
Röportaj: Ilgın Fidan
Ben Feride’de görünmeyen emekçileri, Son Defile’de darbenin gölgesinde savrulan kuşağı, Kubur’da ise ağır bir tarihsel kırılmanın vicdani yükünü yazıyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda, bu üç romanı birbirine bağlayan asıl mesele sizce hangisi: adalet, hafıza, sınıf, yoldaşlık, yoksa insanın kendi vicdanıyla hesaplaşması mı? Hepsi mi?
** Üç romanda da hesaplaşma var aslında ve bu hesaplaşmalar, farklı rotalardan yürüse de sözünü ettiğiniz meselelerin tümünü zorunlu olarak kapsıyor. Feride, belli bir noktada o ana kadar yaşadıklarının ne kadar ‘ziyan’ olduğunu fark ederken, Son Defile’de Sebo ve İsrafil, bastırıp unutmaya çalıştıklarıyla, kendi utançlarıyla yüzleşiyor. Kubur hepsinden farklı ama. Orada artık hesaplaşılacak bir şey kalmamış. Emin/Araf’ın debelendiği yer, arınıp geri dönülebilecek bir yer değil. Bütün kapılar artık kapalı. Hesaplaşmanın pozitif bir yanı vardır, burada öyle bir esneklik yok. Ama genel olarak, evet, üç roman da geriye dönüşler ve geride kalanla çarpışmalar üzerin kurulu.
Bir hikâye yazılıp basıldıktan sonra malum artık okurun oluyor ve yazarın geriye dönüp karakterler hakkında ‘aslında şöyle’ diye konuşması mümkün değil. Üç romanda da okuru “ben olsam…” diye başlayan tartışmalara dahil eden bir kurgu var ve karakterlerin böyle tartışılması aslında iyi bir şey. Ama aynı zamanda endişe verici değil mi? Mesela okurun Araf’ı ya da Gülnihal’i sizin çizdiğiniz karakter çizgilerinden farklı değerlendirmesi…
** Evet, matbaadan sonrası artık okura ait bir alan. Yayınlandığı andan itibaren -kötü espriler gibi- sonradan ‘bak aslında o şöyle biri’ diye izahatlarda bulunma imkânını elinizden alıyor. Okur sayfaları çeviriyor ve kendi meşrebince karakterleri, davranışları yeniden değerlendiriyor; hatta bu fasılda yaş kuşakları bile etkili olabiliyor. Sonuçta 1981’e kadar gidip bir şey anlatıyorsanız, o dönemin kalıplarını, davranışlarını bugünden bakarak anlamaya çalışıyor okur. Karmaşık bir süreç.

Ama bu gerçekten iyi bir şey. İşin doğasında var. Bırakın romanı, herhangi birine, içinde düğümleri olan bir hikâye anlattığınızda da karşı tarafta mutlaka ‘ben olsaydım’ sorgulamasını başlatırsınız. Roman, bunu daha komplike bir mimari içinde, kurgunun ‘kanırtan’ yerlerini düzenleyerek, deyim yerindeyse ‘sinsice’ yapar. Ve evet, kim ne derse desin, yazar, okurun zihninde kendi istediğine yakın bir yaklaşımın oluşmasını ister aslında. Ama bu da garantili bir şey değildir. Daha önceki kitaplarla ilgili söyleşilerde ya da dost sohbetlerinde bunun çarpıcı örneklerini yaşadım. Sizin aklınızdan bile geçmeyen yorumlarla karşılaşabiliyorsunuz. Ama edebiyat, böyle bir şey. Matbaa öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyor süreç.
