Müge İplikçi: “Sahte Cennetten Kaçış, uzun süredir içimde biriken, artık taşan bir öfkenin ve acilen anlatılması gerektiğine inandığım bir gerçekliğin hikayesi.”

Şubat 3, 2026

Müge İplikçi: “Sahte Cennetten Kaçış, uzun süredir içimde biriken, artık taşan bir öfkenin ve acilen anlatılması gerektiğine inandığım bir gerçekliğin hikayesi.”

Söyleşi: Aynur Kulak

Müge İplikçi ile yeni romanı Sahte Cennetten Kaçış odağında yapmış olduğumuz söyleşi romanın tematik yapısını oluşturan iki kadının zihinsel, duygusal ve fiziksel kuşatılma süreçlerindeki dini ve siyasi manipülasyonlara dostluk ve dayanışma ile nasıl direndikleri konuları etrafında gerçekleşti. “Edebiyatın kalbi “şimdilik” insanın kendisinde atıyor” diyen Müge iplikçi ile ayrıca çağdaş edebiyatımız içerisinde 1998 yılında başlayan yolculuğuna kültür sanat içerisinde her alanda çok aktif olarak devam ettiği için Medyascope TV’yi, Edebiyat Haber içerisindeki dijital kitaplığı, sanal ortamı ve sesli kitapların çağdaş edebiyat dinamiklerine etkilerini de kapsamlı olarak konuştuk    

Sohbetimizi sizin edebiyat dünyamızdaki yoğun edebiyat serüveninizi konuşarak başlatmak istiyorum. Liseden itibaren başlayan, üniversite  öğreniminizle devam eden, iki ayrı yüksek lisans derecesi yaptığınız, 1998’de Perende ile başlayıp 2025 Sahte Cennetten Kaçış’a uzanan yazarlığınız, ayrıca çocuklar ve gençler için de yazdığınız kitaplar, Türkiye PEN Kadın Yazarlar Komitesi Başkanlığı’nı iki dönem sürdürmeniz, Medyascope TV’de Zeytin Dalı programınızda ağırladığınız birçok çağdaş yazar, Edebiyat Haber’in dijital kitaplar platformunda üstlendiğiniz yayın yönetmenliği … Enerjinizi edebiyattan aldığınızı düşünüyorum elbet, aynı zamanda sizin için yaşamanın kendisine dönüşmüş bir durum da var öyle değil mi? Bu yaşama dönüşmüş yoğunluk içerisinde bir gününüzü veya haftanızı nasıl programlıyorsunuz? 

Haklısınız! Enerjimi kesinlikle edebiyattan alıyorum, bu son derece doğru bir tespit. Ancak bu, aynı zamanda, “edebiyat yapmak için yaşamak” değil de, “yaşamı edebiyatla anlamlandırmak ve olup bitenleri yaşamla birlikte  dönüştürme çabası” şeklinde özetlenebilir. Güne sabahın erken saatlerinde, zihnin en berrak olduğu vakitte masanın başına oturarak başlıyorum. Bu esnada çayı demler, kahvaltımı hazırlarım. Elbette Mia Hanım (kedilerin en hası) bana kahvaltıda eşlik eder. Onunla geçen bu zaman dilimi müthiştir. Ve bu, aslında, günün en keyifli saati, yazma saatimdir. Bir gece öncesinde kıvrandığım satırlar rahatlamış, zihnim berraklaşmıştır. Öğleden sonraları ise okuma, araştırma, editöryel işler (Mikroscope çevrimiçi dergimiz bunların başını çeker), program hazırlıkları (Medyascope’daki Zeytin Dalı için okunması gereken kitap, hafta sonu yazıları vb.) ve sonrasında uzun yürüyüşlerle günü tamamlarım. Akşamları ise genellikle haber niteliğinde yazıları okuma, MUBİ, Netflix içerikleri izleme ve not alma zamanıdır. Hafta içi bu disiplini korumaya çalışırım. Hafta sonlarım ise daha esnektir; şimdilerde edebiyat atölyesi, bazen sinema ve sevdiklerimle vakit geçirme, beslendiğim ana kaynaklar. Programımın özü, yazma eylemini merkeze alan, ancak onu besleyecek tüm kanalları da aktif tutan bir döngüdür diyebilirim.

