Masthead header

Mustafa Şimşek’ten “Gıyasettin Mengüşoğlu adında biri” adlı öykü

Saat sabahın dokuzu oldu.

Gözlerimi kapıdan bir türlü ayıramıyorum. Oysa yarım saat önce, aksayan sol ayağını sürüye sürüye burada, ceviz ağacından yapılma, eskimiş masasının başında olmalıydı. Her zamanki gibi paltosunu ve başından eksik etmediği siyah fötr şapkasını ahşap askılığa asmalı, sandalyesinin ucunda iki büklüm oturmalı, nefes almaktan çekinircesine, önüne yığılmış evrakların içinde kaybolmalıydı. Çaycı Mestan Efendi, günün ilk saatlerinde odaya uğramalı, çay içmek isteyip istemediğini ona her günkü gibi yine sormamalıydı. Nerede kaldı bu adam?

Gıyasettin ile sekiz yıldır şu küçücük odada beraber çalışıyoruz. Bu sekiz yılda bırakın işe gelmemeyi, beş dakika geç kaldığını hatırlamam. Yanı başımdaki masada oturur ama onu tanıdığımı söylersem, yalan söylemiş olurum. İlk zamanlar bir oda arkadaşına sahip olacağım için çok sevinmiştim ama kısa sürede sevincim yerini derin bir burukluğa bıraktı. Ben konuşkan biriyim. Çalışırken bir yandan sohbet etmek, gülmek, güldürmek tam bana göredir. Yanımdaki adam konuşsun, gülsün, sızlansın, çekiştirsin, yerine göre dedikodu etsin isterim. Oysa bizimkisi öyle mi? Sabahları “sabah şerifleriniz hayır olsun”, öğlenleri “afiyet olsun”, akşamları da “iyi akşamlar”dan başka lakırtı bilmez. Bir şey sorulmadıkça konuşmaz, konuştuğunda ise alfabedeki bütün harflerin hakkını verir, İstanbullulara özgü bir Türkçe ile konuşurdu. Öğle vakitlerinde, masasının üzerine eski bir gazete parçası serer, yanı başındaki komodinden iki gözlü teneke sefer tasını çıkarır, lüks bir lokantadaymışçasına yemeğini özenle yerdi. Hiç kimseden bir ikram kabul etmez, hiçbir davete de icabet etmezdi. Yaşlı annesinden başka kimsesi olmadığı da kulaktan kulağa söylenirdi.

Sabah çayımı, her zamanki gibi şekersiz içtim. Pencerenin önüne dikildim. İşyerinin önündeki caddeden, gamsız adımlarla yürüyen, başları bağlı ev hanımlarının kırıtan yürüyüşlerini izledim. Köşedeki simitçinin yeniyetme bir ilkokul talebesine, tezgâhın zulasından çıkardığı, dünden kalma simitlerden birkaçını, çevik el hareketleriyle gazete kâğıdına sarışını gördüm. Ta uzaklardan, caddenin manifaturacılarla donanmış öte yanından, bu tarafa doğru aksak adımlarla yürüyen adamın Gıyasettin olmadığını, pencerenin hizasına gelene kadar anlamadım. Nerede kaldı bu adam?

Saat on oldu. Hâlâ ortalarda yok. Birazdan şef gelecek, şişe dibi gözlükleri ile odayı şöyle bir süzecek, Gıyasettin’in masasının üzerinde birikmiş evrakları görecek, onu yerinde göremeyince, soluğu müdür beyin yanında alacak. Sonra… Sonrası pirincin taşını ayıklamak.

