Masthead header

Kimdir bu redaktör dedikleri? | Şermin Korkusuz Aslan

Redaktörlük çoğu insanın, özellikle de yayıncılık alanında çalışmayanların kulağına pek tanıdık gelen bir meslek değil. O nedenle kendisine ne işle iştigal ettiği sorulan redaktörün, cevabı alan kişinin boş bakışlarıyla karşılaşması kuvvetle muhtemel. Redaktör tecrübeliyse soruyu, “Yayınevinde çalışıyorum,” türünden kabaca bir karşılıkla geçiştirmenin rahatlığını çoktan öğrenmiş demektir. Yoksa bu soruya göğsünü gere gere, “Redaktörüm,” cevabını vermek için ya epey heveskâr ya hayli sabırlı olmak gerekir. Çünkü buradan sonra redaktörün açıklamalara girişmesi şarttır.

Redaktörün metinle, metnin doğru ve düzgün hâle getirilmesiyle uğraşan kişi olduğunu söylemekle işe başlayabilir. Tabii daha devamını getiremeden bakışların hafife alır bir edaya bürünmesine hazırlıklı olması gerekir. Çünkü o andan itibaren kendisine, önündeki yazıyı şöyle bir okuduktan sonra birkaç yazım yanlışını gideren, bir iki virgül çıkarıp nokta ekleyen, hadi olsun olsun üç beş de cümle düzelten, üstelik buna bir de meslek diyen kişi gözüyle bakılacaktır.

O “şöyle bir okumanın” nasıl neredeyse her sözcükte dura düşüne ilerlediğini, bazen bir tek kelime için sormadık danışmadık kimse kalmadığını, o sözlük senin bu ansiklopedi benim kaynaklar arasında mekik dokunduğunu anlatmaya her redaktörün sabrı yetmez. Yetenin, çeviri metinleri yabancı dildeki asıllarıyla satır satır karşılaştırarak okuduğundan, eksik gedik, hata var mı kontrol ettiğinden, gerekli derleme toparlamaları yaptığından da uzun uzun söz etmesi gerekir. İşte, redaktörün kıvranışları daha başta, birçok insanın bir çırpıda cevaplayabileceği bu basit, “Ne iş yapıyorsunuz?” sorusunda başlar.  Ne var ki redaktör asıl çırpınışlarını işini yaparken, metniyle baş başayken yaşar. Özellikle de yabancı dilden çevrilmiş kitaplar üzerinde çalışırken… Peki bu zamanlarda, dışarıdan pek durağan görünen redaktör için için ne yaşar?

***

Redaktör metne baktığında yerleri değiştirilecek eğreti virgüller, havası indirilecek büyük harfler, silinme korkusuyla tir tir titreyen sözcükler görür. Elinin altındaki metnin bekleyişini bilir. Noktalar, tırnaklar, cümleler, paragraflar değişikliklere hazır, diken üstündedirler;  yerleşik olmanın huzurunu bekliyorlardır. Varlıkla yokluğun sınırında bekleşirlerken hangi tarafta kalacaklarını belirleyen çoğunlukla redaktördür. Bu yüzden metinler yalnız kendi keyfini düşünen, köşe başlarına kendi sözcüklerini yerleştirmeye çalışan redaktörü sevmezler. Önce redaktör kendi varlıklarına değer versin, onlar üzerinde enine boyuna düşünsün, bir çırpıda yazıp çizmesin isterler. Hürmet beklerler çevirmenin çocukları. Zaten redaktör bir noktanın bile üzerini keyfince çizemez. Metne karakterini veren yazarı da çevirmeni de çiğneyemez. Olsa olsa bir tür arabuluculuk yapar. Çevirmenin baskın geldiği yerlerde yazarı çağırır metne. Üstelik ne yazara haksızlık edilsin ister ne çevirmene. Çevirmenin sesini yazara, kendininkini çevirmene üstün tutmamaya çalışır. Satırları durmadan kendiyle yoğurmanın günahını bilir redaktör. Bu yüzden hak hukuk konusunda hassas olmalı, vicdan terazisini ince ayarda tutmalıdır.

