
Ayrıntı Yayınları Tarih Dizisi’nden yayımlanan 19.–21. Yüzyıl Küresel Sosyalizm Tarihi, sosyalizmi tek bir ideolojik çizgi, Avrupa-merkezli bir teori ya da yalnızca Sovyet deneyimi üzerinden okumayı reddeden kapsamlı bir çalışma. Kitap, 19. yüzyılın erken işçi hareketlerinden 21. yüzyılın yeni toplumsal mücadelelerine kadar uzanan geniş bir zaman aralığında, sosyalizmleri çoğul, çatışmalı ve yerel bağlamlara gömülü bir tarihsel süreç olarak ele alıyor. Bu yönüyle kitap, “sosyalizm” kelimesini tekil bir özne olmaktan çıkarıp, dünya çapında dolaşan, dönüşen ve yerelleşen pratikler bütünü olarak yeniden düşünmeye davet ediyor bizleri.
“Bu kitap, sosyalizmin küresel bir tarihi olarak tasarlanmıştır. Sosyalistler ve onların tarihçileri, küresel tarihi uygulamaya koymadan önce bunun moda olmasını beklememişlerdir. Bildiğimiz gibi, sosyalizm her zaman enternasyonalist olmaya çalışmıştır ancak elbette ulusal ve hatta bölgesel sosyalist gelenekler de vardır. (…) Sosyalizmin küresel tarihi, kaçınılmaz olarak disiplinlerarasıdır. Bu kitap, tarihçiler, filozoflar, ekonomistler, sosyologlar, coğrafyacılar, edebiyatçılar gibi pek çok disiplinden araştırmacıların işbirliğinin ürünüdür. Kitabın üç koordinatörü tarih, sosyoloji ve felsefe gibi farklı disiplinlerden gelmektedir ve her biri siyaset bilimindeki gelişmelere dikkat eden araştırmacılardır.”
Jean-Numa Ducange, Razmig Keucheyan, Stéphanie Roza; kitabın farklı disiplinlerden gelen bu üç akademisyen araştırmacıları 19’uncu yüzyıldan başlayarak ve 21. Yüzyıl’ı kapsayan 736 sayfalık kült bir kitaba imzalarını atıyorlar. Çok araştırılması, çok iyi anlaşılması, biriktirilmesi, tasnif edilmesi ve nihayetinde sunulup, paylaşılması zor bir kitap hiç şüphesiz. Fakat kitabın mimarı üç akademisyen kronolojik sıralamadan, konu başlıklarına, kavramları ve kaideleri ele alma ve açıklamadan ele aldıkları sosyalizmin tarih sahnesindeki aktif rolüne varana kadar çok detaylı ve titiz bir çalışma sunuyorlar.
Avrupa’dan Dünyaya: Sosyalizmin Küresel Yayılımı
Sosyalizmin yayılımının küresel ölçekte nasıl gerçekleştiği üç bölümde inceleniyor : İlk bölüm “Sosyalizmin Sözcükleri” başlığını taşımakta. Bu bölümde sosyalizmin temaları, kavramları ve akımları ele alınmış. Bu sözcükler genellikle ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş olan fikirlere de pratiklere de atıfta bulunmuş. Sosyalistler fikirler ve hareketler aracılığıyla kendilerini geleceğe yansıtmaya çalışmışlar, aynı zamanda şimdi ve burada deneyler yapmaya ve inşa etmeye çalıştıklarını da öğreniyoruz.
İkinci bölüm “Yıllar” başlığını taşıyor. Bölüm, sosyalizm tarihindeki bir dizi önemli tarihten söz ediyor. Bir “olay” tarihine yol açmaktan uzak olan bu yıllar ve olayların gerçekleştiği anlar, her zaman karmaşık zamansallıkların bir parçası olagelmiş. Genellikle analist için referans haline gelmeden önce sosyalizm tarihiyle ilgilenenler için referans teşkil ediyorlar bu sebepten ve her siyasi harekette olduğu gibi sosyalizmin tarihinin bir kısmının da sosyalistler tarafından yazılmış olduğunun altı çiziliyor.
