
Eleştiri sözcüğünü duyup da irkilmeyen var mı acaba? Eleştiriyi seven? Eleştiri sözcüğünün soğuk bir yapısı vardır diyebilir miyiz peki? Sözcüğün bir kabahati yok. Bizim ona yüklediğimiz anlam onu böyle gösteriyor. Toplum olarak eleştiriyi sevmiyoruz. Öte yandan da yokluğundan yakınıyoruz. Eleştiri yok diyenler aslında çokça övgü isteyenler. Özellikle edebiyat alanında böyle olduğunu söyleyebilirim. Yazdıkları ile ilgili olumsuz bir şeyler okuyanların tavırlarından bunu çok rahat anlayabiliyoruz. Eleştiri yok değil aslında. Eleştiri var ama çok az. Çünkü eleştirmek için de meselesi olması gerek insanın. Meselesi olmayan insan neden eleştirsin ki? Dümdüz okuyup geçiyor. Ahbap-çavuş ya da kız kardeşlik ilişkilerinin de etkisi var tabii bunda. Kurulan dostane ilişkiler eleştirel yaklaşımın önüne geçiyor.
Eleştirinin soğuk bir anlamı var dedim ama Adnan Saracoğlu öyle güzel anlatmış ki derdini, okurunun içine sımsıcak duygular bırakmış. Mümbit Yayınları tarafından yayımlanan ve Serap Deliorman’ın resimleriyle eşlik ettiği “Çocuk Edebiyatı Yazıları” eleştiriye olan kötü bakışı yerle yeksan ediyor. Saracoğlu’nun yoğun mizah yüklü dili ve anlatımı sayesinde bir an tebessüm eksik olmadı yüzümden kitabı okurken. Kırk kitap üzerine kırkı da birbirinden hoş yazılar bunlar. Yaklaşık üç yüz sayfalık da bir kitap.
Süleyman Şahal’ın kitap için kaleme aldığı Önsöz’de söz ettiklerine katılmamak elde değil. Daha güzel bir tanımlama nasıl yapılabilirdi, bilmiyorum. “Adnan’ın yazılarını okurken insan bazen çocuk kitaplarından değil de çocukların henüz tamamen terk etmediği o eski ülkeden söz edildiğini hissediyor. Hani yetişkinlerin haritalarda bulamadığı, pedagogların bazen fazla düzenlediği, yayıncıların kimi zaman yaş grubu, kazanım, dosya, hedef kitle diye fazla taradığı; ama çocukların hâlâ bir ağaç kovuğunda, bir gölge oyununda, bir kedi bakışında, bir büyükannenin akıl almaz çantasında, bir masalın ‘sonra ne olmuş?’ boşluğunda bulduğu ülkeden. Adnan o ülkeye dışarıdan bakanlardan değil. Orada biraz fazla kalmışlardan…”
Saracoğlu’nun mizahı tam da olması gerektiği gibi tam da olması gerektiği kadar. Çok sert ifadeleri bile yumuşacık hâle getirip anlatıyor bu sayede. Bunu yaparken konuyu dalgaya almadığını, aksine çok ciddi olduğunu da hissettiriyor. Dünya ile meselesi olan bir kimliğim var, diyor adeta okuruna. “Bhopal felaketi, Dresden bombardımanı, Zilan deresi katliamı… hiç duydunuz mu? Peki ya Çernobil, Pearl Harbor, 11 Eylül? Neden ikinci grup birincilere oranla zihnimizde daha diri, daha taze, daha bilindik? Trajediler bile yarışıyor maalesef dünyamızda, onlara bile el atıyor güç odakları…”
Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere kitapta yer alan yazılar sadece kitaplar üzerine değil. Salih Erayabakan’ın Sonsöz yazısında vurguladığı gibi “kolonyalizmin çok zayıflı bol zulümlü karnesinden, medeniyet fikrinin nasıl oluştuğuna” kadar geniş bir manzarayı seyrediyoruz, kafa yoruyoruz.
Benim kafa yorduğum bir husus da kırk yazının yazıldığı kırk kitaba oldu. Daha doğrusu o kırkta bir kitabın yerli ve milli çocuk edebiyatı eserlerimizden olmasına. Bunun yanıtını da Saracoğlu versin artık.

















