Masthead header

Onur Bütün: “Feminist eleştiriyle, feminist edebiyat eleştirisi arasında çok açık bir ayrım yok”

Feminist Okumalar Söyleşi Dizisi – 2

Söyleşi: Meltem Dağcı

NotaBene Yayınları’ndan çıkan, Onur Bütün’ün kaleme aldığı ve zengin içeriğine hayran kaldığım Feminist Okumalar/Cumhuriyet’ten Günümüze Edebiyatta Cinsellik  ve Erotizm adlı kitaba dair geniş kapsamlı, üç bölüme ayrılan söyleşi dizisinin ikincisini gerçekleştirdik.

Cinsellik ve erotizm bağlamında Freud eleştirisine kitapta geniş yer veriliyor. Kadın cinselliği, hazzı, kimliği vb. toplumda bir şekilde bastırılmak isteniliyor. Tarih boyunca bu durumun çeşitli örneklerini görmekteyiz, bu “bastırılma” meselesini biraz açabilir miyiz?

Kitabımın 3. Bölümünde, cinsellik ve erotizm bağlamında psikanaliz ve feminist eleştiri üzerine bir tartışma yürütüyorum. Hem kavramların kendilerinin hem de içeriklerinin-anlamlarının– değişimini göstermeye çalışıyorum. “Erkek narsisizmi”, “fallus”, “kadının fizyolojik olarak zayıflığı”, “annelik ve kadınlık rolleri” üzerine düşünürken Freud’la karşılaşmamak mümkün değildir. Feminist edebiyat eleştirisi çok kısaca söylemek gerekirse, edebiyat metinlerindeki cinsiyetlere, cinsiyetler arası ilişkiye bakar ve Freud’un eril/homofobik tezlerini eleştirir.

“Kadınların tarihi, onların tutkularının eyleme dönüşmesini engellemenin de tarihidir. Öyle ki bedenleri yakılır (Avrupa’da büyük cadı avı), Çin’de kızların ayakları bağlanır, Afrika’da zevk almasınlar diye klitorisleri sünnet edilir, Hindistan’da ölen kocaları ile birlikte yakılır, başka erkekler beğenmesin diye yüzlerine kezzap atılır. Kadın cinselliği, arzusu ve hazları bastırılmalıdır. Ve “toplumsal öteki”yi temsil eden ne kadar aktör varsa hepsinin cinselliği bastırılmalıdır. Viktorien Era (Viktoryen Çağ) cinselliği kapalı kapılar ardına atmış, bazı organların adını söylemek dahi ahlaki bir sıkıntı olarak algılanmıştı. İnsan cinselliğine, çocuk cinselliğini ile ilgili klinik pratiğini ve kuramını ekleyen, gündüzleri esefle kınanan Freud’un geceleri gizlice kitaplarının okunduğu bir dönemi düşünün. Kim bilir nasıl da etkileyici gelmiştir pek çok kişiye! Bizim için çekiciliği çok azaldı. Kadınların artık üzerine düşündükleri en önemli meselelerden biri kendi bedenleri… Penis yoksunluğu değil!”[1]

Eşitlikçi bir toplumu vurguluyoruz her zaman. Tarih boyunca erkeklere/babalara aile reisi kavramı yüklenmiştir. Kadınlara ise bazı roller zorunlu bir görevmiş gibi dayatılmıştır. Bu konuyu edebiyat çerçevesinde ele almak gerekirse yazarların üretimleri mekân ve zaman açısından nelere değinmek istersiniz?

Edebiyat metinlerindeki mekânların değişimi aynı zamanda üretim tarzının değişimiyle de ilişkilidir. Ev kadınlığı mefhumu, evden çalışmayla birlikte, öykülerde, romanlarda değişen biçimlerin görüldüğü hallerde yer almaya başladı, kimi zaman kadınların iş yükünü artıran kimi zaman hafifleten bir unsur olarak… Dolayısıyla kolektif/bireysel zaman/mekân algımız da eşitlikçi bir topluma öykündüğümüzde değişip, dönüşüyor.

Örneğin kadınlar çalışma yaşamına dâhil oldukça, tekstil atölyelerinde çalışan kadın işçilerin, göçmen lezbiyen kadınların vb. hikâyeleri edebiyatta karşımıza çıkmaya başladı. Jale Sancak’ın tekstil işçisi kadınlarla ilgili yazdığı bir öyküsü vardır mesela ya da Burçin Tetik’in lezbiyen kadınları anlattığı öyküleri gibi pek çok örneği sayabiliriz.

Cinsellik konusu kitaplarda “doğal süreç” olarak tanımlansa da insan bedeni ve ruhu açısından sınıflandırılmıştır. Erkek egemen iktidar yapısının LGBTİ+ bireylere baskı ve dayatmalarının altında yatan sebeplerle ilgili fikirlerinizi merak ediyorum.  