Üçüncü bölüm “İsimler”: Sosyalizmin tarihi belki de diğer akımlardan daha çok “enkarnasyonlardan” fikirleri veya olayları sentezleyen tarihi şahsiyetlerden oluşuyor. Louise Michel, Lenin ya da kuşkusuz çok farklı bir konumda bulunan Jacques Delors’un adlarının anılması bu durumu kanıtlamaya yeterli bilgisi veriliyor. Çoğu zaman bunlar, gidişatı başarısızlık, yenilgi ve ani ortadan kayboluşlarla belirlenen trajik figürler. İçinde yaşadığımız dünya sosyalizmin, daha az adaletsiz bir dünya için çalışan nesiller boyu militanların izlerini taşıyorsa şayet, bu ilerleme çoğunlukla yapılabilecek en büyük fedakârlıklar sonucu elde edilmiş.
Bölümler nezdinde biraz daha detaylandırmak gerekirse sosyalizmin 19. yüzyılda sanayi kapitalizmine bir tepki olarak Avrupa’da doğuşunu ele alınması ile başlayan süreç, kısa sürede Avrupa sınırlarını aşar. Böylece Marx, Engels, Proudhon ya da Bakunin gibi figürlerin teorik mirası, kitabın merkezinde bir “kanon” olarak değil, küresel dolaşımın başlangıç noktaları olarak yer alınarak detaylandırılıyor. Sosyalist fikirlerin Latin Amerika, Asya, Afrika ve Orta Doğu’ya nasıl aktarıldığı; bu coğrafyalarda sömürgecilik, köylülük, yerli gelenekler ve ulusal kurtuluş mücadeleleriyle nasıl iç içe geçtiği de ayrıntılı biçimde açıklanıyor.
Bu bağlamda kitap, sosyalizmi bir “ithal ideoloji” olarak değil, yerel ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden kurulan bir siyasal dil olarak ele alınıyor. Çin devrimi, Vietnam, Küba ya da Afrika’daki sosyalist deneyimler, Avrupa’daki işçi hareketlerinden farklı dinamiklerle şekillenmiş; ancak aynı eşitlik ve adalet arzusunu farklı tarihsel biçimler içinde taşımıştır denerek önemli açıklamalarda bulunuluyor.
Devlet Sosyalizmi, Devrim ve Hayal Kırıklıkları
Sosyalizm mi yoksa barbarlık mı? Kitabın ortaya çıkış amacına yönelik olarak sorulmuş bu temel soru önemli: Tarihi boyunca olduğu gibi bugün de sosyalizm yeni zorluklarla karşı karşıya olduğunun altı çiziliyor. Sosyalizmin bir geçmişi olsa da bir geleceği var mıdır, sorusu günümüzün sosyalizm nüveleri için tartışma zemini hazırlıyor. İlk olarak ekoloji ele alınıyor. Ekoloji, sosyalizme bir alternatif midir yoksa farklı bir isim altında onun bir uzantısı mıdır, sorusu soruluyor hemen Toplumsal soruna en az çevre kadar önem verilip verilmediği birçok ekoloji akımı için cevabın açıkça olumsuz oluşu dikkat çekecek denli önemli bir detay niteliğinde paylaşılıyor.
İkinci mesele muhafazakâr milliyetçi dürtülerin giderek daha açık bir şekilde ifade edildiği bir dünyada enternasyonalizmin yeniden inşa edilmesi. 1990’larda Berlin Duvarı’nın yıkılması, ABD’nin tek büyük güç olduğu “tek kutuplu” bir dünyaya yol açtı. Fakat otuz yıl sonra jeopolitik manzara önemli ölçüde değişiyor. . Çin’in ortaya çıkışı ve Rusya’nın uluslararası sahneye savaşla dönüşü “çok kutuplu” bir dünya yaratıyor. Amerika Birleşik Devletleri ekonomik ve askeri açıdan baskın olmaya devam ediyor ancak artık rakipsiz değiller. Bu çok kutupluluk, mevcut jeopolitik durumu 19. yüzyılın başlarındaki durumdan daha çetrefilli bir duruma doğru sürüklüyor.
Üçüncü mesele ise yeni yüzyıla uyarlanmış siyasal örgütlerin icatları olarak anlatılıyor. Stratejik bağlamların evrimini ve özellikle temsili demokrasi kurumlarının istikrarını dikkate alan sosyalistler ve komünistler, 20. yüzyılın ikinci yarısında yeterli örgütlenmeyi kurmayı başarmışlardır denerek 21. Yüzyıla bırakılan sosyalist mirası, sosyalizmin tarihini yalnızca başarılar ya da başarısızlıklar üzerinden değil, deneyimler ve kırılmalar tarihi olarak da okumamız sağlanıyor.
