
İnsanı, toplumu, devleti ve sanatı acımasız bir dürüstlükle sorgulayan Thomas Bernhard, öfkeyi bir üslûp meselesine dönüştüren yazarlardandır. Tekrarla kurduğu anlatısı, ölüm bilinci, Avusturya nefreti ve sarsıcı diliyle okuru rahatlatmaz; yüzleşmeye zorlar. Onun okuru, her kitapta aynı şeyi okuduğunu sanır; ama her seferinde aynı hakikatin başka bir yüzüyle karşılaşır.
Thomas Bernhard adını ilk kez duyduğum an pek çok okurun tanışması gibidir aslında, yani onunla ilk karşılaşmanın çoğu okur için bir sarsıntı olması tesadüf değildir. Selçuk Altun’un onu “gelmiş geçmiş en büyük yazar” diye nitelediği bir ‘Kitap İçin’ notu’, ilk bakışta abartılı gibi görünse de, Bernhard okundukça yerli yerine oturan bir hükümdü benim için bu değerlendirme. Çünkü Bernhard, insanı, toplumu, devleti, kültürü, sanatı ve hatta edebiyatın kendisini acımasız bir dürüstlükle tartışmaya açan yazarlardandır. Onun metinlerinde öfke vardır, neredeyse sadece ölüleri sevdiğini dahi rahatlıkla söyleyebiliriz; lâkin bu öfke rastgele değildir: İyiliğin, güzelliğin, insan ruhuna yakışan inceliklerin büyük, örgütlü ve kurumsallaşmış kötülük tarafından ezildiğini hisseder ve metinlerini bu his etrafında örer. Ölüleri sevmesi bile buradan gelir; yaşayanların, sistemle, sıradanlıkla ve ikiyüzlülükle çoktan kirlenmiş olduğuna inanır. Bu yüzden Bernhard okuru, her kitapta “aynı şeyi okuyorum” hissine kapılır; fakat her seferinde fark eder ki okunan şey aynı değildir, sadece aynı hakikatin başka bir yüzüdür
Bernhard’a başlamak meselesi ziyadesiyle önemlidir. Kiler ve Soğuma (sonraki baskılarda Soğuk) gibi daha kısa, daha yoğun ama görece “erişilebilir” metinler, onun dünyasına girmek için daha elverişlidir. Odun Kesmek ya da Bitik Adam gibi metinlerse, neredeyse merdivenin en üst basamağından atlamak gibidir; okuru hazırlıksız yakalar, nefessiz bırakır. Neden mi? Çünkü; Bernhard’ın yazısı, olay örgüsüne yaslanmaz, asıl yük, bütünüyle üslûptadır. Metinler çoğu zaman tek paragraf hâlindedir; nefes almayan, geri dönmeyen, tekrar eden, dönen bir anlatı kurar. Bu tekrarlar teknik bir kusur değil, bilâkis bilinçli bir estetik tercihtir. Takıntılı, paranoyak, ruhsal olarak yaralı anlatıcılar, dünyayı ancak tekrar ederek anlamlandırabilirler. Bernhard bunu saklamaz, tekrarın kendisini bir hakikat yöntemi hâline getirir ve sıkça kullanır.
Thomas Bernhard’ın hayatındaki kırılmalarla bu yazı tarzı arasında doğrudan bir bağ vardır. Babasının kim olduğunu hiçbir zaman öğrenememesi, hayatı boyunca peşini bırakmayan bir gizem olarak eserlerine sızar. Entelektüel gelişimini neredeyse bütünüyle dedesine borçludur; annesiyle ilişkisi ise mesafelidir, hatta çoğu zaman düşmanca bir tona sahiptir. Aylarca annesini uzun zaman görmediği olur yazıldığı okul günlerinde. Annesi hayatının hatalarını hep küçük Bernhard’a havale etmiştir, hep hor görmüş, aşağılamıştır. Kadınlara karşı takıntılı bir düşmanlık besler; ama ironik biçimde hayatının en verimli dönemini, yaşlı bir kadının himayesinde geçirir. Az evvel imlediğim gibi; annesinin, burjuva bir erkekten ayrılıp yoksul bir adama gönül vermesini dahi Bernhard’a yüklemesi, ona sürekli hakaret etmesi, yazarın insan ilişkilerine duyduğu güvensizliği derinleştirir
Devletle kurduğu sorunlu ilişki de buradan beslenir. “Büyük yazar devlet yardımı alır” cümlesini, neredeyse alaycı bir kader cümlesi gibi taşır. Babasının ona hiçbir şey verememiş olmasıyla, devletin ona verdiği destek arasında kurulan bu tuhaf bağ, Avusturya’ya yönelttiği sert eleştirilerin arka plânını oluşturur. Nazi eğitimi aldığı dönemde ailesi Almanya’dan Avusturya’ya taşınmıştır. Okulda altını ıslattığı için alaya alınır; bu aşağılanma, onun insanlığa duyduğu güvensizliğin çekirdeklerindendir. Okulu bırakır, bir bakkalın yanında çalışmaya başlar ve orada vereme yakalanır. İlginçtir, dükkânın patronu bir süre sonra işi ona bırakır; böylece Bernhard, ilk kez insan ilişkileriyle gerçek anlamda temas etme şansı ve imkânı bulur.