90’lar ve 2026 yılı itibariyle edebiyat içerisinde değişimler, dönüşümler en çok hangi noktalarda gerçekleşti? Bu soruyu hem yazma ve anlatma pratikleri adına (daha çok kadınlara yönelik hikayeler yazma, daha çok siyasi fonu çok belirgin hikayeler yazma, daha çok aile ama aynı zamanda bireysel anlatılar da oluşturma gibi) hem de sosyal platformlar ve dijitalleşmeyle birlikte başlayan (sesli kitap, yapay zekanın izlerini çok fazla görmemiz, sosyal medyası olanın kültür sanat içerisinde dijital içerik üreticisi olması vb.) değişimlerin olumlu, olumsuz olarak yorumlayacağınız düşünceleriniz adına soruyorum. 

Yazma pratikleri açısından 90’lar, 80’lerin devamı olarak, özellikle kadın yazınının kişisel olanı politik bir dille anlatmada büyük bir sıçrama yaptığı dönemdi. Bugün ise bu anlatılar çok daha keskin, çok daha cesur ve çok daha çeşitli. Kadınlar artık sadece “aile” veya “aşk” hikayelerinin kahramanı değil; siyasetin, tarikat ağlarının, savaşın, şiddet mekanizmalarının, teknolojinin tam ortasındaki özneler. Anlatılar bireyselleşirken aynı zamanda toplumsalın en sert gerçekleriyle iç içe geçti artık. Bu, kanımca, olumlu bir gelişme. Edebiyat, sosyolojik bir rapor olmaktan çıkıp, insanın o karmaşık ruh halini bu gerçeklerin içinde çok net bir biçimde resmetmeye başladı.

Dijitalleşme ve platformlar açısından bakacak olursak: Sesli kitap, edebiyatı yeni bir duyguyla (sesle) buluşturdu ve ulaşılabilirliği muazzam artırdı. Dijital Kitaplar bu anlamda çok önemli bir işlev üstlendi. Öte yandan sosyal medya, yazar ve okur arasındaki mesafeyi kısalttı, ancak aynı zamanda “dijital içerik üreticiliği” ile “edebi üretim” kavramlarını zaman zaman birbirine karıştırdı. Olumsuz tarafı, hız ve görünürlük baskısının derinlikli metinlerin önüne geçme riski. Yapay zeka ise henüz yolun çok başında. Bir araç olarak kullanılabilir, ancak edebiyatın özünde yatan insani deneyim, acı, sevinç ve isyanın yerini asla alamaz. En azından şimdilik! Özetle, dijital araçlar fırsatlar sunuyor, ancak edebiyatın kalbi “şimdilik” insanın kendisinde atıyor.

Sahte Cennetten Kaçış romanınıza geçmek istiyorum. Romanı okurken ve bittikten sonra net olarak, Müge Hanım’da bir şeyler artık tak etmiş, artık içinde tutamaz hale gelmiş ve masasının başına oturarak yazmaya başlamış diye düşündüm; ne dersiniz? Tabii sizi masanızın başına oturtan odak mesele –veya meselelerinizi de- merak ediyorum. 

Kesinlikle haklısınız. Sahte Cennetten Kaçış, uzun süredir içimde biriken, artık taşan bir öfkenin ve acilen anlatılması gerektiğine inandığım bir gerçekliğin hikayesi. Beni masanın başına oturtan odak mesele, ise inandırılmış çaresizlik oldu. İçimde tutamadıklarım, kısacası… Toplumsal olarak bizi saran, dini, cinsiyeti, sınıfı ne olursa olsun insanları “çıkış yok” inancıyla kuşatan mekanizmaları görmek… Özellikle kadınların, sadece fiziksel değil, zihinsel ve ruhsal olarak da nasıl hapsedildiğini, bu hapsolmuşluğun nasıl bir “cennet” vaadiyle süslendiğini yazmak istedim. Bu, sadece tarikatlar için değil, her türlü totaliter sistem için geçerli bir mesele.

