
Türk Dünyası, tarihî kökenleri Orta Asya’daki Türk boylarına dayanan; ortak dil, tarih, kültür ve soy birliği ile birbirine bağlı tüm Türk halklarını ve yaşadıkları coğrafyaları kapsayan bütüncül bir kavramdır. Bu terim, bağımsız devletlerin yanı sıra farklı ülkeler çatısı altında yaşayan özerk cumhuriyetleri ve azınlık topluluklarını da içine alır” diye tanımlanmış. Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan , Kırgızistan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu’ndaki Özerk Yapılar: Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Tuva, Yakutistan (Saha), Altay ve Hakasya. Moldova’da Gagavuzya, Özbekistan’da Karakalpakistan Özerk Cumhuriyeti, Çin’de Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan), Resmî bir özerk statüsü olmasa da belirli bölgelerde yoğun olarak yaşayan ve Türk kimliğini koruyan topluluklar, yani Irak ve Suriye Türkmenleri,Batı Trakya Türkleri (Yunanistan), Bulgaristan Türkleri, Makedonya ve Kosova’daki Türk toplulukları. Kafkasya’da Ahıska Türkleri ve Kumuklar. İran’da Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve Türkmenler. İş veya eğitim gibi nedenlerle başta Almanya, Fransa ve Hollanda olmak üzere dünyanın pek çok yerine göç etmiş olan Türk nüfusu’nun Türk dünyası’nı oluşturduğu düşünülüyor. Bu topluluklar arasındaki temel bağların da farklı lehçelerle Türkçe, ortak kültürel miras ve tarihsel aidiyet duygusu olduğu belirtiliyor.
Türk dünyasını buluşturma çabaları, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte 1990’ların başında hız kazanmış ve günümüzde kurumsal bir devletler birliği düzeyine ulaşmış. 30 Ekim 1992’de Ankara’da ilk “Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi” düzenlenmiş. 1993 yılında kültürel işbirliğini sağlamak üzere TÜRKSOY kurulmuş. 3 Ekim 2009 tarihinde imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi” (Türk Konseyi) kurulmuş. 12 Kasım 2021’deki İstanbul Zirvesi’nde konseyin adı Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) olarak değiştirilmiş. Bu adımlarda amaç hep Türk dünyası arasındaki ilişkilerin sembolik bir kardeşlikten öteye geçerek stratejik bir ortaklık düzeyine erişmesi olmuş.

Türk devletleri arasındaki turizm işbirliğini güçlendirmek, ortak kültürel mirası tanıtmak ve bölgedeki şehirlerin uluslararası görünürlüğünü artırmak amacıyla her yıl bir şehir “Türk Dünyası Turizm Başkenti” seçiliyor. 2026’da Türk Dünyası Turizm Başkenti Ankara olmuş. Ankara Türk Dünyası Turizm Başkenti projesi kapsamında gerçekleştirilecek Akademik ve Sektörel Buluşmalar’dan biri de “Yayıncılık sektörünün stratejik rolünü ele alan ve ortak kültürel hafızanın aktarılmasını hedefleyen geniş katılımlı bir “Türk Dünyası Yayıncılık Kongresi” düzenlenmesiydi.
“Türk Dünyası Yayıncılık Kongresi” Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca 27-29 Mart’ta Ankara’da gerçekleştirildi. İyi düzenlenmiş, kapsamlı bir kongre gerçekleştirildi. Kongreye ülkemizin yanı sıra Türk dünyası coğrafyasından, 10 farklı ülkeden (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Macaristan, Moldova, İran, Irak, Almanya ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden) başta yayıncı meslek birlikleri, yazar örgütleri, yayınevi temsilcileri, çevirmen, yazar ve akademisyenler olmak üzere yayıncılık sektöründen 140 temsilci katıldı. 3 gün süren kongrede Sektörel Yapı,Yayın Hukuku, Fikri Haklar ve Telif Alışverişi, İçerik Geliştirme ve Ürün, Yayıncılık Standartları ve Derleme, Çeviri ve Çeviri Destekleri ve Ortak Alfabe ve Dil başlıkları altı ayrı komisyonda ele alındı ve kongrenin açılışında konuşan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Gökhan Yazgı’nın da belirttiği “gelecek için birlikte” hedefine uygun kapsamlı raporlar ortaya çıktı.