Bu aslında bir mimari yapı kurmak değil mi? Karakterleri, davranışları ve gelişmeleri belirli bir şekilde art arda dizmek ve biraz da okuru şekillendirmek…
** Tam olarak öyle. İflah olmaz bir ‘sözelci’ olarak, matematiğin edebiyat faslında çok da anlam ifade etmediğini düşünürdüm ama sonradan anladım ki, her şey aslında siz fark etmeden oluyor. Bir matematik, bir mimari yapı kuruyorsunuz roman söz konusu olduğunda. Herhangi bir gelişmeyi ya da cümleyi 10’unca sayfada değil de örneğin 50’inci veriyorsanız, evet, orada bir hesap var. Bir şeyi hesaplayarak yapıyorsunuz bunu. Olayların ve karakterlerin ortaya çıkışı üzerine bir diziliş yaratıyorsunuz, kritik noktaları düzenliyorsunuz ve elbette bütün bunlarla okuru belirli bir şekilde etkilemek istiyorsunuz. Çok genel olarak da böyledir. Başarılı olur ya da olmaz ama bence her roman, kitabı eline alan kişiyi belirli bir ‘okuma biçimi’ne zorlar; deyim yerineyse eğitir. Yeraltından Notlar’ın daha ilk sayfasında nasıl bir huzursuz karanlığa girdiğinizi, bu kitabı bir macera romanı gibi okuyamayacağınızı anlarsınız. Yüzyıllık Yalnızlık’ta ilk birkaç sayfada dahil olduğunuz hikâyenin görkemini hissedersiniz ve devamı için sabır gerektiğini fark edersiniz. Dediğim gibi, bunda başarılı olursunuz ya da olamazsınız; o ayrı konu. Ama bunu istersiniz. Bir derdiniz vardır yazarken, o dert okura ‘geçsin’ istersiniz ve dizilişleri, yapıyı bunun için düzenlersiniz.
Yine bu bağlamda, Doktor Gülnihal’in en son tercihi, pek kolay bir şey değil sanki. Yazar olarak değil de, onun yaşadıklarını yaşamış reel bir insan olarak aynı durumla karşılaşsanız, kesin ‘şöyle yapardım’ diyebilir misiniz? Okurun ne yapmasını istersiniz?
Hiç kolay değil o tercih. Kimsenin başına gelsin istemem. Kimseye de öyle bir durumda ne yapması gerektiğini söylemeyi –edebi metinde de gerçek hayatta da- söyleyemem. Ben ne yapardım sorusundan bağımsız söylüyorum bunu. Hayatınızla ilgili bu kadar çarpıcı bir şeyi öğrendiğinizde (ki Gülnihal anne ve babasının geçmişinden uzak ve habersiz değil ama yine de zor bir durum) büyük bir öfke nöbeti yaşayabilirsiniz ve o öfke nöbeti bütün insani ayarlarınızı bozabilir de. Yani insan, evet, orada durup ‘ben olsaydım’ der gerçekten. Gülnihal yapması gerekeni yapıyor, çünkü onun kumaşı öyle. Gülnihal, biziz, bizim gibi o. Başka türlü davranamaz bence. Ama okuru bilemem. Dediğim gibi, romanlar, karakterler hep tartışılır. Bakın ben Durgun Akardı Don’u sanırım 40 yıl önce filan okumuşumdur, komik gelebilir belki ama bugün bile hâlâ Gregor’un Natalya ile değil Aksinya ile birlikte olması gerektiğini düşünürüm. Çünkü o çok belirleyici bir tercihtir hikâyenin içinde. Yine örneğin, Fyodor Gladkov’un ünlü Çimento romanını, cezaevinde, yani ‘erkek tarlası’nda okurken, savaştan dönen Gleb’e eşi Daşa’nın pek haşin davrandığını konuştuğumuzu hatırlıyorum. “Adamcağıza bi’ tolerans göster be kadın” dediğimi bilirim. Ama belki de şimdi, onca yıllık ‘kadın eğitimi’nden geçtikten sonra kitabı yeniden okusam öyle düşünmem, vb. vb… Karmaşık bir iş vesselam. Okurun yaşı, bakışı, her şeyin etkili olduğu bir süreç.
Romanda, sanki arada kaynıyor gibi görünen bir ‘Çocuk Gülnihal’ karakteri var. Büyüklerin dünyasında ezilirken, romanda da tuhaf bir yerde duruyor. Sizce de öyle değil mi?
