
Oya Çınar’ın ilk romanı Kafamda Kurdum, Masa Kitap tarafından yayımlandı.
Tanıtım bülteninden:
Bir aşkın içinde kendini arayan bir kadın, bir de içinden geçirip yuttukları…
Oya Çınar, ilk romanı Kafamda Kurdum’da aşkı sorgulayan bir kadının alaycı, keskin ve bir o kadar içten sesini edebiyata taşıyor.
KAFAMDA KURDUM
Bir “evet”, bazen kendinize söylenmiş kocaman bir “hayır” olabilir mi? Sevdiğinizi sandığınız şey, aslında gururunuz mudur? Vazgeçemediğiniz kişi mi gerçektir, yoksa kafanızda kurduğunuz mu?
Kafamda Kurdum, tam da bu soruların peşine düşüyor.
Kitap boyunca sözü hep Ela alıyor, gazeteci gözü ve hiç susmayan iç sesiyle kendi hikâyesini anlatıyor. Bozcaada’da alınan beklenmedik bir evlenme teklifiyle açılan anlatı, oradan Ankara’nın teras katlarına, İstanbul’un kar altındaki sokaklarına, geçmiş aşklardan bugünkü ilişkinin çıkmazına uzanıyor. Okur, bir kadının sevgi ile benlik, bağlanma ile bağımsızlık arasındaki ince çizgide gidip gelişine tanık oluyor.
Kafamda Kurdum; geçmişle bugünü, sevmeyi ve vazgeçmeyi iç içe geçiriyor. Bunu, güldürürken düşündüren, kadınlık hallerini ve anlatılamayan öfkeleri hiç sakınmadan konuşan bir dille yapıyor.
Özgür’den Mehmet’e, Mehmet’ten Erdem’e uzanan bu yolculukta Ela, hep aynı soruyu eşeliyor: Bir kadın, vazgeçilemeyen değil de vazgeçebilen biri olmayı nasıl öğrenir? Kafamda Kurdum, bir kadının severken kendini kaybedişini, kaybederken kendini buluşunu anlatıyor.
Kitaptan Alıntılar
“En iyi yalancılar, en çok kendine yalan söyleyenlerin arasından çıkar. Kendine yalan söyleyenlerin sesi, yemin ederken hiç titremez.”
“Kim bilir, belki de aşk zannettiğimiz şey, insanın sadece kendine olan aşkıdır. Ve belki bu yüzden istenmeyince, sevilmeyince, tercih edilmeyince ya da aldatılınca herkes azgın bir hayvana dönüşüyordur…”
“Ben vazgeçilemeyen değil, vazgeçemeyen bir kadın olmak istiyorum.”
Arka Kapak Yazısı
“Kim bilir, belki de aşk zannettiğimiz şey, insanın sadece kendine olan aşkıdır. Ve belki bu yüzden istenmeyince, sevilmeyince, tercih edilmeyince ya da aldatılınca herkes azgın bir hayvana dönüşüyordur…”
Ela; sevdiği zaman dünyayı yıkacak kadar seven, kırıldığında da aynı hızla toplayıp giden biri. Erkeklere karşı hep en nazik, hep en güzel o; bir de içinden geçirip yuttukları var. Ankara’nın teras katlarından İstanbul’un kar altındaki sokaklarına, rakı sofralarından hastane koridorlarına, Özgür’den Mehmet’e, Mehmet’ten Erdem’e… Her aşkın enkazında aynı soruyu eşeliyor: Bu sevgi mi, yoksa dümdüz bir ego meselesi mi? Vazgeçemediğim adam mı, yoksa kafamda kurduğum mu?
Kimi zaman bir şarkıyla, kimi zaman bir kadehle, kimi zaman Aziz Nesin’le teselli bulan, kırgın ama teslim olmayan, en iyi yalancının kendine yalan söyleyen olduğunu bile bile yürüyen bir kadının hikâyesi bu: Önce güldüren, sonra boğazınızı düğümleyen türden.



