21. Yüzyılda ne olacak peki?
Bu soru başlığına ilişkin olarak şu paragrafı alıntılıyorum. Zira sorulan soruya çok net bir cevap bu:
“Sosyologlar günümüzde siyasi kimliklerin göreceli olarak istikrarsızlaştığını, bunun da değer ve görüşlerin nesilden nesile aktarılmasının geçmişe kıyasla daha zor hale getirdiğini vurgulamakta. Babadan ya da anneden oğula ya da kıza sosyalist ya da komünist olan insanlar artık öyle değil, en azından otomatik olarak böyle olmuyorlar artık. Özellikle de sosyal ağlarla, gençlerin aileye ek olarak medya tarafından siyasi olarak sosyalleştirilmesi bu olguyu körükleyen faktörlerden biridir. Siyasi kimliklerin bu şekilde istikrarsızlaşması, sol ve sağ tüm akımları etkilemektedir. Bu istikrarsızlaşma sosyalizme desteği nasıl etkiler? Toplumsal hareketler, mücadeleler ve seçim kampanyaları oldukları kadar mahalleler, komünler, kasabalar ya da bölgeler gibi sosyal alanlarda kök salmış “kültürler”di. Bu kültürlerin inşası uzun zaman dilimlerinde gerçekleşmiştir. Bireyselleşen ve sürekli hızlanan dünyamızda yenilerini hayal etmek mümkün olacak mı?”
Sosyalizmin Çoğul Yüzleri: Feminizm, Ekoloji, Irk ve Kültür
Kitabın en güçlü yanlarından biri, sosyalizmi yalnızca sınıf mücadelesi ekseninde ele almaması. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselen feminist sosyalizm, ekososyalizm, ırkçılık karşıtı ve sömürgecilik sonrası sosyalist düşünceler, eserin önemli odak noktaları arasında yer. Bu yaklaşımlar, klasik Marksizmin kör noktalarını ifşa ederken, sosyalizmi yeni mücadele alanlarıyla yeniden tanımlıyor.
Özellikle kadın emeği, bakım ekonomisi, doğanın sömürülmesi ve kültürel tahakküm gibi meseleler üzerinden geliştirilen sosyalist eleştiriler, sosyalizmin donmuş bir doktrin değil, kendini sürekli yenileyen bir düşünce geleneği olduğunu gösterir.
21. Yüzyılda Sosyalizm: Geri Dönüş mü, Yeniden İcat mı?
Kitabın son bölümleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası “sosyalizmin sonu” söylemine karşı güçlü bir itiraz niteliği taşıyor. Neoliberal küreselleşmenin yarattığı eşitsizlikler, finans krizleri, iklim felaketi ve güvencesiz emek koşulları, sosyalist fikirlerin 21. yüzyılda yeni biçimlerde yeniden ortaya çıkmasına zemin hazırlamış olduğunun altı çiziliyor.
Latin Amerika’daki sol dalga, Avrupa ve ABD’de demokratik sosyalizm tartışmaları, kooperatif hareketleri ve yatay örgütlenme modelleri, kitabın ele aldığı güncel örnekler arasındadır. Bu bağlamda eser, sosyalizmi geçmişte kalmış bir proje olarak değil, henüz tamamlanmamış bir arayış olarak konumlandırıyor.
Sonuç: Sosyalizmi Yeniden Düşünmek
19.–21. Yüzyıl Küresel Sosyalizm Tarihi, sosyalizmin tarihini yazarken aynı zamanda onun geleceği üzerine düşünmeye zorlayan bir kitap. Tek merkezli, teleolojik ve dogmatik anlatılara karşı; çoğul, yerel ve deneyim temelli bir tarih yazımı önerisi bu. Sosyalizmi ne kutsallaştıran ne de mezar taşına yazı yazan bu yaklaşım, okuru sosyalizmi yeniden düşünmeye, hatta yeniden hayal etmeye çağırıyor. Bu nedenle eser, yalnızca tarih meraklıları için değil; günümüz dünyasında eşitlik, adalet ve kolektif yaşam biçimleri üzerine düşünen herkes için temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.















