Öykü: Ağaç, çukur ve kürek | Mustafa Ünver

Ocak 24, 2026

Öykü: Ağaç, çukur ve kürek | Mustafa Ünver

Yıllar boyu her gün evden sokağa adımımı atar atmaz ilk dönüp selamladığım dağıma ve oradaki ağacıma o sabah farklı bir gözle bakacağım hiç aklıma gelmezdi. Dağım dediysem öyle zihninizde canlanan Ağrı Dağı veya Hasan Dağı gibi bir dağ değildi elbette. Oldukça mütevazı bir tepeydi. Ama benim çocuk yüreğimde o tepe koca bir dağdan farksızdı ve hem de benim dağımdı. Zirvesinde göğe doğru yükselen ağaç da benim meşe ağacımdı işte. Dertleşmeye veya bir sevincimi paylaşmaya her ihtiyaç duyduğumda ilk koştuğum yer dağım, beline sarıldığım ilk varlık da ağacım olurdu. İkisi de hayatımda vazgeçilmez kıymetlilerimdi. Hz. Muhammed’in ordusuyla beraber Tebük seferinden Medine’ye dönerken Uhud Dağı’na yamacından bakarak “bu dağ var ya bu dağ; biz onu seviyoruz, o da bizi seviyor,” dediği türden olsa benimkisi.

Ama o sabah farklıydı. Çünkü tepede böylesini ilk defa gördüğüm çift kollu bir makine işliyordu. Koca ürkünç sarı gövdesiyle güneşi örten, devasa bir iş makinesi…

Ben ise eteğindeydim tepenin. Aşağıda, taşların arasına çömelmiş, yukarıya doğru, dağıma ve ağacıma doğru bakıyordum. Yüreğimdeki sessizlik öyle derindi ki, sadece toprağın çatırdayarak sökülüşünü duyabiliyordum.

Ve iki dev kollu o korkunç makine, canım meşe ağacımı acımasızca söküyordu.

Metal yığını bir koluyla toprağı itiyor, diğeriyle de kökü yerinden oynatıyordu.

Ben ise sadece izliyordum buğulanan gözlerimle öyle çaresiz. Elimde ne bir araç, ne bir yetki, ne de bir kelime vardı. Yere çömelmiştim ve sadece bakıyordum.

Ağacın kökleri yürekleri dağlayan o çatur çutur sesleri arasında yerinden ayrıldıkça, sanki içimden de bir şeyler kopuyor, derinlerimde bir yerlerde kocaman çukurlar açılıyordu…

Şaşırtıcı olan şuydu ki tek bir toprak zerresi bile aşağıya düşmüyordu. Ne bir yaprak, ne bir kırık dal, ne bir kök parçası…

Ta ki orada biri belirene kadar…

Bir kadın.

Yüzünü seçemiyordum. Silik ve gölgeli bir hâli vardı.

Eğildi. Elindeki kürekle bana doğru bir tutam toprak fırlattı.

Önce anlamadım.

Sonra sıcak toprağın yanağıma değdiğini hissettim.

“Hey!” diyecek oldum ama benden önce bir ses yükseldi.

Amcam.

Yanımda belirmişti birden.

Her zamanki gibi geniş omuzlu, öfkeli, ama adil bakışlı.

“Ne yapıyorsunuz siz?” diye bağırdı yukarıya.

“Bu ağaç sökülürken niye aşağıya toprak atıyorsunuz?”

Kadın, şimdi tepenin tam da ucuna gelip görünür olmuştu.

Rüzgârla saçları savruluyor, elindeki kürek hâlâ sallanıyordu.

“Kök çukurunu düzeltirken bir kürek toprak kaydı sadece. Abartmanıza ne gerek var ayrıca. Hem sonra sizin aşağıda olduğunuzu da bilmiyordum.”

Garip kadının sesi, ne özür diler gibiydi ne de pişman.

Soğuk bir açıklama yalnızca. Biraz da sitemkâr.

Ayrıca sıradan ve herhangi bir günahı üstlenmeyecek kadar ölçülü.

Amcam homurdandı.