**O çok acı bir hikâye tabii. Çocuk, olay örgüsü içinde hiçbir şekilde sorumlusu olmadığı bir büyük sıkıntının tam ortasında duruyor. Tam anlamıyla yürek paralayıcı bir konum. Yazarken beni çok etkilemişti, okurlardan bazıları da o trajediye takılıp kalıyor. O da kuburda aslında ama bir yandan da bütün o çirkinliğin, çürümenin ortasında küçücük bir ışık gibi parlıyor. Erken büyümek, kendi kendini var etmek, çırılçıplak bir yalnızlığın kapısında içine kapanarak kendini korumaya çalışmak… Ne diyeyim bilmiyorum. Çocuk Gülnihal, bir yara aslında. İyileştirilmesi gereken bir yara.
Çok diyalog az betimleme ve tempo kitaplarınızın ortak özelliği. Kubur’un da adeta yüzde sekseni diyaloglardan ve mektup parçalarından oluşuyor. Bu hikâyeye bir akıcılık veriyor, detaylara takılmadan yürüyen bir tempo sağlıyor. Ama bu, romanın “Büyük Roman” kategorisinden kopmasına, hızlıca okunup bitirilen bir ‘şey’ olmasına yol açmıyor mu?
Belki de Kubur ve diğerleri, ‘Büyük Roman’ değil de, ‘şey’dir, bilmiyorum. Ama evet, “3 saatte bitirdim” diyen arkadaşlarım oldu mesela. Özellikle Feride için, “Şunu doğru dürüst yazsan 400 sayfa olurdu” diyen de çıktı. Ben bunun kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum pek. Tempo, bu tür bir hikâyede önemli bence. Detaylar tabii ki önemlidir ama bu ne anlattığınıza bağlı ve ekseni kaybetmemek önemli. Mesela Feride’de her bölüm, ne kadar alakasız bir yerden başlarsa başlasın sonunda mutlaka onun durdurulamaz yürüyüşüne ve çılgınlığına bağlanıyordu. Son Defile’de ise Sebo’nun karışık ve saplantılı zihnine takılıp, “bu mutlaka bir şey yapacak” diye diye arkasından sürükleniyoruz. Kubur’da da Araf eksenini kaybetmiyoruz; dönüp dönüp mektup üzerinden hep onun çukuruna saplanıyoruz. Ayrıca, konuşmak insanı ele veren bir şeydir. Cümleler kurdukça biraz da kim olduğunuzu anlatırsınız. Roman karakterleri için de böyle. Mesela önemli bir yan karakter olan Doktor Müfid var. Başka türlü de anlatabilirsiniz onu. Ama konuşuyor ve hakkında konuşuluyor, böylece ortaya biraz ketum ama cevherli bir adam gerçekliği çıkıyor. Ya da mesela, kitap boyunca Fikret-Gülnihal diyaloglarını okuyarak gelen okur, Gülnihal’in son kararına Fikret’in hızlıca uyum göstermesini muhtemelen tuhaf karşılamaz; çünkü Gülnihal’in kim olduğunu, nasıl baskın biri olduğunu anlamıştır artık.
Bu diller ve dönemler arasında da dikkat gerektiren geçişler yaratıyor.
**Evet, 1981 ile 2013 arasında gidip geliyorsanız, sürekli sağlama yaparak gitmek zorundasınız. Dil değişiyor çünkü: Argo değişiyor, mesleki jargonlar değişiyor. Dönemler arasındaki yıl farkı ne kadar çoksa, o kadar değişiyor her şey; yanılıp bugünün gençliğinin bir klişesini orada kullanamazsınız. Hikâyenin büyük bölümü onkoloji alanında geçtiği için saçma bir gaf yapmayayım diye bir hekim arkadaşımdan destek aldığım da oldu mesela.
Feride, Son Defile ve Kubur romanlarının üçünde de adeta “gizli özne” denebilecek karakterler var. Feride’de Murat, Son Defile’de Kemal, Kubur’da da Saliha Hanım, fiziki olarak hikâyenin içinde pek az yer alıyor ama akılda kalacak kadar da merkezi rolleri var aslında. Bu bir kurgu tekniği mi?