Sahte Cennetten Kaçış’ı farkının ne olmasını istediniz açısıyla da konuşmak isterim. Mesela aşkı ve ilişkileri yazmak isteyip ama artık bu ilişkilerin arka fonunda politik ve sosyo-kültürel etkilerini daha net işlemek istemiş olabilirsiniz ya da inanma-güvenme ihtiyacının hem dini hem de ilişkiler esnasında nasıl dinamiklere sahip olabileceğini anlatmak adına bu romanınızda daha sert ve güçlü bir metin yazmak istemiş olabilirsiniz. Romanın diğer romanlarınızdan farkından hangi noktalarıyla bahsetmek istersiniz?    

Bu roman, diğerlerine kıyasla daha karanlık ve daha sert bir dokuya sahip. Evet, aşk ve ilişkiler var, ancak bu kez arka plan dekor değil, doğrudan bu ilişkileri şekillendiren, çarpıtan bir iktidar alanı. İnanma ve güvenme ihtiyacının nasıl sömürülebileceğini, dini duygunun nasıl bir kontrol ve şiddet aracına dönüştürülebileceğini, en yakınımızdaki insanın bile bu sistemin bir parçası olabileceğini göstermek istedim. Dil ve anlatım da bu yüzden daha keskin, gerilimi daha yüksek ve psikolojik tahliller daha derinlere iniyor. Bir “nefes alma aralığı” diyebileceğimiz rahat sahneler minimuma indirgenmiş durumda.

Selin ve Handan’ın, iki kadın gazetecinin hikayelerini okuyoruz. Selin kendi ailesi ile çatışmalı durumundan da ileri gelen bir gözü karalıkla kendini mesleğinde ispat etmeye çalışırken içinden çıkılmaz durumların içine düşüyor, üstelik girift bir tarikat ağı  cephesinde yaşanıyor her şey. Birincisi bu iki kadın karakterin –zorlu ve kolay yanlarıyla- yazılma süreçlerini konuşmak istiyorum sizinle. İkincisi ise tarikat demişken, kadın, erkek, sosyal statü, sınıf farkı, eğitim durumu gözetmeksizin herkesi yutan bir sistemin kadınlara uyguladığı ayrıca her tür şiddeti konuşmak istiyorum.

Yazılma Süreçleri: “Kolay” tarafı, dediğiniz gibi, bu karakterlerin etrafımızda gördüğümüz, tanıdığımız, gazetelerde okuduğumuz gerçek kadınlardan ilham almasıydı. Mücadeleci, mesleki hırsları olan, kırılganlıkları ve zaafları bulunan kadınlar… “Zor” tarafı ise, onları sadece birer “mağdur” veya “kahraman” klişesine düşürmeden, içsel çatışmalarını, yanlış kararlarını, korkularını ve o tarikat ağına düşerkenki psikolojik süreçlerini inandırıcı kılmaktı. Selin’in gözü karalığı ile Handan’ın ayağı frende tedirginliğini dengelemek önemliydi.

Çıkışsızlık ve edebiyatın rolüne gelecek olursak… Okurken üzülmeniz çok doğal, çünkü bu çıkışsızlık maalesef gerçek. Edebiyat, böyle girift ve tehlikeli konuları, bir gazete haberi veya akademik çalışmanın ötesine taşıyarak, okuru karakterlerin ruhunun içine sokabilme gücüne sahip. Leman ve Melike’nin hikayeleri, şiddetin nasıl normalleştirildiğini, itaatin nasıl bir erdem haline getirildiğini, en insani ihtiyaçların (inanma, bir yere ait olma, özlemi çekilen ev, değer görme ve sevilme) nasıl bir tuzak olduğunu göstermek için kritikti. Evet, ne yalan söyleyeyim; bu durumu ancak edebiyatın derinlikli ve çok katmanlı anlatımıyla, neredeyse  tüm çıplaklığıyla ama aynı zamanda insani bir bağla ele alınabileceğini düşünmüştüm. Beni yola çıkaran da bu oldu zaten. O ince umudu gösterebilmek için bile edebiyatın çok dilli mucizelerine yaslandım diyebilirim. 

Sahte Cennetten Kaçış’a dair erkekleri de konuşmak istiyorum sizinle. Bir içinde bulunduğumuz dini, politik, sosyolojik ve kültürel sistemin baş aktörleri erkekler var, bir de -tüm şiddet unsurlarından kadınlardan daha az etkilenmiş olsalar da- aslında aynı kadınlar gibi kullanılmış ve kurban edilmiş erkekler var. Bu konuyu Yaşar karakteri özelinde konuşabilir miyiz? 