Kadına değil, kadının temsil ettiği şeye, her neyse onaydı öfkesi…

Üsttekilere…

Yukarının habersizliğine, ya da belki umursamazlığına…

Ben ise hâlâ toprakları silkeliyordum yüzümden, saçlarımdan ve omzumdan.

Bir kürek toprak…

Kırılmış bir kökün izi…

Yüzüme sinmişti.

O anda anladım ki:

Ağaç, beni temsil etmiyordu.

Makine de ben değildim.

Ben sadece aşağıdaydım.

Sökülene dair hiçbir payım yoktu ama izi üzerime yine de sinmişti işte. Belki de umduğum gerçek olmuş, ondan bir iz bana dokunuvermişti işte.

Ertesi sabah yine aynı tepenin eteğindeydim. Olan biteni merak ettiğim için tepeye korka korka tırmandım. Ama tepede makine yoktu. Kadın da.

Ağaç da tamamen sökülmüş, hatta götürülmüş; üstelik bıraktığı çukur da doldurulmuştu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi dümdüzdü zemin.

Ama toprağın rengi değişmişti.

Koyu, neredeyse kurumuş kan renginde bir leke vardı tam çukurun olduğu yerde.

Çömelip parmaklarımı değdirdim ağacın kök çukuruna.

Soğuktu.

Yanıma amcam yaklaştı. Bu sefer daha yavaş, daha yaşlı, daha suskun.

Elini omzuma koydu.

“Hatırlıyor musun?” dedi.

“Sen küçüktün, bu ağacın gölgesinde uyumuştun bir yaz günü. Ve ben sana ilk hikâyemi burada anlatmıştım.”

Hatırladım hem o günü hem anlattığı hikâyeyi. Amcam bana bir çocuğun rüyasında bir ağaçla konuşmasını anlatmıştı…

Geriye, çok gerilere gittim birden.

Dört yaşındaydım galiba o zamanlar. Ağaç henüz gençti ama yine de güçlüydü.

Yapraklarını gökyüzüne değdirecek kadar inanç doluydu.

Ve şimdi o ağaç artık yoktu, ne acı!

Ama hikâyesi, kökleri sanki bir yerlere götürülmemiş de taş gibi yüreğime bırakılmıştı, belki yeniden köklenmesi için.

Amcama döndüm:

“Peki neden söktüler amca?”

“Çünkü birileri, yukarıyı yeniden şekillendirmek istedi,” dedi. “Eski kökler bazen yeni planlara uymaz.”

Sustum.

Ama içimden geçen, amcama söylemek isteyip de söyleyemediğim şey şuydu:

“Ama benim bir planım yoktu amca. Ben sadece oradaydım. Sadece izledim. Ve sadece sustum.”

Bir gün sonra o kadın tekrar göründü. Ama bu kez tepede değil, aşağıda; tam önümde duruyordu.

Yüzü netti artık. Gözleri koyu kahverengi, çizgileri ölçülü ve anlamlı, güzel yüzlü bir kadın. Orta yaşlı, uzun sayılabilecek boylu bir kadın. Rüzgâr ara sıra estikçe saçları yine dalgalanıyordu. Bana bakarken yüzünde ne pişmanlık vardı ne de gurur. Sade bir varoluş hâli hüküm sürüyordu tüm bedeninde, kendinden ve yaptığından emin.

“Elinizde hâlâ toprak var mı?” dedim.

Başını salladı.

“Toprak hep var,” dedi. “Ama artık o çukur kapanıyor.”

“Bana neden attınız o toprağı?”

“Ben bir şey atmadım,” dedi. “Sadece iş makinesinin yetişemediği yerlerin toprağını kaldırırken aşağı kayıverdi bir kürek toprak. Bazen, olanla kastedilen aynı şey olmuyor işte.”

Sustum.

Bu cümle, içime başka bir çukur daha açtı.

O gece rüyamda yeniden ağacın altında buldum kendimi.

Ama bu sefer o çocuk ben değildim.

Çocuk karşımda duruyordu.

Ellerini açmış, toprakla oynuyordu.

Bana döndü, gülümsedi.

“Sen şimdi ne olacaksın?” diye sordu.

Cevap veremedim.

