
“Dosya başvurunuz için teşekkür ederiz. Yaptığımız değerlendirmede dosyanızı…”
“Pardon teyzeciğim ne yapıyorsunuz? Parkta başka yer olmadığı için yanıma oturdunuz. Ama bu size benim elimdeki telefona resmen tepeden uzayarak, benim özel mesajımı yüksek sesle okuyabilme hakkı vermez ki!”
Söyler söylemez bu çıkışın fazla olduğunu düşündü ve az da olsa pişman oldu. Ne yapacağını bilemeden telefonundaki ekranın kararmasına izin verdi.
İkisi de ses çıkarmadan öylece oturdular. Kısa bir süre.
“Vermez biliyorum. Eskiden daha paylaşımcıydık sanki. Bizim zamanımızda mesela otobüslerde gazete okurduk…Çok keyiflidir aslında.”
“…”
“ Hımm bilmeyebilirsiniz tabii.”
Tam sakinleşmek üzereyken yine dayanamadı “Ne alakası var! Yaaa bir de yüksek sesle—”
“Sesli okursam daha iyi anlayabiliyorum.”
“?!”
“Amaan muzurluk ettim, özür dilerim. Yazılanı merak ettim hepsi bu… Çok şanslısınız.”
“Nedenmiş o?”
“Sizinle şu anda ilgilenen biri var yanınızda.” Gülümseyerek konuya devam etti “Endişeli ve üzgün görünüyorsunuz. Bir de yalnız. Çaresiz gibi. Şaşkın olduğunuz da belliydi. Umutsuzsunuz çocuğum.”
“Yok artık!”
“Öyle.”
…
Aslında şehrin sıradan bir parkında, bir hayli eskimiş bir bankta yanında oturan yaşlı kadının bir başkasının mesajını okumaya çalışmasından daha ilginç bir şey vardı. O da Ali’nin bu mesajdaki cevabın yapay zekaya yazdırılmadığına inanmasıydı. Üzgündü doğru. Yalnız ve umutsuz olduğu da yanlış sayılmazdı. Peki çaresiz miydi?
“Şehrin en güzel bankı, en güzel havası, en güzel ağaçları ve en güzel kuşları burada. Söyledim size şanslısınız.” Ali, kulak hizasında güzel kesilmiş eflatun coşkulu saçları bukle bukle görünen yaşlıca hanımın okumasını engellese de öteki susmaya niyetli görünmüyordu.
Yine de ikisi de bankı terk etmedi. Sınavda yanındakine kağıdını göstermek istemeyen bir öğrenci refleksiyle kendine doğru döndürdüğü telefonuna tekrar odaklanmaya çalışan Ali, bir ara başını kaldırdı etrafına baktı. Belli ki okuduğu her sözcüğe anlam katmaya çalışıyordu. “Teşekkür ederiz” deniyordu başvurusu için. Bu iyi bir şey olmalıydı ama yetmiyordu sevinmesine. Tekrar telefonuna indirdiği bakışlarının, dibindeki kadının çoraplarına takılmasına engel olamadı. Yeşil, turkuaz, rubi kırmızısı ve mor çizgili çorapların altında, sarıya çalmış beyaz lastik tabanına rağmen gücünü ve işlevini son ana kadar korumaya kararlı, azimli spor ayakkabılar gördü. Taş gibiydiler, evet gerçek anlamdaki taş. Gördük, geçirdik, yılmadık ve hâlâ buradayız havası Ali’yi gülümsetti. Belli ki, sahiplerinin seksenlik genel görünümü, yetmişlik hareketli havası, yirmilik ışıltılı gözleri, değerini yükseltiyordu.