Yaşar karakteri, bu romanın belki de en trajik figürlerinden biri. O da bir kurban. Sistem, ona geleneksel erkeklik rollerini vaat ederek onu da tuzağa düşürüyor. Ancak o rolü oynayabilmek için, sistemin daha altındakilere (kadınlara) şiddet uygulamak zorunda bırakılıyor. Bu, onun insanlığından çalınan bir şey. Yaşar, şiddeti uygulayan ama aynı zamanda kendisi de şiddet görmüş, korkuyla hareket eden, içinde ufacık bir isyan kıvılcımı olsa da onu söndürmek zorunda kalmış biri. Bu sistemde “erkek” olmanın da bir bedeli var: Duygularınızı, merhametinizi, şüphenizi yok saymak ve bir makinenin dişlisi olmak. Ancak Yaşar bu sınırı da çoktan geçmiş biri. Tehlikeli. 

Romanla ilgili atlamadan konuşmak istediğim hikayenin başındaki patlama anı ve hikayenin belli bir yerinden sonra karşımıza çıkan “Frekans Odası”. Yani hikayenin hem metafiziksel boyutu hem de dini ritüeller, inançlar üzerinden beyin yıkamanın nereden nereye geldiği konusu. Bu önemli eşikler hikayeyi yazarken mi oluştu, yoksa zaten hep aklınızda olarak yazdığınız eşikler mi oldu?

Patlama anı, hikayenin hem fiziksel hem de sembolik başlangıcı kitapta. Her şeyin altüst olduğu, dengelerin tümden bozulduğu, gerçekliğin sorgulandığı ve gerçeküstü sayılabilecek bir andan bahsediyorum orada. Bu, zaten aklımda olan bir eşikti. Kitapta farklı yerleri denedim onun için. Ancak en sonunda en başa yerleştirdim. 

Frekans Odası ise yazım sürecinde daha da belirginleşen bir fikir haline geldi diyebilirim. Beyin yıkamanın, ritüellerin ve hipnozun ulaştığı noktayı somutlaştırmak istedim. “Frekans” kelimesi bile modern ve teknolojik bir çağrışım yapıyor gibi geldi bana. Romanda, bu, sadece ilkel bir kandırmaca değil, sistematik, teknoloji destekli, psikolojik temelleri olan bir zihin kontrolü. Zamanla zihnimde yarattığım bu oda, inancın ve bilimin nasıl kirli bir ortaklık kurabileceğinin, insan ruhunun nasıl bir laboratuvar faresi gibi görülebileceğinin metaforu haline geldi. Yazarken, bu odanın soğukluğunun ve ürperticiliğinin, okurun tüylerini diken diken etmesi gerektiğini hissettim.

Umudunuz var mı Müge Hanım? Bu soruyu romanın tüm tematik başlıkları adına soruyorum. Yakın veya uzak dönem perspektifiyle baktığınızda manzara sizce nasıl? 

Bu, en zor soru işte!  Romanın tematik başlıkları (dini sömürü, cinsiyetçi şiddet, zihin kontrolü, gazeteciliğin baskı altındaki hali vb.) açısından bakınca, yakın dönem manzarası karamsar görünüyor. Ancak edebiyat, umutsuzluk için değil, gerçeği görmek ve direnç noktalarını işaret etmek için var. Ve bu temel varlığı da hep koruyacak sanırım.

Umut, Handan’ın pes etmemesinde, Selin’in yaşadıklarından sonra bile ayakta kalma çabasında, okurun bu satırları okuyup “bu böyle olmamalı” diye için için öfkelenmesinde yatıyor. Geçmişe dönüp baktığımda, tarihin her karanlık döneminden insanlığın, er ya da geç, sanatın, bilimin ve vicdanın ışığıyla “feraha” çıktığını görüyorum. Bizim görevimiz, o ışığı, sönmeye yüz tuttuğu yerlerde bile elden ele taşımak. Kısaca, umutsuz olma lüksümüz yok.

Yorum yapın