
Söyleşi: Ece Emdi
Bu söyleşide hem Caligula: Roma Sezarlarının Deliliği Üzerine Bir Çalışma (Ludwig Quidde), Son Sevinç (Emmy Hennings) ve Cezaevinden Mektuplar (Rosa Luxemburg) kitaplarının çevirmeni, hem de Arbede Kitap’ın kurucusu ve genel yayın yönetmeni M. Kağan Will Şahinoğlu ile yaptığı son çeviri ve yayımcılık anlayışı üzerine konuştuk. Keyifli okumalar dilerim.
1-) Merhaba Kağan, son çevirin Caligula gerçekten çok çarpıcı bir eser. Doğal olarak sen de yalnızca kelimelerle değil, Quidde’nin yarattığı düşünsel bir evrenle uğraştın. Senin nasıl bir çevirmen olduğunu ve Caligula’yı nasıl tanımladığını merak ediyorum. Bunun için öncelikle bize biraz kendinden, Arbede Kitap’tan ve Caligula’dan bahseder misin?
Merhaba Ece, sekiz yılın ardından nihayet üniversiteyi bitiriyorum. Henüz lisedeyken şiir yazmaya, fanzinler yayımlamaya başlamıştım; üniversitede de buna bir süre devam ettim. 2023 yılında ise bu üretimleri daha elle tutulur, daha sürdürülebilir bir düzleme çekebilmek için Arbede Kitap’ı kurmaya karar verdim. Yaklaşık üç yıldır bandrollü biçimde yayımcılığa devam ediyoruz.
Caligula çevirdiğim üçüncü, genelde ise altıncı kitabım. Şans eseri karşıma çıkmasıyla birlikte bir süre görmezden geldiğim bu kitap, yapılır yapılmaz tartışmalarımızın ardından yine uzun süren bir çeviri, düzenleme ve fikir alışverişi döneminin ardından artık okurlarımıza sunuldu.
Zor zamanlar yaşarken hepimize, bunların hepsinin geçici olduğunu hatırlatması adına zoraki de olsa bir yol arkadaşı olması ümidiyle yeniden bir kitap formuna getirildi – imece usulünce. Yeniden diyorum fakat şaşırtıcı bir biçimde daha önce ne kitabın ne de Quidde’nin Türkçe bir baskısına hiç rastlamadım. Bunu da hem bir yayımcı hem de bir çevirmen olarak harekete geçmem için bir işaret yerine saydım.
2-) Çeviri işinin yalnız başına bir uğraş olduğunu düşünüyorum. Senin bu konu hakkındaki fikirlerin nedir? Seni çeviriye çeken şey bir kaçış duygusu muydu yoksa zamanla içinde körüklenen bir ateş mi? Bu uğraş sende nasıl dallanıp budaklandı?
Tabii ki çeviri işi tek başınalık gerektiren bir iş fakat bizim çalışmalarımızda kitap yayımlanana kadar kimse “işim bitti” demiyor. İlk adımda dosya çevirmene gidiyor, işi bittiğinde o editöre gönderiyor, editörlük bittikten sonra birlikte okuyoruz ve sadece gerektiği yerde düzenlemeler yapıyoruz. Bu sebeple bizim için kısmen tek başına fakat çoğunlukla birbirine geçmiş bir iş olduğunu söyleyebiliriz.
Benim çeviri ile olan ilişkim ise on altı yaşımdayken İngilizceye birkaç Nazım Hikmet ve Ece Ayhan çevirmemle başladı diyebiliriz. Bunları tabii ki yayımlamadım fakat sonrasında aldığım kararlar ve yaptığım çalışmalar için gayet sıkı pratikler, tecrübeler olduğunu inkar edemem. Üniversitede Almanca öğrenmemle birlikte bütün odağımı bu tarafa çevirdim.
Hayatımı Türkçe yaşadığım için başka bir dil ister istemez bu yaşayışın arasında bir mola yerine sayılabilir, yine de bunu bir kaçış olarak tanımlamak istemem. Daha ziyade bir ikilik denebilir belki, aynı anda hem yabancılaşma hem de kendini yeniden tanıma (bkz.: Wiedererkennung) olarak görüyorum bunu.
Öte yandan elbette körüklenen bir ateştir fakat benim için zamana, yani sabah-öğlen-akşama ya da gençliğe ve yaşlılığa bağlı olarak işlemez bu körük, hayatımın o döneminde yaşadıklarıma bağlı olarak ya sönüktür ya canlıdır ki bu sebeple aynı metni aynı Türkçe ile aynı sürede tekrar çevirdiğimde aynı sonucu alamayız, işin gizi de tutkusu da buradadır.
