Masthead header

Öykü: Balbazar | Utku Şahin

Seyit, ayazı bir nebze dahi kesmeyen konteynerden bozma, derme çatma çay ocağının önünde dört arkadaşıyla oturuyor. Gözleri, kapağı tam oturmadığı için her yerinden buharlar saçan çaydanlığın üzerinde baş aşağı duran yansımasında. Minicik gözüküyor. Ters dönmüş, doğrulmak için debelenen bir böcek sanki. Parmağının ucunu uzatıp üzerine bassa eziverecek kendini.

Kafasında kırk tilki, söylenenleri lafa girmeden yarım yamalak dinliyor.

“Ne soğuk yaptı be. Ayaklarımı hissetmiyorum.”

“Zemherideyiz oğlum. Cemre düşsün hele bir. Isınır hava.”

“Yolcu da yok doğru dürüst. Zaten hangi deli dışarı çıkar ki şu havada.”

Sıralarını beklerken gevezelik eden şoförler iki avuçlarıyla çay bardaklarını sıkıca kavramışlar. Bitmesinden korka korka çaylarından arada bir bebek yudumu alıyorlar. Elinde çay bardağı olmayan tek kişi Seyit. Ödeyemedi iki aydır çay parasını. Arada bir iki bardak otlansa kimse bir şey demez aslında. Bazen yalandan da olsa ısrar eden biri çıkıyor. Gururundan, “Ben almayayım. Yatakta sabaha kadar dönüyorum sonra bu zıkkımı içince.” diye geçiştiriyor onları böyle anlarda.

Biraz sıkışık bu aralar. Masraflar bir başladı mı ardı arkası kesilmezdi ki. Karısı hastalanır, hastane, doktor, Seyit para. Çocukların okulu geride kalır mı? Kalem, defter, kitap, Seyit para. Minibüs sahibi, ev sahibi daha günü bile gelmeden Seyit kira. Doğalgaz, elektrik, su, Seyit fatura. Benzine zam, zeytine zam, cigaraya zam, her şeye zam. Seyit niye doğdun be adam! Doğma!

İlk sıradaki minibüs yolcularını tamamlayıp gidince nihayet sıra ona geliyor. Oturmaya devam eden arkadaşlarına belli belirsiz bir selam verip ekmek teknesine doğru yürüyor. Pokemon hayranı minik oğlunun, renginden dolayı Balbazar lakabını taktığı emektarı sıranın ön tarafına çekiyor. Sabırla tüm koltukların dolmasını bekleyecek artık.

Makyajları da giyimleri de birbirinden abartılı üç kız biniyor ilk önce. Hemen arkasındaki üçlü koltuğa yerleşiyorlar. Parayı ilk uzatıp diğerlerinin ücretini de verebilmek için yapmacık bir yarışa giriyorlar. En sonunda, en ezikleri olduğu duruşundan belli olan ilk uzatıyor parayı. Seyit, elli kuruş eksik para üstünü veriyor. Kız ses etmiyor.

Kaloriferleri tüm gün yakmamış. Ellerini birbirine sürterek ellerini ısıtıyor. Arada da nefesini iki avucu içine üflüyor. Beş dakika sonra bir çift sarmaş dolaş biniyor minibüse. Oğlan kızı bir saniye bile bırakmadan sinir bozucu bir yavaşlıkla tek eliyle ceplerinden, cüzdanından tek tek bozuklukları bulmaya çalışıyor. Ücreti kuruşu kuruşuna denkleştirebiliyor nihayet. Seyit hızlıca bir liraları, elli kuruşları ve on kuruşları yerlerine yerleştirirken dört ayaklı, iki başlı yapışık ikiz de arka köşeye yerleşiyor. Bu saatlerin olmazsa olmazı iki tane küfelik delikanlı, gecenin sürprizi yaşlı çift, beş tane de tek tek gelen yolcuyla minibüs doluyor. En arkada çoktan birbirlerine gömülmüş olan çiftin yanına oturan sarhoş gençler, bağıra çağıra dillerini döndürebildikleri kadar konuşmaya çalışıyorlar. Tek tük sözcükler seçilebiliyor söylediklerinden. Galiba daha sarhoş olanın sevgilisi başka bir adam için onu terk etmiş. Yaşlı çiftin hemen çaprazındalar. Arada yaşlı adam geriye dönüp onlara ters ters bakıyor. Gençler bu bakışları ya fark etmiyor ya da umursamıyorlar. Kafaları o kadar iyi ki, belki de fizikçilerin bir türlü araştırıp bulamadığı başka boyutlardan birindeler şu an. İlk binen üç kızdan en güzeli neşeyle, yeni tanıştığı üçgen erkekten bahsediyor. En son binen keçi sakallı, çaktırmadan kızı dinliyor. Tüm bunları sadece dikiz aynasına ufak bir göz atışla kavrıyor Seyit.