Çünkü bilmiyordum, bir planım yoktu:

Toprağın içinde kalmış bir kök müydüm?

Yoksa afet ve belaları sessizce izleyen ve içinde dolu dolu çukurlar olan koca bir kaya kütlesi miydim? Bilemedim.

Uyandığımda amcam gitmişti.

Kadın da yoktu ortalarda.

Ama bir umut ışığı parlamıştı:

Tepede küçük bir filiz belirmişti.

Sökülen ağacın çukurunun tam ortasında.

İncecik, neredeyse görünmez.

Ama oradaydı işte; minik başını göğe doğru titreyerek uzatıyordu.

Ve ilk kez kendime sordum:

Bu defa onun büyümesini izlemeyecek miyim?

Filizi ilk gördüğümde inanamadım.

O minicik yeşil iz, yoksa görme duyumun bana oynadığı bir oyun muydu?

Bir serap, bir teselli, bir rüya parçasıydı belki de.

Ama günler geçtikçe filiz fidan oldu, büyüdü.

Toprak çatlamaya, yaprak titreşmeye başladı.

Küçücük bir varlıktı, ama kararlıydı. Ben de olmayan vardı onda.

Ve daha önce hiç hissetmediğim bir şey oldu o anda:

İlk defa kıskandım kök salmaya başlayan bu yeni canlının cesaretini.

Çünkü ben, ömrümce ya başkalarının gölgesinde durmuş ya da kendi çukurumun kenarında beklemiştim.

Bir sabah yine tepenin eteğindeydim.

Yine ne kadın vardı ne amcam.

Hiç kimse yoktu etrafta.

Sadece ben ve büyüyen o filiz.

Birden içimde bir dürtü uyandı.

Ayağa kalktım.

Ve bu kez o tepeye doğru tereddüt etmeden yürümeye başladım.

Yıllar boyunca genellikle aşağıda durmuş, seyretmiş, yorumlamış; hatta zaman zaman içerlemiş, ama emin adımlarla yukarı çıkmayı denememiştim.

Adımlarım ağırdı.

Toprak yumuşak, ama dirençliydi.

Sanki her bir adım, eski bir düşünceyi toprağa gömüyordu.

Tepedeki dolgu çukurun yanına vardığımda çömeldim, o küçük fidanın narin bedenine dokundum.

İnceydi ama içindeki damarlar sanki nabız gibi atıyordu.

Tıpkı benim gibi.

Kırılgan ama var kalmakta ısrarlı.

O anda arkadan bir ses duydum.

Yine o çocuk.

Rüyamdaki…

Ama şimdi karşımdaydı.

İki eliyle bir küreği tutuyordu.

“Bu senin,” dedi. “Toprağı düzleştirme işini artık sen yapmalısın.”

Kürek sıcaktı.

Sapı avuç içime oturduğunda bir titreme geçti içimden.

Bunca yıl boyunca izlediğim, şikâyet ettiğim, anlamaya çalıştığım her şeyin yükü, o küreğin sapında birleşti.

Ve toprağı yavaşça eşelemeye başladım.

Bir zaman sonra kadın belirdi.

Ama bu kez bana yukarıdan bakmıyordu.

Göz hizamdaydı.

O da sadece izliyordu.

Ve amcam da…

Uzakta, ilk defa bir kayanın üstünde oturmuş, bana doğru bakıp gülümsüyordu.

Toprak değişti.

Artık üzerime dökülen bir yük değil, altımdan yükselen bir kök gibiydi.

Fidanın yanına küçük bir taş koydum.

Üzerine bir şey yazmadım.

Çünkü bu sefer isim koymak değil, sessizlik yeterliydi.

Ve sonunda anladım:

Ağaç ben değildim.

O kadın da bana düşman değildi.

Amcam savunucum değil, belki sadece bir hatırlatıcıydı.

Ve kürek…

Kürek, yaşamın bize verdiği tek araçtı:

Kendi toprağımızı düzleyip yeni bir kök salma hakkını kazanacağımız alet.

Gölge yeniden oluşmaya başladığında, gerçekten orada olduğumu ilk kez hissettim.

Bu sefer sadece izlemeye değil, büyümeye gelmiştim.

Yorum yapın