3-) Okurların çoğu, çevirmeni hiç bilmeden tanımadan bir eseri okur bitirir. Sen bu görünmezlik halini nasıl yaşıyorsun? Senin tercihin görünmez kalmak mı yoksa imza bir dokunuş ile kendini hatırlatmak mı?
Tanıdığım ve çalıştığım herkeste -içten içe bile olsa- bir şekilde takdir edilmek ve bilinmek arzusu olduğunu görüyorum. Bunu elbette şaklabanlık seviyesine çıkartanları saymayarak söylüyorum ki bu olağan bir beklentidir. İnsanı, yaptığı ya da söylediği bir şeyin hoşa gitmesinden ve görmezden gelinmemesinden daha fazla tatmin edebilecek şeyler kısıtlıdır. Fakat buna her zaman ulaşamayız ve bu erişilmezlik onu daha da tatlı yapar.
Ne yazık ki bizim bilinçli okur sayımız, olması gerekenin çok mu çok altında kaldığından gerek bilinirlik ve takdir arzusu, gerekse en temelde yapılan işin bir ederinin ya da karşılığının olması ancak umulabilir bir durumdur.
Bu yüzden yaptığım çalışmalarda, tercih etmesem de görünmez kaldığımın ayırdındayım ama yine de, bir önceki soruda bahsettiğim gibi benim için çevirinin bir tutku olmasının getirilerinden biridir, sahip olduğum dili ve üslubu tamamen duygusal temellerde şekillendiriyorum. Bu bir kelime tercihi ya da gramatik bir dizilim tercihi gibi tutarlı olamıyor ne yazık ki, ama yine de yaşadığım duyguyu tutarlı bir şekilde korumamı ve aktarmamı sağlıyor. Burada imza dokunuşumu tanımlamak için, benim tutarlılığımın tutarsızlık olduğunu söyleyebilirim.
Bunun artılarından birisi, her gün dil becerilerimin gelişmesi sayesinde sahip olduğum duyguları daha etraflıca, farklı farklı biçimlerde anlatabiliyor olmamken eksilerinden birisiyse her gün dil becerilerimin gelişmesi yüzünden hiçbir zaman yaptığım hiçbir çalışmanın beni tatmin edemiyor oluşudur ki insanı buhrandan buhrana koşturan şey de bu değil midir?
4-) Çevirinde seçtiğin kelimeler ve kapakta tercih ettiğin görsel çalışmanın sadece hoş olsun diye yapılmadığı belli. Caligula, söylenenden çok söylenmeyeni anlatan efsaneleşmiş bir figür. Ağzın ucunda duran o sessiz anlamları anlatırken tutarlılığı korumak zor olsa gerek. Sen bu tutarlılığı korumak için nasıl bir yol izledin?
Yayımcı olarak yaptığım süslemeler çoğunlukla görsel oluyor. Örneğin Rosa Luxemburg’un “Cezaevinden Mektuplar”ını çevirirken hem mektupların kaynak metinlerini, hem de yaptığım çeviriyi sırasıyla yayımlarken aralarda Rosa’nın kendi el yazısını ve imzasını, fotoğraflarını, kaldığı cezaevini, mezar taşını da eklemek istedim çünkü bu kitabın bir öykü anlatmadığını, anlatılanların gerçek olduğunu (bkz.: Verfremdung) hatırlatmak istedim. Öte yandan o kitap dilimize defalarca çevrilmişti fakat niyetim onu gerektiği yerde, başka başka disiplinler için bir kaynak kitap statüsüne çekebilmek oldu.
Bu çalışmada ise o kadar da hareket imkanım olmamasına rağmen istedim ki okurlarımız hiç değilse hem Caligula’yı hem de Wilhelm’i –öyle ya da böyle- görsünler ve anlatının kurgusal bir tasarı olmadığını fark edip yazar Quidde’nin niyetini daha da rahatlıkla duyumsayıp bağlamda sorgulamalar yapsınlar. Bu sebeple birkaç görsel eklediğim ve kapakta fikren basit kalsa bile gerekli olan bir benzeştirme yaptığım doğrudur.
Yine de metin bakımından bu sefer öyle çok büyük öznelleştirmelerden sakındım ve bu belki de kitabın diğer çalışmalarıma nazaran daha oturaklı olmasını sağlamıştır. Ama tutarlılık için yaptığım tek şey yazar Quidde’nin dediklerinden daha azını ya da fazlasını dememek olmuştur.
