Kılavuzumuz karga olmasın | Berrin Yelkenbiçer

Ağustos 6, 2026

Kılavuzumuz karga olmasın | Berrin Yelkenbiçer

Gün oldu, devran döndü ve edebiyat yarışmalarında şartnamelerle yeni bir madde eklendi; diyorlar ki yapay zekâya yazdırıldığı tespit edilen metinler yarışma dışı bırakılacaktır.

Bununla ilk karşılaştığımda çok şaşırdım ve organik zihnimde sorular bir bir sıralandılar.

 Yazar, yazar adayı ya da yazmaya gönül vermiş insan işin içine neden sınır nedir bilmeyen bir makine karıştırır?

Yazmanın büyüsü, neden kanı canı, sesi soluğu, duygusu düşüncesi olmayan bir cihazla paylaşılır?

Bırakın paylaşmayı, neden ona bırakılır? Makine büyüden ne anlar?

Yazarın o güne kadar zihninde biriken hikâyeler, deneyimler, kişiler, olaylar, duygular neden heba edilir?

 Yazmanın özelden genele yayılan değeri neden görmezden gelinir?

 Yazarken sağdan soldan metne dahil olan, yazarın iradesi dışında var oluveren, illaki kendini dayatan karakterler ve olayların mucizesinin neden üzerinden atlanır?

Yaratıcılığın o hiçbir şeylere benzemeyen hazzı ve gücü neden kaçırılır?

Hadi diyelim ki yazdırdınız yapay mı yapay zekâya metninizi, sonra ne olacak? Günün moda ifadesiyle sürdürülebilirlik bunun neresinde? Mucizeleri es geçtiniz, hazzı kaçırdınız, gücün üzerinden atlayıp kolaya kaçtınız, devamı nasıl gelecek?

Olur mu öyle şey yahu?

Yapay zekâ insanın ona yüklediği bilgi kadar akıl ve fikir sahibi, onu siz biz var ediyoruz, biz varsak var yoksak yok ya da şimdilik böyle.

Bilgisi bizden çoktur belki ama görgüdür, duygudur, deneyimdir, azimdir, hırstır insanı yaratıcı kılan. Bilgisine başvurmak kabul edilebilir, mantıklıdır hatta gereklidir ama yaratıcılığın harikuladeliği tam da bundan sonra başlar ve devam eder.

Celil Oker’in Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu’nun ilk basımı 2017 yılında yapılmış. Bu nedenle içeriğinde yapay zekâya ayrılmış bir alt başlık yok ama şimdi yazılsaydı ya da güncellenmiş yeni baskısı çıkarsa inanıyorum ki bu konuda benimle benzer düşünceleri paylaşacaktır.

“Peki nedir bu yaratıcılık?” başlıklı bölümde yaratıcılığı işe yarayan yenilik olarak tanımlıyor Oker. Ona göre her fikrin yeni olmasına gerek yok ama her yaratıcı fikrin yeni olması zorunlu. Bunun için de çalışmak gerekiyor, çok çalışmak.

Verimli ve üretken çalışma ise işaret parmağıyla basılan bir düğmeyle değil insanın istek, arzu ve iradesiyle başlar, tekrar etme, pes etmeme, vazgeçmeme gibi yine insan özgü değerlerle devam eder. Yaratıcılığa ulaşan güzelliği de tam buradadır.

Oker’e göre doğuştan yazar olmak, yazar kumaşı taşımak diye bir şey yoktur. Yazarsan yazar olursun.

Benzer bir tanımlamayı yazmak üzere çıktığım yolda değerli hocam Hidayet Karakuş’tan da duymuştum. Yazmanın büyüsünü keşfetmemde bana her zaman yol gösterdi. Yazar olmak istiyorsak yazacağız. Bu kadar!

Bir kılavuz oluşturma niyetindeki Celik Oker, hikâye anlatırken olay örgüsü kurmak, içine okuru metinde tutacak bir çatışma yerleştirmek, karakterleri hikâyeye hizmet edecek şekilde ve gerektiği kadar derinleştirmek, diyalogları doğru yerlerde kullanmak konusunda da ipuçları veriyor.

Bütün bunları yaparken; Orhan Pamuk’tan, Charlie’nin Çikolata Fabrikası filminden, Külkedisi masalından, Orhan Kemal’den, Türkan Şoray ve Orhan Gencebay’ın rol aldığı bir reklam filminden, Romeo Juliet’ten, Aristoteles’ten, Joseph Campbell’den, Tom Cruise’un Dünyalar Savaşı filminden alıntılar ve örneklemeler yapıyor.

Attilâ İlhan’ın günümüz romancısı okurun bir sinema seyircisi olduğunun asla unutulmaması gerektiğine dair sözünü hatırlatıyor.

Hemingway’in “Sarhoşken yazın, ayıkken düzeltin.” metaforunu, yazıp bitirdiğimizi sandığımız anda yapmamız gereken bir eylem olarak öğütlüyor.

Uzun süre reklamcılık dünyasında çalışmış olmasından olsa gerek, yazma yolculuğunun haritasını çıkarması, bir el kitabı formunda basit grafikler, maddelerle sunması, anlatmak istediklerini kolay anlaşılır ve akılda kalıcı kılıyor. Kolay anlaşılması ve akılda kalması da yazmaya gönül vermiş, rızası olan yazar adaylarını motive ediyor.

Kitabını Christopher Volger’dan bir alıntıyla bitiriyor, biz de öyle yapalım:

“…ama umudunuzu yitirmeyin, çünkü yazmak büyülü bir şeydir. En basit yazma eylemi bile telepati sınırına varan, neredeyse doğaüstü bir olaydır. Düşünün bir: Bir kâğıt parçasının üzerine belli bir düzende birtakım soyut işaretler koyabilir ve bin yıl sonra başka bir dünyadan biri, en derin düşüncelerimizi öğrenebilir. Uzay ve zamanın sınırları ve hatta ölümün kısıtlamaları aşılabilir.”

Yeter ki o düşünceler gerçek bir insana ait olsun.

Yorum yapın