Kongrenin komisyonlarından biri de “Ortak Alfabe ve Dil” adını taşıyordu. Daha programda bu adı gördüğümde anılarım canlandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 1990’lı yıllarda, özellikle 1994-1999 yılları arasında Türk dünyasıyla kültürel bağları güçlendirmek amacıyla kapsamlı edebiyat ve yayıncılık çalışmaları yürütmüştü. Bu dönemde İBB, Türk dünyasının yaşayan en önemli kalemlerini İstanbul’da biraraya getirdiği toplantılara ben de katılmıştım. Türk dünyasını birbirine bağlayan en güçlü kültürel unsurun “dil birliği” olduğu düşünülür. Arada farklılıklar olduğunu biliyorduk ama herkesin birbirini anlayacağını düşünüyorduk. Daha ilk toplantıda bunun düşündüğümüz gibi olmadığı anlaşılmıştı. Biz konuşuyorduk ama Türk dünyasının diğer ülkelerinden gelen yazar dostlar pek bizi anlıyormuş gibi bakmıyorlardı. Sonunda Azerbaycan’ın yaşayan en büyük yazarı Anar müdahale ettti ve “Konuşuyorsunuz ama arkadaşlar sizi anlamıyor. Hepimizin anlayacağı dil Rusça’dır,” dedi. Rusça çevirmeni bulundu ve toplantı öyle devam edebildi. Öte yandan toplantılarda da dil engelinin ortadan kaldırılması ilk iş olarak kabul gördü ve “ortak alfabe” oluşturulması gerekliliği tartışılmaya başlandı.

O toplantılardan bu yana 30 yıla yakın bir zaman geçmiş. Ve biz Türk dünyası olarak hala ancak Rusça çeviri ile birbirimizle iletişim kurabiliyoruz ve hala ortak alfabe oluşturmayı konuşuyoruz. Geçenlerde bir ortak alfabe duyuruldu diyeceksiniz ama onun ne kadar hayata geçeceği şüpheli. Çünkü otuz yılı aşkın bir süredir yapılan bu toplantılarda benim gördüğüm, ortak alfabe’nin en büyük savunucusunun biz yani Türkiye olduğu, Türk dünyasını oluşturan diğer ülke ve toplulukların buna karşı çıkmadığı ama gerçekleştimek isteğinde de olmadıkları. Yani bir anlamda, kalbimizi kırmamak için “Hayır” demiyorlar ama aslında herkes mevcut kendi dilini kullanmaya devam etmek istiyor. Ortak alfabeyi öneren bizde bile 34 harfli bu yeni alfabeyi kullanmak istense ne kadar güçlü bir tepki doğacağını tahmin etmek zor değil. İster dil diyelim, ister lehçe her ulus kendi dilini kullanmaya devam etmekte kararlı. “ Ortak Alfabe ve Dil” tartışmalarıyla çok zaman kaybettiğimizi düşünüyorum. Bence artık bu tartışmaları bir yana koyup mevcut durumu kabul ederek birlikte ne yapabileceğimize bakmak daha doğru görünüyor. Dilsel yakınlaşma devletsel kararlarla değil buluşup konuşmakla kurulur. Bu yakınlaşmada en büyük etkenşin televizyon dizileri olduğunu biliyoruz.
Kuşkusuz kitaplar, dolayısıyla yayıncılık, Türk dünyasını birbirine bağlayan en güçlü kültürel unsurlar arasında yer alıyor. Bu açıdan bakılınca da kongrede tartışılan, “Türk Dünyası toplulukları arasında yayıncılık alanındaki kültürel ve ticari ilişkiler ile iş birliği imkanlarının geliştirilmesi, temel yayıncılık hizmetleri ve uygulamalarında ülkeler arası uyum ile standardizasyonun sağlanması, yayıncılık sektörünün gelişimine yönelik ortak politika, tedbir ve faaliyetlerin hayata geçirilmesine katkıda bulunulması” gibi hedefler doğru seçilmişti.
Bu kongrenin ardından Türk dünyası yayıncıları kalıcı ve somut iş birliklerini kurmak için adımlar atmaya başlayabilirse, sürdürülebilir ortak projelerin hayata geçirilebilirse çok daha hızlı somut sonuçlar elde edilebilecek. Yani artık sektörü oluşturan yayıncıların, yazarların, çevirmenlerin, kitapçıların “gelecek için birlikte” hedefine uygun olarak daha fazla buluşup, görüşmeye ihtiyacı var. Kitap fuarları bu buluşmaların en kolay gerçekleştirilebileceği yerler. İlk hedef Türk dünyasını oluşturan ülkelerin neredeyse tamamının katıldığı Frankfurt Kitap Fuarı olabilir, tabii ikinci adım da Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, ardından da Bakü Kitap Fuarı. Bu buluşmalar çoğaltılıp sıklaştırılır sektör temsilcileri daha sık biraraya gelebilirse çok daha büyük aşamaları çok daha hızla kat edeceğimizi düşünüyorum. Tabii “Türk Dünyası Yayıncılık Kongresi”nin kalıcılaşması ve gelecek yıllarda da toplanarak işbirliğinin sonuçlarını, önceki kongreden sonra neler yapılabildiğini konuşup değerlendirmesi, yeni hedefler koyması da gerekli.


