Odanın içinde gel-gitler yaparak dolaşmaya başladım. Ceketimden sarkan bir ip parçasını özenle kopardım. Bu sabah, arsızca yağan yağmurun hatırası olan pantolon paçalarımdaki çamur parçacıklarını silkeledim. Tam o anda, Gıyasettin’in her zaman kilitli tuttuğu çekmecesinin üzerinde, anahtarını unuttuğunu fark ettim. Her akşam, mesai bitimine yakın zamanlarda, benim kendisini izlemediğimden emin olduktan sonra –ki bu anlarda göz ucuyla onu süzerdim– ceketinin mendil cebine usulca yerleştirdiği anahtar, şimdi birkaç adım ötede, içinde durduğu kilidi açmaya amade bir biçimde bekliyordu. Çekmeceyi her geçen gün gözümde daha da önemli kılan, onu zihnimde işlemeli bir hazine sandığına dönüştüren bu sırlı bölme belki Gıyasettin’in yıllarca sustuğu kelimeleri içinde saklıyordu. Belki de her gün merasim eşliğinde açıp kapadığı bu şey, günahlarıyla tıka basa doldurduğu vasıfsız bir kutudan öteye gitmezdi. Oturduğum sandalye ile odanın penceresi arasında küçük ama hızlı adımlarla birkaç dakika gezindim. Sonra ani bir refleksle odanın kapısını kapattım. Kalbimin hızlı atışları arasında, içimdeki merak duygusunu dizginlemeksizin alelacele çekmeceyi açtım. Kurcalamaya başladım. İçinde “Sevda Sözleri” isimli bir kitap, kalın çerçeveli bir okuma gözlüğü, ait olduğu zarfa henüz yapıştırılmamış birkaç tane posta pulu ve üzerinde bir adres yazan zarftan başka hiçbir şey bulamadım. Bu muydu şimdi, yıllardır merasimlerle açılıp kapanan çekmece? Çekmeceyi hızla yuvasına sürdüm. Saklambaç oynayan bir çocuk misali koridora başımı uzatarak çaycı Mestan Efendi’ye bir çay söyledim. Cep aynamı çıkartıp saçlarımı ve bıyıklarımı taradım. Gördüğüm zarfın üzerinde yazanları hatırlamaya çalıştım. Başaramadım. Gelen çayı dudaklarımı yakarak içtim. Hızlıca çekmecedeki zarfı aldım. Sandalyeme oturdum. Masamı zarfa siper ederek üzerindeki yazıyı okudum.

Sayın Süheyla YÜCE Hanımefendi’ye

Manisa Kız Lisesi

Tarih Öğretmenlerinden

                    MANİSA

Zarfın içini yokladım. Doluydu. Üstelik ağzı da yapıştırılmamıştı. İçindeki kat yerleri aşınmış saman kâğıdını incitmeden çıkardım. Sağ üst köşesinde “9 Aralık 1977” tarihi bulunan, yani bundan yaklaşık beş sene evvel yazılmış ve sahibine hiçbir zaman gönderilmemiş bir mektup olmalıydı. Mektubu sessizce yutkunarak okumaya başladım. 

Süheyla Hanımefendi,

Sizin o dalgalı saçlarınızla bezenmiş, gamzeli yüzünüzü görmeyeli tam üç yıl olmuş. Her anında yokluğunuzu duyumsadığım koskoca üç yıl. Oysa şu an, kahverengi gözlerinize bakarak sizi seviyorum diyebilmeyi o kadar çok isterdim ki. Erguvan Tepesi’ndeki ceviz ve ıhlamur ağaçlarıyla donanmış o evde, herkesten, her şeyden uzak, yalnız sizin ve benim olacağım bir dünya hayal etmiştim. Ceviz ağacının altındaki salıncakta, kırık sarı elbisenizle sallandığınızı, gamzeli yanaklarınızla bana gülümsediğinizi ve önünüzde diz çöküp okuyacağım o sevda şiirlerini de hayal etmiştim. Ve daha neler neler… Oysa sonsuz bir yalnızlığın içindeyim şimdi.

Size olan sevgimin karşılıksız kalacağını söylediğinizde, artık sizi görmeye dayanamayacağımı anlamıştım. Müdürlükte çalışan bir arkadaşımdan rica ettim ve hemen aynı hafta Gördes Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayin edildim. Ah Gördes! Ah ruhumun sıkılgan yanı, yeşille bozkırın iç içeliği… Günlerim hep bozkırına benzedi Gördes’in. Bozkır kadar çıplak ve onun kadar yalnızdım. Düşünemiyor, konuşamıyor ve ancak yaşayabilecek kadar yiyordum. Sizi kalbimin en ılıman, en taze yerlerinde yaşatıyor, rüyalarımda, bitki örtüsünün en nadide çiçeklerini size veriyordum.