Bunu çok bilinçli yapmamış olabilirim. Ama sonradan fark ettim, her üç ‘gizli özne’ de aslında benim için ana karakterler kadar önemliymiş meğer. Feride’de Murat, kayıp bir kardeşti. Yok ama var bir kardeş ve sürekli omzunun üstünden Feride’yi izliyor gibi ve Feride kendiyle hesaplaşırken ona da sitemler yolluyor arada. Son Defile’de Kemal, çoktan öldürüldüğü halde Alzheimer’ın eşiğindeki Sebo’nun sislerle, takıntılarla dolu dünyasının kutup yıldızı gibi. Ama ille de Kubur’daki Saliha Hanım. Dudağının kenarındaki sigarası, türlü çeşitli kahve fincanları ve her daim koruduğu ‘asaletli’ duruşuyla tipik bir Boşnak kadını olarak aslında hiç öyle yan karakter değil. Romanın başından sonuna kadar her bölümde parmak izi var. Biraz 80’li yıllarda Metris önünde toplaşan ve sonradan İHD’nin kuruluşuna kadar giden o kadınlara benzer yanı var, onları hatırlatıyor bize.
Roman hayat ve ölüm arasında bir tartışmayı sürekli üreterek ilerliyor ve aslında sanki asıl teması, “nasıl bir hayat” olarak şekilleniyor. Bu zor bir konu değil mi?
Belki de Kubur’un gerçek teması bu: Yaşam ve ölüm. Hayat, hayatımız gerçekte nedir? Ne zaman bizimdir, ne zaman bizim olmaktan çıkar? Hepimiz onu olabildiğince uzatmaya çalışıyoruz, değil mi? Hatta yaşlandıkça daha fazla yapıyoruz bunu. Tıbbı yardıma çağırıyoruz, ilaçlar, vitaminler, hepsi şu gezegende birkaç gün daha fazla soluk alıp verebilmek için. Ama bu arada ‘anlam’ meselesi gürültüye gidiyor; neyi kaybettiğimizde artık o hayat bize ait olmaktan çıkıyor, çıkabilir, oraları kaçırıyoruz. Kritik dönemeçler var, özelikle fırtınalı devrimci süreçlerde, bir yere geliniyor bazen ve Emin’in yaptığı gibi bir yola giriliyor. Sonrası, başka bir şey oluyor artık. Tamam, nefes alıp veriyorsun, kalbin kanı pompalamaya devam ediyor ama artık o sen olmuyorsun, sana olmayan bir hayatı yaşıyorsun. Eski hayatına anlam veren şeyler, artık yok. Daha doğrusu sen onlardan da yakanı tam kurtaramıyorsun. O zaman Araf çıkıyor ortaya ve aslında tam olarak Araf bile değil. Araf’ın o hâlâ geriye dönmeyi mümkün kılan ‘ara pozisyonunda’ değil, dümdüz dipte, çukurdasın. Emin/Araf’ın yaşadığı, zamana yayılmış, yavaş yavaş gelişen bir yozlaşma, çürüme ve sonra adım adım karşı tarafa geçme hali değil; o başka bir şey, daha ‘izah edilebilir’ yanları var yine de. Onun yaşadığı, birkaç saat içinde yaşanan bir keskin çöküş ve çöküş ne kadar dar zamanda, ne kadar keskinse o kadar sert ve trajik bir sonuç yaratıyor. Sana arkadaşlarını satman, ‘başka biri’ olman için uzun süreli bir mühlet verilmiyor; şimdi ya da hiç! Ve öyle ki, o kadar kritik noktada attığın adımdan sonra durumu toparlama, hasarı azaltma imkânın yok. Çünkü artık araya ‘kan’ giriyor, telafisi mümkün olmayan bir yere varıyorsun. Emin’den Araf’a böyle geçiliyor ve işte o zaman soluk alıp vermenin gerçekten yaşamak olup olmadığı tartışması başlıyor. Tam olarak bu, evet. Kubur, tam olarak, yaşamanın ne olduğunu, ne pahasına olursa olsun sürdürülüp sürdürülemeyeceğini tartışıyor.


















