Masthead header

Öykü: Boş kovan | Tuğba İnceoğlu

Ormandaki toprak dar patikada yürüyordum, akşam olmak üzere. Yerde duran ezilmiş boş kovanı görünce aldım.Avcılar! “Bu mevsimde bıldırcın avına çıkılır kızım,” diyen sesin yankılandı kulaklarımda. Zihnimde yıllar öncesinden kalan bir kare belirdi; sen pötikareli örtünün üstünde oturmuş av hazırlıklarını yapıyordun; boş kovanlar, küçük kutuların içinde barut ve saçmalar, yuvarlak keçeler, tapalar, ölçekler, minik tartı, sıkıştırma makinesi, bel fişekliği ve az ötede divanın üstünde çift namluluğu tüfeğin. Bense karşında yerde oturmuş seni izliyordum her zamanki gibi. Kırık plastik kısmını parmaklarımın arasında evirdim çevirdim, altındaki metal kısmı bile zedelenmiş. Iskalamış adam. Adam mı acaba? “Kadınlar ava çıkmaz!” Neden diye soramamıştım sana, mavi derin bakışlarınla karşılaşınca.

Tanımadığım bir kuşun sesi yankılandı ormanda. Ürperdim. Gecenin yaklaştığının haberini verdi bana. Pantolonuma kuruladım ezilmiş kovanı, çamurları üstüme bulaştı, cebime attım. Parmaklarımın çamurunu da sildim aynı yere. Toprak patika ıslak, su birikintileri dolu. Plastik çizmelerim ağırlaşmış, altları çamur kaplı.

Bu yağmur kokan ormanın taptaze havasından vazgeçmek istemiyorum. Hızlanmalıyım. Ben kadın değilim ki, küçük bir kız çocuğuyum, diyememiştim sana. Hem ne fark eder burada, bu ormanda kadın veya erkek olmak? Neden öyle düşünüyorsun dede? Toprağın altından çıkıp cevap veremezsin tabii.

Ayağım yerdeki bir dal parçasına takıldı, sendeledim ama düşmedim. Kolay düşmeyiz biz! Siz öyle sanırsınız… Sizlerin yaptığı çoğu şeyi bizlerin yapamayacağını düşünürsünüz ama yaparız biz. Biz kadınlar!

Sık ağaçların ardında karaltı gördüm gibi geldi. Durdum. Tüm dikkatimle baktım. Hareket yok. Bir ağaç diğer ağacın dibinde, diğeri onun dibinde, bir diğeri de onun… Peş peşe, yan yana dizilmiş binlerce ağaç. Dalları birbirlerine dolanmış. Gecenin grisine bürünmeye başlayan orman oyun oynuyor gözlerime. Rüzgâr esince birbirine dolanmış bu kütle yavaşça sallandı. Hışırdadı. Dallarda kalan su damlaları kafama, yerlere düştüler. Rahim kıskançlığı hep bunlar! Ataerkil toplumun söylentileri…

Elimle üstümdeki damlaları silkeledim, yoluma devam ettim. Parçalanmış bir kovan daha yatıyordu az ötemde. Burada birileri fena bir karmaşa yaşamış. Kovanı aldım, soğuk. Kokladım, barut kokusu çoktan uçup gitmiş. İçinde barut olan o minik metal kepçe kocaman parmaklarının arasında kaybolurdu. Kendin boşaltırdın kepçedekini fişeğin içine. “Şu yuvarlak keçeyi uzat bakayım.” Kahverengi olanlardan birini verirdim sana. Alıp elimden fişeğe sokardın. “Sakın çok sıkıştırma, ne çok sıkı ne de gevşek olacak.” Sanki büyüyünce ben avcı olacağım. Saçmalık! “Sıra saçmalarda. Gramına çok dikkat et! Tam otuz gram olmalı bıldırcın vurmak için.” Neden öğrettin bana bunları? Bende mi hazırlayacağım fişeğimi seninle ava çıkmadan önce? “Üstüne karton kapağı kapattık mı tamamdır.” Nasıl heyecanla beklerdim, sıkıştırma makinesine koyayım, ben sıkıştırayım diye. Yine kendin yapardın. Bitirince ışığa doğru tutup bakardın, ben de seninle beraber. “Breh breh tam oldu be!” Gözlerim parıldardı o an. Uzatırdın bana hazır fişeği. Bel fişekliğindeki yerine yerleştirirdim. Elimdeki parçalanmış çamurlu kovanı yere attım, diğeri hâlâ cebimde.

Bak karanlık ormanda tek başınayım. Kulübeye gidiyorum. Korkmuyorum da değil! Korkuyorum. Karanlık başlamak üzere, hava soğuk, hava ıslak. Ayağım dolanıyor kopmuş dallara, çamurlara girip çıkıyorum. Yanımda av tüfeğim de yok, arkadaşlarım da! “Kadınlar ava çıkmaz!” demeden önce sen, kaç defa sormuştum; “Beni ne zaman ava götüreceksin?” diye. Hep “daha sonra” demiştin. Çok sonraları bir gün, bana hediye ettiğin düdüğü, ben kırdıktan sonra söylemiştin: “Kadınlar ava çıkmaz!” Çok düşündüm neden çıkamayız diye. Belki arkadaşlarından dolayıdır beni hiç yanına almaman. Onların söylediklerinden çekinmişsindir; “Ava kız çocuk getirilmez!” Belki de onlardan beni korumak istemişsindir. Kim… Çığlık gibi bir ses yankılandı ormanın derinliklerinden. Patikanın kenarındaki ağacın gövdesinin yanına saklandım. Kulak kesildim. Hatırlıyor musun sen bana kırmızı plastik bir düdük vermiştin, ben de sana oyuncakçıdan aldığım siyah düdüğümü. Çok beğenmiş yanına almıştın o gün ava giderken. Bense evde seni beklemiştim her zamanki gibi. Beklerken evin girişindeki o küçük avluda oyun oynamış, oynarken de kazayla üstüne basıp kırmıştım. Hemen toplamıştım dağılan parçalarını. Avdan dönünce ufak bir kırıntısını gördün, hemen anladın. Çok kızdın bana, çok. Emanet ile ilgili bir şeyler dedin ama anlamamıştım o gün söylediklerini, bugünse hatırlamıyorum. Çığlık tekrar etmedi. Devam eden rüzgârın uğultusundan başka ses yok, kalbimin gümbürtüsü hariç.

Tahminimce az kaldı kulübeye, kulübemize. Üç, bilemedim beş dakika daha hızlıca yürüyeceğim. Hava siyah karanlık olmadan oraya ulaşmam gerek. Sırt çantamdan fenerimi çıkardım. Cesaretimi topladım, saklandığım yerden çıktım. İki adım attım, yağmur başladı, rüzgâr durdu. Artık seni düşünemem dede, patikaya dikkatimi vermeliyim. Hızla devam etmeliyim yoluma. Fenerin aydınlattığı ışıkla dalların, çukurların engellerine takılmadan ulaştım kulübemize. Eski kapıyı açtım. Gıcırtısı ormana yayıldı. İçerisi karanlık. Tozlu. Yer yer örümcek ağları sarmış eşyaları. Ama olsun hallederim ben. Önce gaz lambasını yakarım sonra sobayı… Gün doğmadan tertemiz yaparım burasını.

edebiyathaber.net (15 Mayıs 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r