Bir gün,  Gördes’te sokakta yürürken –buna yalpalayan bir kütlenin devinimi de diyebiliriz– Matematik Öğretmeni Şevket Bey’e rastladım. “Ne olmuş kardeşim sana böyle,” dedi. “Ne olmuş?” dedim, sustu, bir şey diyemedi. Bakışları zavallı Gıyasettin der gibiydi.

Çalıştığım okulda varlığım da, yokluğum da birdi. Her gün gördüğüm yeni iş arkadaşlarımla neredeyse hiç konuşmuyordum. Konuşamıyordum. Konuşursam, o an ağzımdan sizin isminiz çıkacakmış gibi geliyordu. İşime eskisi kadar önem veremiyor, bunun için kendimde yeterli gücü bulamıyor, her geçen gün, sınıfta öğrencilerime karşı otoritemi kaybediyordum. Bilirsiniz şiir okumayı çok severim. Yine bir gün derste, Orhan Veli’nin bir şiirini okuyordum. Şiirin son dizesinde “Yazık oldu Süleyman Efendiye” diyeceğime “Yazık oldu Gıyasettin Efendiye” deyivermişim. Çocuklar gül gül öldüler. Bense onlar gülerken, içime doğru hüngür hüngür ağlıyordum.

Neyse ki bu olumsuzluklar çok sürmedi. Bir gün okula iki müfettiş geldi. Hakkımda şikâyet varmış. Öyle dediler. İfademi aldılar. Öğretmenlere, öğrencilere beni sordular. Çok geçmedi. On beş gün sonra geri hizmete, Yozgat ilinde Milli Eğitim Müdürlüğü memuriyetine tayin edildiğimi bildiren evrak geldi.

Bu satırları size, Yozgat Milli Eğitim Müdürlüğü’nden yazıyorum. Küçücük, Yozgat’ın işlek caddelerinden birine bakan bir odam var. Ve bir de Yozgatlı oda arkadaşım. Hüsnü Bey. Buraya geleli üç yıl olmasına karşın, onu çok fazla tanımıyorum. Ama halim selim bir insana benziyor. İlk zamanlar sürekli benimle konuşmak isterdi. Tavırlarımdaki garipliği sezmiş olmalı ki, artık beni bu konuda sıkıştırmıyor. Hem diğer odalardan gelip de suskunluğumla alay etmek isteyenlere de kızıyor. Beni anlıyor olmalı. Galiba Hüsnü Bey iyi birisi.

Nasıl ki Manisa’da, Gördes’te siz olmaksızın yaşanmıyorsa, Yozgat’ta da durum farklı değil. Görünen o ki, artık ben bu ıssız yolda, yalnız yürümeye devam edeceğim. İçimdeki ateşe bir kova su döken olmadıkça. 

                                                                                                                                                                                         Gıyasettin MENGÜŞOĞLU

Dirseklerimi masama dayadım. Sıcacık olmuş başım avuçlarımın arasında kaldı. Gıyasettin’in mektubu masanın üzerinde. Gözlerim Yozgat’ın en işlek caddesinde, karıncalar gibi iç içe girmiş insan kalabalıklarında. Oda kapısı aniden ve kibarca açıldı. Yer yer kırlaşmış saçlarının arasından parlak ter damlaları süzülüyor, aksayan bedeni gözle görülecek şekilde titriyordu. Gıyasettin, yaşam yorgunu gözlerle bir bana, bir de masanın üzerindeki zarfa baktı. Öylece kalakaldı. Sonra, bir kuyunun dibinden konuşurcasına, boğuk,

“Annem öldü” dedi.

Mustafa Şimşek – edebiyathaber.net (26 Eylül 2012)        

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r