Öykü: Bir Missisippi, iki Missisippi, üç Missisippi… | Ezgi Akyıldız

Ocak 29, 2026

Öykü: Bir Missisippi, iki Missisippi, üç Missisippi… | Ezgi Akyıldız

Beni tanıyorsun. Biraz zihnini zorlarsan hatırlarsın. Bu aralık güneşinde, şu karşındaki sandalyenin sahibi gelsin diye beklerken ben çıkıp geldim. Bilmem kaçıncı nesil olan bu kafenin asker yeşili duvarlarına diktin gözlerini. Nazarından anlıyorum, beni hakikaten hatırlıyorsun!

İlk karşılaştığımız gün, dün gibi aklımda. On dokuzundaydın. Hayalini kurduğun akademiye kapağı atınca rahatlarım sanmıştın. O işler o kadar kolay değildi. Üç kuruş harçlık yetmeyince, işte şimdi oturduğumuz kafeye çok benzeyen kampüsteki kafede işe başladın yarı zamanlı. Üçüncü gün müydü ambulansın kırmızı mavi ışıkları gözlerini kamaştırdığında? Beni kafede gördün ama acilde tanıştık. Eminim kalbinde kimse benin kadar yer etmedi. Hatırla diye geldim o uykusuz geceleri – birlikte sabahlayalım diye.

Avcunun terlemesini heyecanına veriyorum. Solukların sıklaşmasın hemen. Bunca yıl sonra bulmuşum seni yine, kalbini hızlandırmadan kalkıp gideceğimi mi sanıyorsun? Dikleştin mi sen sandalyede? Güldürme beni! O zaman çökmedi mi omuzların benim hissettirdiklerimle?

Kemik gözlüklerinin tam da kulağının arkasını acıttığı yerle oynuyorsun. Demek gözlük takmaya başladın? Benden kaçmak için sığındığın okumaların hediyesidir kesin bu. Sevk edildiğin psikiyatriste benden bahsederken “Uzun kızıl saçlı, afet bir kadın. Zülüfleri boynuma dolanıyor ama,” demiştin. Şimdi bakalım nasıl anlatacaksın beni sağda solda. Anlatacak mısın? Delikanlılık bitti unutma; erkek adamın omuzları çökmez.

Garson tabağı masaya bence de biraz hızlı bıraktı. Siparişi verirken kibarlığın sıkıtlarında gezinirken dozu fazla mı kaçırdım. İnandırıcı olmuyor işte, yıllar önce de söyledim sana! Sahte güldüğünü hayatını çiçek bahçesine çeviren o kadı da anlayacak. Bakalım ne kadar dayanır sana? Kasada duran esmer ellerinden kayıp gitmişti gözaltların morardıkça. İnce bir telde yürüyorsun, bunu aklından çıkarma. fazla yüksek buluyorsun. Yan masadaki kahkaha, kulağına gereğinden yakın geliyor. Hepsini tek tek kaydediyorsun, çünkü ben ayrıntıyı severim. Benimle paylaşacaklarını biriktirmeye başladığına göre uzun süre misafirinim.

“Geçecek,” diyorsun içinden. “Bir Mississippi, iki Mississippi, üç Mississippi…” Ya bırak Allah aşkına! Avrupalı mı oldun sen yirmi yılda? Son bıraktığımda sohbetlerimizin kaçırdığı uykuları yakalamak için kara kara koyunları çitin üzerinden atlatıyordun. Americanoya geçince işler değişmiş. Ayrıca “Git artık!” deyişlerini, bana böyle seslenişlerini bilirim. İkimiz de susarsak, ben sıkılır kalkarım sanıyorsun. Oysa ben sessizlikten beslenirim. Senin ketumluğun işime gelir.

Saate bak, on dakikaya gelir seninki. Belki de gelmez ama, o kadar sıkıcısın ki dalıp gitmelerin canına tak etmiştir. Olamaz mı? Olabilir. Onlarca çakıl taşı yutmuş gibisin. Ama bence bu durumun benimle hiçbir alakası yok. Çok sigara içiyorsun, bekâr hayatının sana verdiği yetkiye dayanarak getiren götüren uygulamalardan yemekleri dolduruyorsun midene. Annen gibi kansere yakalanmış olabilir misin acaba? Rahmin yok ama miden var, gırtlağın var, ciğerlerin var.

Dizinin titremesini masanın altına saklamaya çalışıyorsun. Çevrene bakıp herkesin seni izlediğini düşünüyorsun. Kimse bakmıyor, biliyorsun. Başarı ve görünürlük için ruhunu şeytana satman gerekse satarsın sen. Ama ben varken bilmekle yetinemiyorsun tabii, hissetmen lazım.

Bu sefer en mutlu hissettiğin anda geldim, fark ettin mi? Gülüşün tam yerine oturmuştu, her şey yolundaydı. Kara kara lekelerle dolu hayatını temize çıkaracak bir aşka rastladın. Kaybedecek çok şeyin var artık. Evden çıkmadan prizlerin fotoğrafını çekmeye, emin olmaya benzemiyor âşık olmak. Kendini fotoğrafla kandırırsın da sevgilinin hisleri hayalet gibi fotoğraflarda görünmez. Asla emin olamazsın. Söyledim sana, çok sıkıcısın.

Merak etme. Beyaz önlüklülerin adımı bilmesi beni yok etmez. Yıllar sonra böyle hiç beklemediğin bir zamanda çıkıp gelirim işte. Kapıyı da çalmam; zaten anahtarım var. Gelir otururum karşındaki kadife sandalyeye. Göğsünü seçmem boşuna değil. Orada yatacak yer kalmadığı için geldim; beni ciddiye al.

Kapıdan giren kızıl saçlı kadın sevgilin demek. Ellerini tutma, terlediğini anlayacak. Titremeni durdurup sarıldın boynuna. Cesarete bak! “Hemen buradan çıkalım mı?” dedin.

Kadın ikiletmedi. Kedi olalı bir fare tutmuşa benziyorsun. Kapıdan çıktığında hava soğuk değil ama sen öylesin. Adımların düzensizleşirken elini uzatıyor sana. Hiçbir şey sormuyor; soruların bende işe yaramadığını biliyor. Sadece sarılıyor sana. Göğsünü onun göğsüne yasladığında bu sefer ritmim şaşıyor. Nabzını saymana gerek kalmıyor artık; o sayıyor. Kulağına fısıldadığı kelimeler yeni değil, tanıdık: “Geçiyor. Bak, geçiyor. Sen güçlüsün ve ben yanındayım.” Beni tanıyor o. Bir zamanlar ben de onun göğsünü daraltmışım belli ki. Bu yüzden elini sırtında biraz daha uzun tutuyor, avuçlarının sıcaklığını hissediyorsun montun üzerinden; kaçmana izin vermiyor. İlk kez bir başkası giriyor aramıza. Yeşil yeşil reçetelerden, koridorlardan, siren seslerinden başka bir şey; ilk kez başka birisi. Şimdilik gidiyorum ama giderken kulağına fısıldamaktan da geri kalmıyorum: “Geleceğim; bu kadın ellerini bırakınca gelip gönlündeki tahta yine ben kurulacağım.”

Yorum yapın