Cinsellik ve erotizm uzun bir tarihsel süreç boyunca “doğal” olarak tanımlanmadı aslında, söylemin kendisiyle deneyimin kendisi arasındaki fark çok az olsaydı, tanımlamayı kabul edebilirdik. Cinsellik alanı bırakın doğal olmayı, en çok müdahale gören bir tartışma alanına dönüştü. Bu bağlamda doğallaştırma söyleminin hükmü yoktur diyebiliriz. 19. Yüzyılın Darwinci, doğalcı, biyolojik cinsellik ve cinsiyet yaklaşımı, eril tahakkümü besleyen bir yapının ortaya çıkışında çok önemli bir etkendir.

Bedeni bir uzam, zaman ve akışkanlık içinde düşündüğümüzde bugünün “tanımlanmayan cinsiyet” tartışmalarına kadar uzanan geniş bir bakışımız var. Cinsel ve erotik arzu, baskıcı iktidarlar aracılığıyla kurulduğu için salt ikili cinsiyet sistemine izin verir. Bugün gazete haberlerini okurken rastladım bir trans doktorun elinden ehliyetini almıştı devlet, genel ahlak kurallarına ters görüldüğü için… Heteroseksüel matris karşısında queer bir yaşamı ve kuramı örgütlemek, 1990’ların başında feminist kuram ve hareketin homoseksüel/heteroseksüel ikiliğini aşan tartışmaların da başlangıcını oluşturdu.

Söyleşi dizimizin son bölümünde kitabınızda ele aldığınız kuramsal tartışmaların edebiyattaki örnekleri üzerine konuşacağız. Bu tartışmalara geçmeden önce, Türkiye’de feminist edebiyat eleştirisi ve feminist eleştiri arasındaki ilişkiyi konuşmak isterim.

18. yüzyıl sonlarında feminist hareket kadınlar için, eğitim, çalışma yaşamı, aile ve hukuk açısından erkeklerle eşit haklar ve olanaklar sağlamak amacıyla doğduğu süreçten bugüne kadar kendi içinde de çoğaldı. Artık feminizmler ve kuramları var. Feminist eleştiriyle, feminist edebiyat eleştirisi arasında çok açık bir ayrım yok. Yine de feminist edebiyat eleştirisi, feminizmin toplumsal yapıda, kültür ve sanatta, en genel olarak ideolojilerle ilişkisindeki tutumunun, edebi metinleri nasıl şekle şemaile soktuğuyla ilgilenir.

Feminist edebiyat eleştirisi, cinsiyetler üzerinden tartışmaya delil oluşturan, tüm kadınlık hallerinin, erkeklerin kurduğu dil ve düşünce iklimi içinde yaşadıkları fikrini araştırır. Bu araştırmada “kadın özne”nin yokluğu ya da varlığı, okur ve yazar açısından soruşturulur. Bu bağlamda Türkiye’de akademi dışında ve içinde çalışan araştırmacılar, yazarlar hemen her yayımlanan metni son 20-30 yılın birikimini de önemseyerek tarıyorlar. Queer/feminist tarih yazımı ve eleştirisiyle birlikte yürüyen bir feminist edebiyat eleştirisi aksı oluşuyor. Elbette bunlar yeterli değil çünkü bağımsız çalışmalar, akademik ve siyasal ortam, kolektif çalışmalar, özgürlükler geliştikçe bu iki alanın ilişkisi de güçlenebilir.


[1] Feminist Okumalar/Cumhuriyet’ten Günümüze Edebiyatta Cinsellik ve Erotizm, Onur Bütün, NotaBene Yayınları, s: 68-69

edebiyathaber.net (17 Eylül 2021)

  • […] “Kadınların tarihi, onların tutkularının eyleme dönüşmesini engellemenin de tarihidir. Öyle ki bedenleri yakılır (Avrupa’da büyük cadı avı), Çin’de kızların ayakları bağlanır, Afrika’da zevk almasınlar diye klitorisleri sünnet edilir, Hindistan’da ölen kocaları ile birlikte yakılır, başka erkekler beğenmesin diye yüzlerine kezzap atılır. Kadın cinselliği, arzusu ve hazları bastırılmalıdır. Ve “toplumsal öteki”yi temsil eden ne kadar aktör varsa hepsinin cinselliği bastırılmalıdır. Viktorien Era (Viktoryen Çağ) cinselliği kapalı kapılar ardına atmış, bazı organların adını söylemek dahi ahlaki bir sıkıntı olarak algılanmıştı. İnsan cinselliğine, çocuk cinselliğini ile ilgili klinik pratiğini ve kuramını ekleyen, gündüzleri esefle kınanan Freud’un geceleri gizlice kitaplarının okunduğu bir dönemi düşünün. Kim bilir nasıl da etkileyici gelmiştir pek çok kişiye! Bizim için çekiciliği çok azaldı. Kadınların artık üzerine düşündükleri en önemli meselelerden biri kendi bedenleri… Penis yoksunluğu değil!”[1] […]cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r