Topladığı paraları hızlıca sayıyor. Bir kişi eksik. On altı yılın tecrübesiyle parayı vermeyenin, minibüse binerken bakışlarını hiç tutmadığı keçi sakallı olduğunu hemen anlıyor. Aynadan gözlerini ona dikerek sesleniyor.

“Ücretini veremeyenler bir zahmet göndersin.”

Keçi sakallı ilk önce üzerine alınmıyor. Camdan dışarıya bakmaya başlıyor. Seyit sesini biraz daha yükseltiyor.

“Evet. Ücretlerini veremeyenler!”

Keçi sakallı kaçış yolunun bulunmadığını anlıyor. İsteksizce, önünde hâlen üçgenden bahseden kızın omzuna dokunup iletiyor parasını. Kız omzuna dokunulmasından rahatsız, tiksinircesine parayı iki parmağıyla tutup uzatıyor Seyit’e. Sonra da üçgenin ona o sabah attığı imalı mesajın ne olabileceğine dair tartışmalarına kaldıkları yerden devam ediyorlar.

Tüm ücretleri toparlayan Seyit rahatlıyor. Artık gitme zamanı. Hemen en sevdiği Müslüm Baba CD’sini çalmaya başlıyor. Kemanlar şarkının güftesinden epey etkilenmiş olacak ki, dertlenmişler. Enstrümanlardan çıkan notalar Seyit’in yolcu beklerken yaktığı sigarasının dumanının çizdiği yolu izliyorlar. Ellerinde jilet, yarım açık pencereden süzülüp kendilerini boşluğa bırakıyorlar.

İtirazım var bu zalim kadere… İtirazım var bu sonsuz kadere…

Feleğin cilvesine, hayatın sillesine dertlerin cümlesine… İtirazım var…

Arkasındaki üç kız, şarkıyı duyar duymaz yüzlerini ekşitip homurdanıyorlar. Seyit aldırmıyor. Sesi biraz daha açıp yoldaki minibüslere odaklanıyor. Arkadan onu geçmeye çalışan minibüsü atlatmalı ilk önce. Çevik bir direksiyon hamlesiyle önüne kırıp engelliyor onu. Sonra gazı kökleyip arayı açıyor. Şimdi diğer minibüsleri yakalamak zorunda. Önündeki minibüs yolcu indirmek için durduğunda kolayca yanından sıyrılmayı başarıyor. Artık arkasında fırsat kollayan iki minibüs var. Dikkatli olmalı. Önünde ise sadece bir minibüs gözüküyor. Hay aksi. Kırmızı ışık yanıyor. Bu kırmızı ışıkta durması demek, önündeki minibüsle arasının açılması demek. Yan yoldan gelen giden yok. Hiç düşünmeden kırmızıda geçiyor. Senelerdir aynı hatta çalışıyor. Hangi ışıklarda kamera olduğunu ezbere biliyor. Minibüsü hızla sürerken bir yandan kaldırımda yürüyen her bir insana korna çalmayı ihmal etmiyor. Önündeki minibüsü yakalamak üzere.

“Müsait bir yerde.”

O an duymak isteyeceği en son söz geliyor yaşlı adamdan. Duymazlıktan geliyor. Şu an durursa önündekini yakalama fırsatını kaçırdığı yetmezmiş gibi, arkadaki minibüs de yetişecek ona.

Yaşlı adam sesini yüksetip bir kez daha tekrarlıyor: “Oğlum, inecek var.”

Belediyenin yol çalışması var az ileride. Tek şeride düşecek yol orada. Tam oraya geldiğinde ani bir frenle duruyor. Sarhoş gençlerden aşk acısı çekeni zaten güçlükle üstünde oturabildiği koltuktan yere kapaklanıyor. Diğeri dalga geçerek kahkahalarla gülüyor bu duruma. Yerdeki genç ise yerden kalkmayı denemiyor bile.

“Ne gülüyorsun lan,” diyebiliyor ve oracıkta sızıp kalıyor.