Renkli çorapların üstünde hemencecik ütülenmiş gibi duran ama zaten ütüye ihtiyacı olmayan dokusuyla rahat, beli lastikli spor bir pantolon vardı. Üstünde de bir ceket. Ama kendinden beklenen ciddiyeti tiye alan bir işçilikle kotarılmış kalın özel bir ceket. İlk göze çarpanlar, zıt kutuplar gibi duran pötikare ve belirsiz puantiyeli parçalardı. Dağdan toplandığına yemin ettirecek canlılıkta duran kır çiçeği desenli kumaş parçalar, hepsinin arasını buluyor gibiydi. Bütün parçaları sihirli bir şefkatle çerçeveleyen ördek başı yeşili biyelerdi. Cekete bakan Ali’nin bu kadar detayı fark etmediği belliydi. Tabii ki kırkyama olduğunu da anlamamıştı. Görmemişti bile.
“Bahara az kaldı, çok güzel.”
Yine şaşkınlıkla etrafına baktı Ali.
“Şu dallar daha geçen hafta sakin sakin bekliyorlardı. Bak şimdi kuşlarla flörte başlamışlar.”
“Dallar mı?”
“Dallar.”
“Henüz ocak.”
“Onu diyorum ya bahara ne kaldı şurada.”
“…”
“Şu az ötedeki yaşlılar evinin saatinin gelmesini bekliyorum. Her hafta arkadaşlarımla orada buluşuyorum. Eskiden bu semtte oturuyordum. Sonra ayrıldım, başka şehre, başka semtlere gittim. Mahallenin meşhur salı toplantılarına katılmaya çalışıyorum. Duymuşsunuzdur belki.”
“Hayır.”
“Bakmayın duymayan çok insan var…Mesut Beylere de ben haber verdim. Safiye ve Köksal’a da.
“…”
“Bu bankların tek kişilik olanlarını da bir ülkede görmüştüm, bir zamanlar. Neresiydi hatırlayamadım.”
“Keşke bizde de olsaymış…”
“Ben istemezdim.”
“Onu anladım.”
“Bayılıyorum bu parkın köpeklerine. Ben aslında buraya uzak oturuyorum. Otobüsle buraya gelmek, benim için bir haftanın en güzel etkinliği. Kızım dışarda yaşıyor. Yurt dışında yani.”
“…”
“İçine kapanmışsınız belli ki. Benim de öyle bir dönemim oldu. Yıllar önce yoga sınıfında ilk derste pırt yaptığım o anı hiç unutmadım mesela.”
Ali’ye biri bu cümleye bu kadar güleceğini söylese, inanmazdı. Olmuştu bir kere.
“Gençlik işte, haklısın. Bir daha devam etmedim, başlamadan bitti yoga benim için. Nefes al, ver, al, ver doğru yönlendirmeyi beceremedim bir türlü. Başlayanlar nefeslerini tutuyorlardır hâlâ.” Anlatımını aniden kesip hızla ayağa kalktı. Yine yaşını aşan bir çeviklikle üç adımda karşılarındaki küçük çöpün yanına gidiverdi; bırakılmış bir çift terliği görmüştü bir kere. Göz ardı edemezdi. Ters dönen teki ayağıyla düze çevirdi. Asker gibi bir hizaya soktu. Ve iç huzuruyla geri döndü.
“Birinin işine yarar belki.”
“Televizyonda bir film seyrederken ah şu elbisenin altına giyilen 11 pontluk ayakkabıyı giyebilsem dediğimde, kızım ‘Sen giymişsin zamanında anne. Bense hiç giyemedim.’ diye söylendi. O zamandan beri gençleri daha iyi anladığımı fark ettim.
Kızım Gülümden, benim adım da Gülname bu arada, ne diyordum? hah kızım Gülümden 25 yıl önce Amerika’ya gitti. Lisede öğrencilerin değiş tokuşu vardı bilir misiniz?
“Evet biliyorum tabii. Ben de o programla gitmiştim. Eee?”
“Bitince geri döndü. Sonra burada üniversiteyi de okudu. Siyaset bitirdi. Bilimini. Saçma tabii. Ama bu topraktan soğudu bir kere.”
Ali de elindeki telefondan soğumuştu sanki. “Haksız mı?”