1945’te konulan akciğer kanseri teşhisi, onun hayat boyu taşıdığı ölüm bilincini kalıcı hâle getirir. Hastalık hiçbir zaman tamamen geçmez; elli sekiz yaşında ölmesi de bu hastalıktandır. Mezarlıkların, metinlerinde bu kadar merkezi yer tutması, ölüm fikrinin hep başucunda durmasındandır. Hayatının son döneminde Avusturya’yı terk edip İsviçre’ye yerleşmesi de, sadece coğrafi değil, ruhsal bir kopuştur.
Bunca karanlık tabloya karşın Bernhard’ın kadın karakterleri dikkat çekici biçimde güçlüdür; hayata bağlıdırlar, iştahlıdırlar, yaşama arzuları vardır. Erkek anlatıcıların çöküşü karşısında, kadınlar çoğu zaman ayakta kalan, direnen figürler olarak belirir. Bu da Bernhard’ın kadınlara duyduğu kişisel öfkeyle, edebi sezgisi arasındaki çelişkinin bir sonucudur demeliyiz belki de.
Avusturya’ya yönelttiği eleştiriler ise benzersiz sertliğe sahiptir. İnce bir hançeri toplumun bağrına tekrar tekrar saplar; kültürü, sanatı, burjuvaziyi, entelektüel ikiyüzlülüğü delik deşik eder. Basit insanların aslında en karmaşık insanlar olduğunu düşünmesi de buradan gelir; çünkü ona göre sıradanlık, en derin çarpıklıkları gizleyen perdedir.
Bernhard’ın söyleşilerden kaçması, “Ben böyle yazarım ama böyle yaşamam” türü pozlara girmemesi de bu bütünlüğün parçasıdır. Kurt Hoffmann’ın onunla söyleşi yapabilmek için dört yıl uğraşması boşuna değildir. Bernhard, yazdıklarıyla yaşadıkları arasındaki uçurumu reddeder; metinlerindeki sertlik, onun gündelik hayattaki suskunluğunun bir başka yüzüdür. Bu nedenle Thomas Bernhard gibi, olaydan çok üslûba yaslanan yazarları iyi çevirilerden okumak hayatî önem taşır, çünkü Bernhard’da mesele “ne anlatıldığı” değil, “nasıl anlatıldığı” dır.
Bernhard’ın metinlerinde üslûp meselesi, bizzat kendisi tarafından da dile getirilir: “Benim yazdığım her şey bir düşüncenin sürekli yinelenmesidir; çünkü düşünce ancak tekrar edilerek dayanılır hâle gelir” (Soğuma, Yapı Kredi Yayınları, 2019). Bitik Adam’da anlatıcının Glenn Gould takıntısı, yalnızca bir müzik meselesi değil, insanın kendi yetersizliğiyle baş edemeyişinin estetik biçimidir: “İnsan, yeteneğiyle değil, yeteneksizliğini kabullenemediği için mahvolur” (Bitik Adam, Yapı Kredi Yayınları, 2018). Odun Kesmek’te sanat çevrelerine yönelttiği öfke ise neredeyse programatik bir hâl alır: “Sanat çevresi denilen şey, sanatın mezarlığıdır” (Odun Kesmek, Yapı Kredi Yayınları, 2020).
Thomas Bernhard okuru, sonunda şunu fark eder: Bu metinler insanı rahatlatmak için yazılmamıştır. Ama tam da bu yüzden, insanı ciddiye alan metinlerdir. Onu avutmaz, eğlendirmez, kurtarmaz; sadece yüzüne bakmaya zorlar. Ve belki de Selçuk Altun’un hükmünü asıl haklı çıkaran da tam olarak budur.

