Senin de dediğin gibi, Caligula bir bakıma günah keçisine döndüğü için önemli olan yazarın burada hangi niyetle onun üzerinden kimi, nasıl anlattığı meselesidir ve benim de bu çalışmada korumaya uğraştığım tek tutum bu olmuştur.
5-) Caligula’yı çevirmeye seni çeken neydi? Tarihsel bir ilgi ya da kişisel bir bağ mı? Bu eseri çevirme arzunun altında yatan sebepler nelerdir?
Şüphesiz olarak benim adıma bir tercihti bu, bunu sağlayan ise hem çevirmen hem de yayımcı oluşumdu fakat bunu tercih etmeden önce kendi kendime, sonrasında ise yakın arkadaşlarımla bir karar verme aşaması yaşadım. Gerçekten uzun süren tartışmalı bir dönemin ardından çalışmaya başladım fakat hayatın bize göstereceği şeylerin ardı arkası kesilmiyor.
Bu kitaba çalışmaya başladığım ilk zamanlar yaşantım artık rayına oturuyor ve belirli oranda iyileşiyordu fakat ilerleyen günlerde, hiç beklemediğim şekilde yaşadığım kayıplarla birlikte ekonomik sıkıntılar yaşamaya ve bunun bir getirisi olarak da garsonluğa başladım. Son okuma vakti geldiğinde bu çeviriyi şekillendiren esas durum -ikinci soruya verdiğim körük cevabına bir örnek olarak- bu yoğun depresyon ve başkalaşma mevsimidir benim için.
Bu tercihin sebepleri arasında ne Quidde üzerine, ne Caligula ne de Wilhelm üzerine bir ilgim -olmadığı için- yer almaz. Devam etmemi sağlayan şey ise hiç şüphesiz kendimle inatlaşıp akıl sağlığımı koruyarak alkole ve bunalıma yenik düşmemek için mücadele etmemdir. Bu buhranın başlangıcında yayımlamasam bile bir şeyi yeniden bitirebildiğimi görmek istiyorum düşüncesi vardı fakat zaman ilerleyip de kendime geldikçe artık kitabı ilk okuduğum zamana tekrar yaklaştım ve aradaki kırılmayı kabullenip kaldığım yerden devam etmeye başladım. Zaten hermeneutik dediğimiz, bunun gibi şeyleri anlamak ve anlatmak için yok mudur?
6-) Caligula, dili ile meydan okuyan bir metin. Kimi zaman sert ve yukarıdan, kimi zaman boğucu ve rahatsız ediciyken kimi zaman da şiirsel bir melodi gibi. Bu ses, ritim ve doku sence Arbede’nin “gürültülü” yayıncılık anlayışıyla bir denge kurabildi mi? Bu yol sana ne hissettirdi?
Biz -ismiyle müsemma- Arbede Kitap’ta en kaba tabiriyle “canım cicim” kitaplar yayımlamaktan kaçınıyoruz çünkü bütün mağazalarda karşımıza konulan bütün raflarda böyleli kitapları görmek zorunda bırakılıyoruz.
Literatürde buna “trivial” deniyor, eğer biraz yerelleştirme yapmamız gerekirse “tırıvırı” da diyebiliriz çünkü bence Goethe’den sonra yazılan aşk kitaplarının büyük bir kısmının ticari ve bugün şiir diye yayımlanan metinlerin önemli bir bölümünün gerçeklikten kopuk “naylon” parçaları olduğu aşikardır. Dikkatini çekerim, edebi olarak başyapıt statüsünde kitaplar yayımlıyoruz demiyorum, sadece “gerçek” kitaplar yayımlıyoruz diyorum ki dosya kabulde en önemli kriterlerimizden birisi de budur ve buna “gürültülü” dendiği için gocunacak da değiliz.
Caligula ise bu tutumla çok güzel bir ahenk içinde doğdu ve bundan memnunuz. Yayımcı ve çevirmen olarak buna yaklaştığımda ise başlangıçta gerçekten ciddi bir heyecan barındırıyordu fakat sakinleyip artık dışarıdan bir göz olarak bakmaya başladığımda sadece yapmamız gereken şeyi, nasıl yapmamız gerekiyorsa öyle yaptık diyebilirim. Süreç sonuç düzleminde ise Caligula benim için heyecanlı bir çalışma konumundan yayınevimizin temel taşlarından birisine dönüşmüştür.
7-) Sence Caligula’yı “deli” yapan yalnızca elindeki güç mü yoksa içini kemiren bir anlam arayışı mı? Caligula’yı bir tiran olarak mı yoksa varoluşun ağırlığı altında ezilen birisi olarak mı okuyoruz?