“Öyle. Yaşayan o, ben bilemem ki. Amerika’ya döndü. Bu defa çalışmaya başladı. Bir de yüksek lisansı hedefledi, evliliği de. Bir Çinliyle evlendi. Biraz kalmak için sanırım. Bizlere iyice uzun gelen bir binadan ev tutmuştu.”
“Yüksek”
“Evet yüksek. Eşi zaten o binanın altındaki bir bakkalı işletiyormuş. Orda tanıştılar. Bakkal dükkânı, anne ve babasınındı. Anladığım kadarıyla o da büyüyünce Amerikalı bir bakkal olmuş. Özü Çinliydi ama. Günlük salatalar hazırlıyorlardı, çorba vs. Atıştırmalık. Anne Çin mutfağından ne biliyorduysa onu küçük mika kaplara koyup satıyorlardı. 12 katlı blokta işte 12 çarpı 4 kaç oluyor o kadar ev vardı. Küçük küçük. Şimdinin deyimiyle stüdyo. Bir oda bakla sofa. Havalı bir binaydı…”
Durdu. Saatine baktı. Az ötede bir cips poşetiyle oynayan köpeğe gözü takıldı.
“Eeee sonra noldu?”
“Evlendi Gülümden’im. O Çinliyle. Görüşemedik. O zaman şimdiki gibi internet yok. Telefonlar sorunlu. Ben zar zor bir kere gittim. Onda da bir keresinde damadım yürüyen merdivende solda bekleme yapmamam için beni uyardı. Çok utandım.”
“Haklı ama.”
“İşte alınacağım tuttu. Bir daha gidemedim zaten. Çocukları oldu. Onlar da gelemediler. Torunlar da hiç.”
“Tüh”
“Ulaşayım diye önce dil öğrenmem lazım dedim tabii. Dil kursuna yazıldım. Okuldayken yabancı dilim Fransızcaydı. Onu terk etmem kolay oldu gerçi. Terk edecek bir şey de yoktu aslında. Pek bir şey anımsamıyordum ki… Kızım oradan Çin’e geçti. Eşiyle beraber. Bebekleriyle.”
“Aaa ayrıldılar mı Amerika’dan? “
“Evet.”
“Çinli dünürlere ne oldu?
“İşi büyütmüşlerdi bakkalda. Daha doğrusu baba büyütmüş. Çin yemekleri veren bir lokantaya dönüştürelim deyince aralarında sorun olmuş. Kopmuşlar. Damat da kızmış. Haydi demiş Çin’e gidiyoruz.”
“Bu kadar kolay mı?”
“Neden olmasın? Sınırları bir kere aştın mı gerisi geliyor bence. Bana göre değil o ayrı. Sonra kocasından ayrıldı. Neyse uzun hikâye. Saatim yaklaştı.”
“Sonra ne oldu?”
İçi çoktan boşalmış olan cips poşetini bu defa bir karga didiklemeye başlamıştı.
“O yoga merkezi buradaydı. Şu binanın üstündeydi. Pırtım duyulmuş muydu bilmem. Bir daha da gidemedim. Havayı dışa verdim ama hevesi içimde kaldı.”
“…”
“İroni yaptım.”
“Anladım onu.”
“Boşandı Gülümden. Çin’de tanıştığı bir Alman pilotla evlendi şimdi. Onun da iki çocuğu var. Düşünebiliyor musunuz kaç dil öğrenmem gerekiyor? Geliyor bizimkiler. Yavaştan kalkayım bari.” Dese de hızlıca kalktı. Çantasından çıkarttığı rujunu gözünü kapatarak dudağına sürdü.
“Hoşça kalın” demeyi ihmal etmeden binaya yöneldi. Ali seslendi arkasından.
“Ne yazık ki yayımlayamayacağımızı gördük. Çalışmanızı başka yayınevleriyle paylaşmanızı öneriyoruz…Bana gelen mesajı söylüyorum.”

















