
Çağdaş “Tanıklık” yazarı Güney Koreli Han Kang’ın kitaplarını okuduğum sırada Ahmet Antmen’in Beri Zaman Mahallesi ([i]) adlı romanı, ikinci baskısını yaptı. Antmen’in bu metni de diğer yapıtları gibi toplumcu bir damarın güncel örneği… Bu kitap, Türkiye’nin yakın geçmişinin atmosferini; bir mekândan ziyade toplumsal çatışmaların, dayanışmanın ve hafızanın bir sahnesine dönüşen bir mahalle panoramasıyla bireylerin hikâyeleri üzerinden aktaran bir bellek, bir tanıklık romanı.
Roman karakterleri ve hikâye aslında çok bildik. Olay kurgusu, İngilizce öğretmeni Ali Uygur’un işkenceyle öldürülmesi, cesedinin başka kimlikle kimsesizler mezarlığına gömülmesinin temelinde örülüyor. Mahalledeki tüm karanlık olayların tertipleyicisi devletin şiddetini simgeleyen Öner ve Hatemi adlı emniyet müdürlerinin üniformasıyla kendini devletin yerine koyan Servet adlı gardiyanla sivil tetikçileri kirli işlerinde kullanması, bütün bu olup bitenleri ortaya çıkarmak isteyen, baskı ve sansür ortamında gerçeği yazmaya çalışırken sürekli tehditlerle karşılaşan Şahap adlı gazetecinin, evladının cansız bedenine ulaşmak isteyen bir annenin çaresizliği, tutkulu bir aşk sonucu dünyaya gelen Saliha adlı çocuğun olayların içinde kalışı ve bu trajedisine futbol maçıyla ortak olan mahalledeki arkadaşlarının hikâyeleri, karanlığı yaratan zalimliğinin nasıl yapıldığını ancak buna rağmen kolektif mücadele ruhunu ve dayanışma gücünü de gözler önüne seriyor. Özellikle çocukların arkadaşlarının katledilmesiyle mavi plastik topu, üzerine siyah bantlar çekerek bir direniş simgesine dönüştürmesi umuttan asla vazgeçilmemesini hatırlatıyor.
Beri Zaman Mahallesi adlı roman anlatılması zor bir hikâyeyi roman disiplininin estetik değerlerini gözeten başarılı bir metin. Günümüz edebiyatında sıkça rastlanan siyah-beyaz karşıtlıkların ötesine geçiyor, çatışmayı yalnızca karşıt gruplar arasında değil, aynı grup içerisindeki bireyler arasında da gösteriyor. Karakterleri nostaljik methiyelerden uzak oluşum süreçleriyle birlikte sunarak kesin yargılardan uzak tutuyor.
Beri Zaman Mahallesi, düşünsel arka planıyla ve sembolik düzlemiyle okunduğunda daha bir anlam kazanıyor. Çünkü romanın düşünsel arka planı, sosyal sözleşme tartışmalarından psikanalize, romantizmden yaşamın acımasız katılığına kadar geniş bir entelektüel yelpazeye yaslanıyor. Diğer yandan karakterler bağlamında ana karakterlerden gardiyan Servet ile emniyet müdürü Öner Bey’in karşılaştırmalı çözümlemesi romanın derinliğini artırıyor. İktidar tanrısının tarih boyunca kazandığı biçimin saf göstergesi olarak Servet’in “kendiliğinden” bilinci duygusallıkla kuşanırken; Öner Bey’in “kendinde bilinci” ile “kendiliğinden bilinci” arasındaki gerilim ego ve süper-ego çatışkısının en basit biçimde bir sentezini sunuyor. Bu farklılık, romanın karakterlerini tek boyutlu olmaktan çıkarıp, bilinç ve duygular arasındaki karmaşık ilişkileri açığa çıkarıyor. Romanın sembolik düzleminde ise kuşlar özellikle martılar, serçeler, plastik top ve çocukların top oynadığı saha var. Bu sembolleri özgürlük, sonsuzluk, dostluk, dayanışma, mücadele, direniş ve çocukluk masumiyetinin metaforları olarak okuyoruz.
Yazıma başlarken Hang Kang’ın tüm eserlerini okuduğumu söylemiştim. Bu eserleri okumamla Antmen’in yapıtını ardı sıra okumam bir ilahi rastlantı (!) mıydı bilmiyorum ama benim de yapıtlarımın içeriğini oluşturan “tanıklık” edebiyatını daha güçlü savunmam için bir kanıt elde ettim. Bu kanıt, piyasada borusu öten yayınevlerince “okuru rahatsız ediyor” , “Bu edebiyat değil” ya da “okurun hoşuna gitmiyor” diye reddedilen “bellek” ve “tanıklık” romanlarının dünyada hâlâ geçerli edebiyat mecrası olarak karşıma çıkmasıydı. Han Kang , Çocuk Geliyor adlı eserinde devletin işlediği Gwangju Katliamı’nı, Ahmet Antmen de devlet tarafından işlediği faili meçhul cinayetlerinden birini anlatıyor. Tamam, bu anlatıda Antmen daha politik ve gerçekçi bir çizgide ilerliyor, Han Kang ise bireysel ve metaforik bir tavrı tercih ediyor. Farklı coğrafyaların yazarları olan Kang ve Antmen, ülkelerinin tanrının merhametinden yoksun 1980’li yıllarını, toplumsal ve kültürel yaralarını edebiyatı bir bellek mekânı olarak kullanıyor. Kullanıyor da gelin görün ki Hang Kang bu anlatılarıyla Nobel Edebiyat ödülü alıyor, Ahmet Antmenin bu anlatısı görmezden geliniyor. Sahi tam da burada tanıklık romanlarından söz ederken tanıklık edebiyatının öncüleri olan klasik isimlerini de anmadan geçmek olmaz. İtalyan yazar Primo Levi “Bunlar da mı İnsan?” ([ii]) adlı ünlü romanında “unutmak suçtur” yaklaşımı hafızalara kazınır. Nobel Barış Ödüllü Amerikalı yazar Elie Wiesel ve “Gece” ([iii]) adlı ünlü yapıtında da Nazi kamplarındaki çocukluk deneyimini aktarır.
Bu örnekleri vermemin nedeni aslında başlığımızdaki “Neden ‘Tanıklık’ edebiyatına ihtiyacımız var?” sorusuna yanıt bulmak içindi. Gördük ki, edebiyat son derece estetik ve üst düzeyde sessizliğin ve unutmanın karşısında muhteşem bir direniş alanıdır. Levi’nin “unutmak suçtur” yaklaşımı, Wiesel’in “sessizliği kırma” çabası, Han Kang’ın “sessiz tanıklıkları görünür” kılması nasıl evrensel işlevi üstlenmişse Antmen’in unutmaya şartlanmış bellekleri harekete geçirme isteği de aynı işlevi görür. Çünkü tanıklık edebiyatı insanın dönüşümüne tanıklık eden edebiyattır. Çünkü bu tür romanlar, yalnızca bir dönemi anlatmakla kalmaz; aynı zamanda “belleği diri” tutarak gelecek kuşakların geçmişle bağ kurmasını sağlar.
[i] – Ahmet Antmen. Beri Zaman Mahallesi. Yazılama Yayınevi. 2026,2.Baskı
[ii] Primo Levi. Bunlar da mı İnsan?. Çevirmen: Zeyyat Selimoğlu, Can Yayınları.2022.
[iii]Elie Wiesel. Gece. Çevirmen:Dila Balça Öğün. Koridor Yayıncılık. 2015


