Gelgelelim şüphe de redaktörün en baskın duygusudur. Şüphecidir redaktör. Çeviriye güvenmez, sözcüklerin doğru kullanıldığına güvenmez, deyimlerin yerli yerindeliğine güvenmez, bir şeye o şey dendiğine güvenmez. Elinde türlü kaynaklar, dilinde türlü sorular tereddütlerini gidermenin peşine düşer. Şüphenin gölgesinden kurtaramadıkları, günlerce gecelerce kafasında döner ha döner. İçine sinmeyenler içini kemirip durur. Böyle de olmasa kendini akışa kaptırır, nasıl olduğunu anlamadan metnin bir ucundan girip öteki ucundan çıkar.

Redaktörü kıvrandırıp duranlar belki en çok da Türkçede karşılığı yerleşmemiş olan sözcüklerdir. Onlarla başı fena hâlde derttedir redaktörün. Böylesiyle karşılaştığında çaresizce çırpınır. Bilene danışır, sözlük karıştırır. Bu didinmelerin sonu meslektaşlarıyla yaptığı, ülkede bilgi üretilemediğinden, pek çok bilim dalında üzerinde büyük oranda uzlaşılmış, tatmin edici terim sözlükleri olmadığından yakınılan sohbetlere bağlanır çoğunlukla. Bolca dert yanılır, çaresiz kalınır ama ne yapıp edip bir yolu bulunur. Ne de olsa redaktör dediğin takıntılıdır.

Tabii bu arada redaktörün çevirmene de içerlediği olur. Metnin en zorlu yerlerini üstünkörü geçiştirmiş, en çetrefilli sözcükleri çalakalem karşılamış çevirmen pek makbul değildir onun için. Çevirmenin metinle nasıl bir bağ kurduğunu sezer redaktör. Kimi çevirmen sıkı sıkıya kavrar elindeki eseri. Yazarın anlattıklarına bütün varlığıyla kulak verir. Düşüncelerinin ilerleyişini en dar patikalarda bile titizlikle izler. Derinlemesine anlama çabasını son noktaya kadar sürdürür. Dilden dile aktarımı en güçlü, en uygun, en yerinde ifadelerle yapmaya uğraşır. Kimi çevirmeninse metinle bağı zayıf kalır. Eserin ruhuna dokunamaz, ona ölçülerine uygun olmayan bir elbiseyi zorla giydirmeye çalışır. Kullandıkları, bambaşka bir dünyanın sözcükleridir. Aynı kavramları her sayfada bambaşka anlamlara büründürür, metni tutarsızlığa, kargaşaya mahkûm eder. İşte o zaman redaktör dev dalgalarla boğuşurken bulur kendini. Kararsızlığı en çok böyle zamanlarda gün yüzüne çıkar. Neyi ne yapacağını şaşırır. Üstelik ne yapsa olmaz, metni bütün bütün kurtaramaz.

Kurtarsa da kimse onun adını anmaz. Çünkü redaktörün metne kattıklarını olsa olsa bir çevirmen bilir, bir editör. Zaten dilin engin sularında kendini hep yarım, hep eksik hisseden redaktörün de kimseden beklentisi yoktur. Yine de nazik bir çevirmenin teşekkürü, ince bir editörün taltifi en büyük mutluluğudur.

Bir de üzerinde çalıştığı metnin yayımlanması… Redaktör kitabı eline aldığında, gözleri satırlarda dörtnala koşar. Bakışları hayıflanacak bir sözcükte, virgülde, belki okurun gözünden kaçacak bir yerde çakılır kalır. Redaktör için metin hiçbir zaman “olmuş bitmiş” değildir çünkü. Gözleri hep değiştirilecek, öyle değil de böyle söylense daha iyi olacak sözcükler, cümleler bulur. Kalp çarpıntısı, ayrılmaz parçasıdır.

***

An gelir, redaktör bitkin düşer. Önündeki harf dağları durmadan büyür, büyür, büyür… Sözcükler, sözcükler, sözcükler… Öyle kalabalıktırlar ki. Redaktörün, aralarına dalmaya takati kalmaz. Derdini kimseler anlamaz. En büyük dayanağı sabrıdır. Her şeye rağmen redaktör işini yaparken aldığı zevki hiçbir şeye değişmez. Metinle baş başa kaldığında gözlerini etrafındaki her şeye kapatır. Ne uzaktan şaşkınlıkla izlediği küstahlıklar, ne çarpışan egolar, ne kibarlık maskeleri ardında kabaran kibir fırtınaları umurundadır. Metniyle baş başa geçirdiği saatler onun için kurtarılmış zamanlardır. Tüm meşakkatine rağmen metnin sesini dinlemek güzeldir!

Şermin Korkusuz Aslan – edebiyathaber.net (23 Şubat 2018)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r