Murathan Mungan’ın söyleşileri kitaplaştı: Masa Mikrofonu

Mart 24, 2026

Murathan Mungan’ın söyleşileri kitaplaştı: Masa Mikrofonu

Murathan Mungan’ın Masa Mikrofonu adlı kitabı Metis Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

Murathan Mungan’ın düzyazı ve söyleşilerini bir araya getirdiği Devam Ağacı ve Güne Söylediklerim kitaplarının izinden giden Masa Mikrofonu’nun içeriğini yazarın yakın tarihli bazı söyleşileri oluşturuyor. Kendisinden dinleyelim: “Farklı kentlerde, dinleyicisi kısıtlı mekânlarda yapılan söyleşilerin daha geniş kitlelere ulaşması için bunları bir kitapta toplamayı, böylelikle yazılı tarihin belleğine emanet etmeyi her zaman önemsemiş, kendi açımdan daha güvenilir bulmuşumdur. Önceden hazırlanmış yazılı metne dayanan konuşmalarla, daha serbest düzen kotarılmış olan söyleşileri aynı dalga boyunda buluşturmaya çalıştım. Bu ikinci türdeki söyleşilerin doğaçlamalı ritmini, tınısını, tonunu, yerine göre alçalıp yükselen tansiyonunu koruyarak yazıya aktarmaya çalıştım.”

Kitaptan tadımlık:

Bir tarihte “İnsanları ölümden daha fazla korkutan şey nedir?” sorusuna Benjamin Cheever, “Bir topluluk karşısında konuşma yapmak,” yanıtını vermiş. Bu sözler gerek geçmişte gerek günümüzde kimileri için hâlâ geçerli olsa da, yakın kuşaktan insanların çoğunluğu için artık pek söz konusu değil sanırım. Daha çok eski kuşaktan, “eski terbiye” ile yetiştirilmiş insanların dönemin atmosferiyle örtüşen gözle görülür sorunuydu bu. “Büyüklerin yanında konuşulmaz”, “Sen sus, sen bilmezsin, sen anlamazsın” azarlarıyla büyüyen çocuklardan, sesleri kısılan kadınlardan, şiveli konuşanlardan, konuşma hakları kısıtlanmış; sesini, sözünü öne sürmede özgüven yoksunluğu çeken kesimlerden söz ediyorum elbet. Onların şu ya da bu biçimde kalabalıklar karşısında söz alacak özgüveni kazanması için memleketin epey bir yol kat etmesi gerekti. Kişinin Türkiye’nin hangi bölgesinde büyüdüğü, hangi toplumsal sınıftan geldiği, genç mi yaşlı mı, kadın mı erkek mi, meslek sahibi mi değil mi gibi pek çok belirleyici unsur insanları kalabalıklar karşısında çekingen, tutuk kılabiliyordu. Dile dökmek istediği düşüncesi, söyleyecek sözü olsa bile hangi dönemde, nerede, nasıl bir ortamda, hangi koşullarda konuştuğuna, meramını doğru anlatıp anlatamayacağına, uygun kelimeleri bulup bulamayacağına, sesinin, sözünün tonunu, üslubunu tutturup tutturamayacağına göre değişen, bir kısmının farkında olduğu ya da olmadığı kaygılarla baş etmek zorundaydı.

Kitapta yer alan “Saklanma ile Seslenme Arasında, Tel, Tını, Ton” başlıklı yazıda Harita Metod Defteri’nde sözünü ettiğim bir anıma gönderme yaparak, sesimle olan ilişkime, topluluk önünde konuşma, kalabalıklara seslenme kaygılarıma değinirim. Çiçero’nun kekemeliğini yenmek için ağzına çakıl taşları doldurup konuşma temrinleri yapması gibi ben de sanırım üniversite öğrencisi olduğum yıllardan başlayarak katılımcı ya da konuşmacı olarak bir söyleşiden diğerine yetişirken heyecanımı yenmeyi, sesimin titremesini engellemeyi öğrenerek kendi tutukluğumu çözdüm. Sonrası sular seller gibi geldi.

Günümüzün ses ve söz çokluğuna boğulmuş şenlikli ortamında ise bazı parametrelerin hayli değiştiğini görüyoruz. Teknoloji devrimi, bilgisayar çağı, internet kullanımının yaygınlaşması, dijital dünyadaki uygulamalar, sokakta yürürken bile ağzınıza uzatılan mikrofonların varlığı hayatımızdaki pek çok şeyi hızla değiştirdi. Sonuçta dilimiz büyük ölçüde çözüldü, her yerden sesler, sözler duyulmaya başladı ama tüm bu gelişmelere koşut olarak çiğ sesler, boş sözler, düşük çenelerin birbirini tekrarlayıp duran kof yankıları da çoğaldı. Sözün yokluğuyla sesin çokluğu, fikrin çürüklüğüyle gürültünün bolluğu birbirine dolandı.

Benim lise yıllarımda okullarda düzenlenen “münazara”lar sanırım öğrencilerde topluluk karşısında söz alma, düşüncelerini savunma, iddialarını kanıtlama becerisi kazandırmayı amaçlıyordu. Hatta münazaralarda başarı gösteren öğrencilerin ileride iyi birer avukat ya da politikacı olacağı kaçınılmaz bir sonuç gibi görülüyordu.

Hitabeti sağlam, akıcı biçimde güzel konuşan insanlara “natıkası kuvvetli” deniyordu o zamanlar. Çocukluğum boyunca avukatlık yapıp politikanın içinde de olan babam için sağda solda sık sık “natıkası çok kuvvetli” dendiğini duymuş, bununla hep gönenmişimdir. Sanırım mesleğinin bir gereği ve getirisi olmasından çok, ona özgü kişisel bir beceriydi bu. Okumuş olanlar hatırlayacaklardır, Paranın Cinleri kitabımda yer alan, babamın iki fotoğrafı etrafında ördüğüm “Gizli Ben” başlıklı metinde bu konu hakkında daha uzun söz alırım.

Mardin Ortaokulu’nda okuduğum yıllarda kazanamadığım şiir okuma yarışmasından, Mardin Lisesi’nde katıldığım münazaralarda sesime olan güvensizliğimden, üniversite yıllarımda Kimya Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası gibi kurumsal mekânlarda düzenlenen üniversite forumlarında söz alırken titreyen sesimden, bugünlere geldim. Tüm çekincelerime karşın bu konunun üstüne gitmekte gösterdiğim ısrar ve kararlılık sesimi de, sözümü de açtı.

Bilindiği gibi, yazarların bazıları iyi yazar, ama o kadar iyi konuşamazlar. Güzel konuşmak ayrı bir haslettir. Hitabet gücünün, retorik becerisinin her zaman doğru ve anlamlı bir içerik taşıdığı da söylenemez elbet. Çoklarının benim için söylediği gibi, ben biraz yazdığı gibi konuşan, konuştuğu gibi yazan kişilerdenim. Elinizdeki kitapta yer alan konuşmaları yazıya aktarırken bu durumun bana sağladığı kolaylığa dikkat çekmek için bu konuyu belirtme gereği duydum. Babam için söylenen “natıkası kuvvetli” sözünün şimdi daha yeni sözcüklerle, ama benzer nedenlerle benim için söylenmesinin hoşuma gittiğini de saklayacak değilim. Bu arada denemelerimde olduğu gibi, konuşmalarımda da “diskuruma” bilgiç bir anlatı statüsü vermeden düşüncelerimi, görüşlerimi ifade etmeye çalıştığımı belirtmek isterim.

Yorum yapın