Gördüğüm kadarıyla Caligula’nın olabildiğine zeki bir deli olduğunu inkar edemeyiz fakat yaşamın anlamını arayan bir düşünür olmadığı da gün gibi ortada. Yine de insan, Caligula gibi güç sahibi olmadan da safi iyi niyet, anlam arayışı, acı ve mantıkla bile o çizgiyi hemencecik aşabilir. Ben öyle düşünüyorum ki hepimiz her gün bu çizginin etrafında dolanıyoruz.
Öte yandan da Quidde’nin kitapta Caligula üzerinden anlattığı Wilhelm’in ne zeki ne de deli olduğunu söyleyebiliriz, olsun olsun hadi üçkağıtçıdır.
😎 Caligula’nın arzularının derininde hep “Bu dünya yeterince iyi bir yer değil,” hissi var gibi. Sence insan, anlam ararken mi zalimleşiyor yoksa aradığını bulamadığında mı?
Evet, ne dünya ne de hayat filmlerde anlatıldığı kadar iyi ve güzel değil, belki de hayalini kurduğumuz o mutlu sona hiç kavuşamayacağız hatta fakat her şeye rağmen yaşamaya değer -yeter ki ot gibi yaşayıp bavul gibi gezmeyelim. Fakat mümkündür tabii ki gerçeği elden düşürmek, nefes almak için bir tanecik olsun anlam bulamamak ve inan olsun ki buna manevi bir yerden cevap vermiyorum.
Yine de biliyorum -az önce söylediğim gibi- hepimiz her gün deliliğe giden patikada bir ileri bir geri adımlar atıyoruz. Ne Wilhelm ne de Caligula ile bir tanışıklığım olmasa da sanıyorum bu ikisini de bu patikaya iten şey -hiç değilse delilik için- bu anlam arayışı değildir, fakat zalimlik için bunun geçerli olabileceğini görmezden gelecek de değilim.
9-) Eserdeki dilin hem bıçak kadar keskin, hem de dua gibi tınılı olduğuna değinmiştik daha önce. Bu iki uç arasında kendi Türkçeni nasıl ayakta tuttun? Hangi anda sezgilerinle boşlukları doldurdun?
Az önce söylediğim gibi, tutarlılık konusunda sadık kaldığım tek şey Quidde’nin niyeti ve tercihleridir. Elbette söz onun sözü, fakat burada doğru tanım için çevirinin de ötesinde “Türkçeleştiren” ya da “Türkçe Söyleyen” daha denk düşebilir. Buna benzer bir tutumu Emmy Hennings’in “Die Letzte Freude” kitabından yaptığımız seçki baskısında da sergilemiştim. Yani niyet ve tercih onun ama Türkçe söylese kabaca buna benzer bir şey olurdu diyorum.
Türkçe kullanımında ise yukarıda bahsettiğimle ilişkili olarak bu konuya biraz seslendirme ya da dublaj gözüyle bakıyorum. Önünde önceden söylenmiş ya da yazılmış bir söz var olmasına var fakat bunun nasıl ve ne kadar söylendiğini belirleyen senin üslubun oluyorken karışmadığın, hatta değiştirmediğin neredeyse bir tek “neden söylendiği” kalıyor.
10-) Caligula’nın içinde debelendiği güç, iktidar ve delilik gibi kavramlar artık eskimiş etiketler değil, halen yankısı olan meseleler. Bu kavramlar sence bugün için ne ifade ediyor? Artık sönümlenmekte mi yoksa sadece kostüm mü değiştirmiş?
Özneler değişse dahi olayların ve fikirlerin kalıcılığı, yayılmacılığı ve tekrar kullanılabilirliği korkutucu derecede, üstelik de sadece dünyanın geri kalanını değil zamanın da geri kalanını endişelendirmelidir. Güç sadece maruz kalanı değil onu kullananı da korkutmalıdır.
11-) Dışarıdan bakan birisi olarak sormayı atladığım ama senin içeriden birisi olarak eklemek istediğin bir şey var mı?
Arbede Kitap, yaşamın bize bazı dayatmaları yüzünden halen gelişme aşamasında olup bir şekilde ayakta kalmaya uğraşmaktadır. Bu sözüm kimseden bir destek talebi değil, sadece hangi işi nasıl ve niye yaptığımızı açıklamak içindir.
Umuyorum hem yayıncılık, hem kültür ve sanat, hem de geleceğimiz adına daha umutlu olduğumuz günlerde tekrar ve daha çok konuşabiliriz.
