Yaşlı çift söylene söylene ağır adımlarla minibüsten iniyor. Seyit’e yetişen arkadaki şöför ise öfkeyle korna çalıyor. Bir ara kafasını camdan dışarıp çıkarıp eli havada bir şeyler söylüyor. Ama Müslüm Baba adamın sesini bastırdığı için dediklerinden hiçbir şey anlaşılmıyor. Seyit yaşlı kadının ayağı yere basar basmaz gaza basıyor. Yaşlı kadın sendeliyor. Yere düşmekten son anda eşine tutunarak kurtuluyor.

Bizim gönlümüze hasret düşüren… Şu geçit vermeyen dağlar utansın…

Bizi bizden alıp yabancı eden… Şu uzayıp giden yollar utansın…

Duraktan beri tek müşteri alamadı. Önündeki minibüs de gitgide arayı açıyor. Moralini bozmadan gaza abanıyor. Beklediği fırsat ayağına geliyor nihayet. Önündeki minibüs kırmızı ışığa takılıyor. Yakalayıp hemen yanında durduruyor Balbazar’ı. Şimdi yeşil ışıkla kim daha iyi çıkış yaparsa liderliği o ele geçirecek. Gözler ışıkta, ayaklar gazda, hazır vaziyette bekliyorlar ve yeşil ışığın yanmasıyla beraber başa baş bir yarış başlıyor. Birbirlerini geçmeye çabalamakla o kadar meşguller ki, kaldırımdan el kaldıran bir yolcuyu görmüyorlar bile. Arkalarından gelen minibüs o yolcuyu alıyor. Seyit yılların tecrübesiyle öne geçmeyi başarıyor.

İleride kırmızı ışık yandığını görüyor. Burada da kamera olmadığına emin. Hız kesmeden ilerliyor. Gözleri arkadaki minibüste. O da kırmızıda durmuyor. Aynı hatta olmasalar da tanıyor şoförünü. Yeni yetmelerden eli tespihli bir tip. Ama yaman şoför gerçekten. Şakası yok bu işin.

Aralarındaki mesafe iyice azalıyor. Sonunda diğer minibüs ensesine yapışıyor. Biraz daha hızlanıyor. Bazı yolcular dengelerini sağlamak üzere koltuk demirlerine sıkıca tutunuyorlar. Rahatsız olan keçi sakallı, parayı verdiğinden beri zaten gıcık olduğu Seyit’e okkalı bir küfür savuruyor. Seyit duyuyor ama uğraşamaz şimdi onunla.

Rakibi tam onu geçecekken önüne yan yoldan hızla bir taksi fırlıyor. Yeni yetme, acı bir frenle birkaç sanim kala durabiliyor ancak. Bunu fırsat bilen Seyit aralarındaki mesafeyi artırıyor. Yeni yetme o kadar sinirleniyor ki, artık onun derdi Seyit’le değil taksi şoförüyle. Taksiyi ileride sıkıştırıp durduruyor. Sinirle inip taksiciyle tartışmaya başlıyor. Arkadan gelen minibüsçüler de yeni yetmeye yardıma koşuyorlar.

Seyit önde olmanın faydasını hemen görüyor. İki yolcu alıp tedbiri elden bırakmayarak vakit kaybetmeden yola devam ediyor. Bir yandan da aynadan arkadaki kavganın gelişimini izliyor. Şu anda iki taksici ve üç minibüsçü yolu kapatmış, hararetli bir ağız dalaşındalar. Derin bir nefes alıyor Seyit. Bu kavga sürer bir müddet. Nihayet bu akşam şansı döndü.

Gözlerini kavgadan önündeki yola çevirdiğinde, yolun ortasında karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir kadın görüyor. Frene basıyor ama durmak için artık çok geç. Çarpmamak için direksiyonu sert biçimde sola kırıyor. Minibüs içini çığlık sesleri kaplıyor. Seyit aracın hâkimiyetini kaybediyor ve orta refüje çarpan minibüs yana devrilmeye başlıyor. Zaman yavaşlıyor. Seyit’in gözleri havada uçan bozukluklara takılıyor. Tek tek görebiliyor her birini. Minibüsün, evin kirasını düşünüyor ilk önce. Sonra kalem, defter, kitap dolu poşeti nereye koyduğunu hatırlamaya çalışıyor. Karısı eve gelmeden ekmek almasını söylemiş miydi? Sonra tüm yüzüne huzurlu bir gülümseme yayılıyor. Müslüm Baba’nın çalmakta olan şarkısına yüksek sesle eşlik ediyor.

Dünya tersine dönse vazgeçmem… Gökteki güneş sönse vazgeçmem…

Sensizlik inan ki ölümden beter… Canımdan geçerim, senden vazgeçmem…

edebiyathaber.net (15 Eylül 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r