşirin ismimizi okumasını beklerken annem arıyor. O ana kadar aldığımız karara soğukkanlı yaklaşmasına rağmen telefonda ağlamaya başlıyor. “Bu sadece işin formalitesi anne, biliyorsun üç yıl önce aldık bu kararı” diyorum. “Ben hep umut etmiştim tekrar bir araya gelirsiniz diye ama şimdi kesinleşecek” diye ağlamasına devam ediyor. Telefonu Okan’a veriyorum, Okan da onu teselli etmek için bir şeyler söylüyor. Kabullenmekten başka çaresi kalmıyor annemin…

Kan ter içinde uyanıyordum Cemre’yi gördüğüm rüyalardan. Üç yıl öncesine kadar sık sık görüyordum. Git gide seyrekleşiyor yok olmaya yüz tutuyor… Mekanlar değişik olabiliyor, rüyada başka kişiler olabiliyor, ama başrolleri hep aynı kişiler. Cemre ve kocası Bülent her rüyada ayrılıyorlar… Niye kan ter içinde kalıyorsam? Kabus değildi ki bu rüyalar…

Mübaşir isimlerimizi okuyor. Mahkeme salonuna giriyoruz. Hakim her ikimize de kararımızın dilekçedeki gibi olup olmadığını soruyor. Her ikimiz de evet diyoruz. Boşanmamıza karar veriyor. Tüm bunlar olurken sadece beş dakika gibi bir süre geçtiğini fark ediyorum. Bir imza beş dakikada atılıyorsa, beş dakikada neden silinmesin ki diye düşünüyorum. İmzanın ne önemi vardı ki? Önemli olan gönüllerimizdeki imzalar değil miydi?

Bazen çoktan ayrılmışlar da, Cemre’yi yalnız ve üzgün görüyordum rüyamda. Bazen Bülent ile konuşuyorum, bana Cemre’yi kötülüyor. Bazen yan yana görüyorum onları ama aralarında görünmeyen bir uçurum var. Velhasıl hep ayrı görüyorum onları… Cemre başka bir şekilde asla girmiyor rüyama… Cemre’nin telefonunu kaybettiğimden aramıyorum onu. Telefonuna erişmek için çaba da harcamıyorum. Ortak tanıdıklarımızdan kocasıyla mutlu olduğu haberlerini öğreniyorum bir şekilde. Bir yandan da kapının arkası bilinmez, kim bilir, belki de mutsuzdur Bülent ile diye düşünüyorum.

Mahkeme salonundan çıktıktan sonra “Şimdi ne yapacağız?” der gibi birbirimize bakıyoruz Okan’la. Çıkış kapısına doğru yol almadan önce, hediyelik eşya satan bir mağaza görüyoruz adliyenin içinde. Merak edip giriyoruz. El yapımı gümüş takılar;  satranç takımları, boncuktan yapılmış objeler çok ilgimizi çekiyor. Satıştan sorumlu genç kadın; ülkenin dört bir yanındaki hapishanelerde mahkumların yaptıkları ürünler olduğunu söylüyor bize. Mardin hapishanesinde ipek ve gümüşle yapılmış kolye ve bileklik setine takılıyor gözüm. Okan beğendiğimi anladığı gibi, bana hediye olarak alıyor. Bende ona satranç takımı almak istiyorum. Fiyatına bakıp cebimdeki parayı düşününce yetmeyeceğini anlıyorum. “Bu takımı sana sonra alacağım tamam mı?” diyorum…

Yıllar sonra Cemre ile konuşuyorum telefonla. Eşi Bülent’in, medyadan öğrendiğim telefonuna mesaj yazıyorum. O mesaj üzerine Cemre beni arıyor. Anılarımızdan bahsediyoruz. Onun yumurtanın sarısını, benim beyazını sevdiğimizden bile… Evliliğinden, mutlu olduğundan bahsediyor. Ben de ayrıldığımızdan bahsediyorum. İnanamıyor. “Siz birbirinizi çok severdiniz, herkes ayrılırdı siz ayrılmazdınız” diyor. “Öyle oldu işte” diyorum… Rüyalarımdan hiç bahsetmiyorum ona…

Adliyeden çıkınca şehrin sevdiğimiz bütün yerlerini geziyoruz. Öğle yemeği yiyoruz. Çarşıdan alışveriş yapıyoruz. Beğendiğim bir elbiseyi bana hediye ediyor yine Okan… “Bugün böyle olsun, bugün bizim jübilemiz olsun” diyor. Yılların bıraktığı güzel anılarımızın hatırına itiraz etmiyorum. Aklımda hep güzellikler kalsın istiyorum. Güzel bir akşam yemeği yiyoruz ve yine aynı eve dönüyoruz… Ertesi gün, çoktan hazırlanmış eşyalarımla, başka şehre yerleşmek üzere yola çıkıyorum. Vardığımda sağ salim geldiğimi haber veriyorum Okan’a. Bana “tel süzgecin ikisini de götürmüşsün, bari birini bıraksaydın” diyor. 

Demiş miydim? Cemre rüyalarıma girmiyor artık…

edebiyathaber.net (23 Eylül 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r